MESNEVÎ-İ NÛRİYE

247

[On Dördüncü Lem‘anın İkinci Makamı]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ in binler esrârından altı sırrına dâirdir.

İhtâr: Besmele’nin rahmet noktasında parlak bir nûru, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için notalar sûretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi otuz kadar sırlarıyla o nûrun etrafında bir dâire çevirmekle avlamak ve zabt etmek arzu ettim. Fakat maatteessüf, şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım. Yirmi otuz sırdan, beş altıya indim.

Ey insan dediğim vakit, nefsimi murad ediyorum. Bu ders kendi nefsime hâs iken, rûhen benimle münâsebetdâr ve nefsi nefsimden daha hüşyâr zâtlara belki medâr-ı istifâde olur niyetiyle, On Dördüncü Lem‘a’nın İkinci Makamı olarak yazılmasını, müdakkik kardeşlerimin tasvîblerine havâle ediyorum. Bu ders, akıldan ziyâde kalbe bakar. Delilden ziyâde zevke nâzırdır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ قَالَتْ یَٓا اَیُّهَا الْمَلَؤُا اِنّٖٓی اُلْقِیَ اِلَیَّ كِتَابٌ كَرٖیمٌ اِنَّهُ مِنْ سُلَیْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

Şu makamda birkaç sır zikredilecektir.

Birinci Sır: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ in bir cilvesini bu fakîr, şöyle gördüm ki: Kâinât sîmâsında ve arz sîmâsında ve insan sîmâsında, birbiri içinde birbirinin numûnesini gösteren üç sikke-i rubûbiyet var.

Birisi: Kâinâtın hey’et-i mecmûasındaki teâvün, tesânüd, teânuk, tecâvübden tezâhür eden sikke-i kübrâ-yı ulûhiyettir ki, بِسْمِ اللّٰهِ ona bakıyor.

İkincisi: Küre-i arz sîmâsında, nebâtât ve hayvanâtın tedbîr ve terbiye ve idaresindeki teşâbüh, tenâsüb, intizâm, insicâm, lütuf ve merhametten tezâhür eden sikke-i kübrâ-yı Rahmâniyettir ki بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ ona bakıyor.

248

Üçüncüsü: İnsanın mâhiyet-i câmiasının sîmâsındaki letâif-i re’fet ve dekāik-i şefkat ve şuâât-ı merhamet-i İlâhiyeden tezâhür eden sikke-i ulyâ-yı Rahîmiyettir ki بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ deki اَلرَّحٖیمِ ona bakıyor.

Demek بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ sahîfe-i âlemde bir satır-ı nûrânî teşkîl eden üç sikke-i ehadiyetin kudsî ünvânıdır, kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yani بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ yukarıdan nüzûl ile, semere-i kâinât ve âlemin nüsha-i musaggarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi Arş’a bağlar. İnsanın Arş’a çıkmasına bir yol olur.

İkinci Sır: Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, hadsiz kesret-i mahlûkātta tezâhür eden vâhidiyet içinde ukūlü boğmamak için, dâimâ o vâhidiyet içinde ehadiyet cilvesini gösteriyor. Yani, meselâ nasıl ki güneş, ziyâsıyla hadsiz eşyâyı ihâta ediyor. Mecmû‘-u ziyâsındaki güneşin zâtını mülâhaza etmek için gāyet geniş bir tasavvur ve ihâtalı bir nazar lâzım olduğundan, güneşin zâtını unutturmamak için, her bir parlak şeyde, güneşin zâtını aksi vâsıtasıyla gösteriyor. Ve her parlak şey, kendi kābiliyetince güneşin cilve-i zâtiyesi ile beraber, ziyâsı, harâreti gibi hâssalarını da gösteriyor. Ve her parlak şey, güneşi bütün sıfâtıyla kābiliyetine göre gösterdiği gibi, güneşin ziyâ ve harâret ve ziyâdaki elvân-ı seb‘a gibi keyfiyâtlarının her birisi dahi umûm mukābilindeki şeyleri ihâta ediyor.

Öyle de وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی temsîlde hatâ olmasın, ehadiyet ve samediyet-i İlâhiyenin her bir şeyde, hususan zîhayatta, hususan insanın mâhiyet aynasında bütün esmâsıyla bir cilvesi olduğu gibi; vahdet ve vâhidiyet cihetiyle dahi, mevcûdâtla alâkadâr her bir ismi, bütün mevcûdâtı ihâta ediyor.

İşte vâhidiyet içinde ukūlü boğmamak ve kalbler Zât-ı Akdes’i unutmamak için, dâimâ vâhidiyette sikke-i ehadiyeti nazara veriyor ki, işte o sikkenin üç mühim ukdesini irâe eden بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ dir.

Üçüncü Sır: Şu hadsiz kâinâtı şenlendiren, bilmüşâhede rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcûdâtı ışıklandıran, bilbedâhe rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyâcât içinde yuvarlanan mahlûkātı terbiye eden, bilbedâhe rahmettir. Ve bir ağacın bütün hey’etiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi, bütün kâinâtı insana müteveccih eden ve her tarafta

249

ona baktıran ve muâvenetine koşturan, bilbedâhe rahmettir. Ve bu hadsiz fezâyı ve boş ve hâlî âlemi dolduran ve nûrlandıran ve şenlendiren, bilmüşâhede rahmettir. Ve bu fânî insanı ebede nâmzed eden ve ezelî ve ebedî bir zâta muhâtab ve dost yapan, bilbedâhe rahmettir.

Ey insan Mâdem rahmet, böyle kuvvetli ve câzibedâr ve sevimli ve mededkâr bir hakîkat-i mahbûbedir. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ de O hakîkate yapış, vahşet-i mutlakadan ve hadsiz ihtiyâcâtın elemlerinden kurtul. Ve Sultân-ı Ezel ve Ebed’in tahtına yanaş Ve o rahmetin şefkatiyle ve şefâatiyle ve şuââtıyla o Sultân’a muhâtab ol, halîl ol, dost ol.

Evet, kâinâtın envâını hikmet dâiresinde insanın etrafında toplayıp, bütün hâcâtına kemâl-i intizâm ve inâyetle koşturmak, bilbedâhe iki hâlden birisidir: Ya kâinâtın her bir nev‘i, kendi kendine insanı tanıyor, ona itâat ediyor, muâvenetine koşuyor. Bu ise, yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhâlâtı intâc ediyor. İnsan gibi bir âciz-i mutlakta, en kuvvetli bir Sultân-ı Mutlak’ın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyâhûd bu kâinâtın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlak’ın ilmiyle, bu muâvenet oluyor. Demek kâinâtın envâı, insanı tanıyor değil, belki insanı bilen ve tanıyan ve merhamet eden bir zâtın tanımasının, bilmesinin delilleridir.

Ey insan Aklını başına al Hiç mümkün müdür ki, bütün envâ‘-ı mahlûkātı sana müteveccihen muâvenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine Lebbeyk dediren Zât-ı Zülcelâl, seni bilmesin, tanımasın, görmesin? Mâdem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de onu bil, hürmetle bildiğini bildir. Ve kat‘iyen anla ki, senin gibi zaîf-i mutlak ve âciz-i mutlak ve fakîr-i mutlak, fânî, küçücük bir mahlûka bu koca kâinâtı musahhar eden ve imdâdına gönderen, elbette hikmet ve inâyeti ve ilim ve kudreti tazammun eden hakîkat-i rahmettir.

Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür ve ciddî ve sâfî bir hürmet ister. İşte o hâlis şükrün ve o sâfî hürmetin tercümanı ve ünvânı olan بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ i de O rahmetin vusûlüne vesîle ve Rahmân’ın dergâhında şefâatçi yap.

250

Evet, o rahmetin vücûdu ve tahakkuku, güneş kadar zâhirdir. Çünki nasıl, merkezî bir nakış, her tarafından gelen atkı ve iplerin intizâmından ve vaz‘iyetlerinden hâsıl oluyor. Öyle de, kâinâtın dâire-i kübrâsında bin bir ism-i İlâhî’nin cilvelerinden uzanan nûrânî atkılar, kâinât sîmâsında öyle bir sikke-i Rahmet içinde bir hâtem-i Rahîmiyeti ve nakş-ı şefkati dokuyor ve öyle bir hâtem-i inâyeti nesc ediyor ki, güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.

Evet, şems ve kameri, anâsır ve maâdini, nebâtât ve hayvanâtı bir nakş-ı a‘zamının atkı ipleri gibi o bin bir isimlerin şuâ‘larıyla tanzîm eden ve hayâta hâdim eden; ve nebâtî ve hayvânî olan umûm vâlidelerin gāyet şirin ve fedâkârâne şefkatleriyle şefkatini gösteren; ve zevi’l-hayatı hayat-ı insaniyeye musahhar eden; ve ondan rubûbiyet-i İlâhiyenin gāyet güzel ve şirin bir nakş-ı a‘zamını ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak rahmetini ızhâr eden o Rahmân-ı Zülcemâl, elbette kendi istiğnâ-yı mutlakına karşı rahmetini, ihtiyâc-ı mutlak içindeki zîhayata ve insana makbûl bir şefâatçi yapmış.

Ey insan Eğer insan isen بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ de O şefâatçiyi bul

Evet, rû-yu zemînde dört yüz bin muhtelif ayrı ayrı nebâtât ve hayvanâtın tâifelerini, hiç birini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine, kemâl-i intizâmla, hikmet ve inâyetle terbiye ve idare eden ve küre-i arzın sîmâsında hâtem-i ehadiyeti vaz‘ eden, bilbedâhe, belki bilmüşâhede rahmettir. Ve o rahmetin vücûdu, bu küre-i arzın sîmâsındaki mevcûdâtın vücûdları kadar kat‘î olduğu gibi, o mevcûdât adedince de tahakkukunun delîlleri var. Evet, zemînin yüzünde öyle bir hâtem-i rahmet ve sikke-i ehadiyet bulunduğu gibi; insanın mâhiyet-i ma‘neviyesinin sîmâsında dahi öyle bir sikke-i rahmet vardır ki, küre-i arz sîmâsındaki sikke-i rahmetten ve kâinât sîmâsındaki sikke-i uzmâ-yı rahmetten daha aşağı değildir. Âdetâ bin bir ismin cilvesinin bir nokta-i mihrâkiyesi hükmünde bir câmiiyeti var.

251

Ey insan Hiç mümkün müdür ki, sana bu sîmâyı veren ve o sîmâda böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i ehadiyeti vaz‘ eden zât, seni başıboş bıraksın, sana ehemmiyet vermesin? Senin harekâtına dikkat etmesin? Sana müteveccih olan bütün kâinâtı abes yapsın? Hilkat şeceresini meyvesi çürük, bozuk ve ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın? Hem hiç bir cihetle şübhe kabûl etmeyen ve hiç bir vecihle noksâniyeti olmayan ve güneş gibi zâhir olan rahmetini ve ziyâ gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin? Hâşâ

Ey insan Bil ki, o rahmetin arşına yetişmek için bir mi‘râc var. O mi‘râc ise بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ dir. Ve bu mi‘râc ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın yüz on dört sûrelerinin başlarına bak. Hem bütün mübârek kitapların ibtidâlarına bak. Hem umûm mübârek işlerin mebde’lerine bak.

Hem Besmele’nin azamet-i kadrine en kat‘î bir huccet şudur ki, İmâm-ı Şâfiî ra gibi çok büyük müctehidler demişler ki: Besmele tek bir âyet olduğu hâlde, Kur’ân’da yüz on dört def‘a nâzil olmuştur.

Dördüncü Sır: Hadsiz kesret içinde vâhidiyet tecellîsinin hitâbı olan اِیَّاكَ نَعْبُدُ demek herkese kâfî gelmiyor, fikir dağılıyor. Mecmûundaki vahdet arkasında Zât-ı Ehadiyet’i mülâhaza edip اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ demeye küre-i arz vüs‘atinde bir kalb bulunmak lâzım geliyor. Bu sırra binâen, cüz’iyâtta zâhir bir sûrette sikke-i ehadiyeti gösterdiği gibi; her bir nev‘de sikke-i ehadiyeti göstermek ve Zât-ı Ehad’i mülâhaza ettirmek için hâtem-i vahdâniyet içinde bir sikke-i ehadiyeti gösteriyor. Tâ külfetsiz, herkes her mertebede اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ deyip, doğrudan doğruya Zât-ı Akdes'e hitâb ederek müteveccih olsun.

İşte Kur’ân-ı Hakîm, bu sırr-ı azîmi ifade içindir ki, kâinât dâire-i a‘zamında, meselâ semâvât ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit, birden en küçük bir dâireden ve en dakîk bir cüz’îden bahseder. Tâ ki, zâhir bir sûrette hâtem-i ehadiyeti göstersin. Meselâ, hilkat-i semâvât ve arzın bahsi içinde, hilkat-i insandan ve insanın sesinden ve sîmâsındaki dekāik-i ni‘met ve hikmetten bahis açar. Tâ ki fikir dağılmasın, kalb boğulmasın, rûh ma‘bûdunu doğrudan doğruya bulsun.

252

Meselâ وَمِنْ اٰیَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ âyeti mezkûr hakîkati mu‘cizâne bir sûrette gösteriyor. Evet, hadsiz mahlûkātta ve nihâyetsiz bir kesrette vahdet sikkeleri, mütedâhil dâireler gibi, en büyüğünden en küçük sikkeye kadar envâı ve mertebeleri vardır. Fakat o vahdet ne kadar olsa, yine kesret içinde bir vahdettir. Hakîkî hitâbı tâm te’mîn edemiyor. Onun için, vahdet arkasında ehadiyet sikkesi bulunmak lâzımdır. Tâ ki kesreti hâtıra getirmesin. Doğrudan doğruya Zât-ı Akdes’e karşı kalbe yol açsın.

Hem o sikke-i ehadiyete nazarları çevirmek ve kalbleri celb etmek için, o sikke-i ehadiyet üstünde gāyet câzibedâr bir nakış ve gāyet parlak bir nûr ve gāyet şirin bir halâvet ve gāyet sevimli bir cemâl ve gāyet kuvvetli bir hakîkat olan rahmet sikkesini ve rahîmiyet hâtemini koymuştur.

Evet, o rahmetin kuvvetidir ki, zîşuûrların nazarlarını celb eder, kendine çeker ehadiyet sikkesine îsâl eder. Ve Zât-ı Ehadiye’yi mülâhaza ettirir. Ve ondan اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ deki hakîkî hitâba mazhar eder. İşte بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ Fâtiha’nın fihristi ve Kur’ân’ın mücmel bir hulâsası olduğu cihetle, bu mezkûr sırr-ı azîmin ünvânı ve tercümanı olmuş. Bu ünvânı eline alan, rahmetin tabakātında gezebilir. Ve bu tercümanı konuşturan, esrâr-ı rahmeti öğrenir ve envâr-ı rahîmiyeti ve şefkati görür.

Beşinci Sır: Bir hadîs-i şerîfte vârid olmuş ki: اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰی صُورَةِ الرَّحْمٰنِev kemâ kāl. Bu hadîsi bir kısım ehl-i tarîkat, akāid-i îmâniyeye münâsib düşmeyen acîb bir tarzda tefsîr etmişler. Hatta onlardan bir kısım ehl-i aşk, insanın sîmâ-yı ma‘nevîsine bir sûret-i Rahmân nazarıyla bakmışlar. Ehl-i tarîkatin ekserîsinde sekir, ehl-i aşkın çoğunda istiğrâk ve iltibâs olduğundan, hakîkate muhâlif telakkîlerinde belki ma‘zurdurlar. Fakat aklı başında olanlar, fikren onların esâs-ı akāide münâfî olan ma‘nâlarını kabûl edemez. Etse hatâ eder.

Evet, bütün kâinâtı bir saray ve bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerrâtı muntazam me’mûrlar gibi istihdâm eden Zât-ı Akdes-i İlâhî’nin şerîki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi لَیْسَ كَمِثْلِهٖ شَیْءٌ وَهُوَ السَّمٖیعُ الْبَصٖیرُ sırrıyla sûreti, misli, misâli, şebîhi dahi olamaz.

253

Fakat, وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ sırrıyla temsîl ile şuûnâtına ve sıfât ve esmâsına bakılır. Demek mesel ve temsîl, şuûnât nokta-i nazarında vardır.

Şu mezkûr hadîs-i şerîfin çok makāsıdından birisi şudur ki: İnsan, ism-i Rahmân’ı tamamıyla gösterir bir sûrettedir. Evet, sâbıkan beyân ettiğimiz gibi, kâinâtın sîmâsında bin bir ismin şuâ‘larından tezâhür eden ism-i Rahmân göründüğü gibi, zemîn yüzünün sîmâsında da rubûbiyet-i mutlaka-i İlâhiyenin hadsiz cilveleriyle tezâhür eden ism-i Rahmân görünüyor. Ve insanın sûret-i câmiasında da, küçük bir mikyâsta zemînin sîmâsı ve kâinâtın sîmâsı gibi yine o ism-i Rahmân’ın cilve-i etemmi görünüyor demektir.

Hem işarettir ki, Zât-ı Rahmânü’r-Rahîm’in delîlleri ve aynaları olan zîhayatların ve insan gibi mazharların, o kadar o Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’a delâletleri kat‘î ve vâzıh ve zâhirdir ki, güneşin timsâlini ve aksini tutan parlak bir ayna parlaklığına ve delâletinin vuzûhuna işareten, O ayna güneştir denildiği gibi, İnsanda sûret-i Rahmân var vuzûh-u delâletine ve kemâl-i münâsebetine işareten denilmiş ve denilir. Ve ehl-i vahdetü’l-vücûdun mu‘tedil kısmı, لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ bu sırra binâen ve bu delâletin vuzûhuna ve bu münâsebetin kemâline bir ünvân olarak demişler.

(اَللّٰهُمَّ یَا رَحْمٰنُ یَا رَحٖیمُ بِحَقِّبِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِرْحَمْنَا كَمَا یَلٖیقُ بِرَحٖیمِیَّتِكَ وَفَهِّمْنَٓا اَسْرَارَبِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ كَمَا یَلٖیقُ بِرَحْمَانِیَّتِكَ اٰمٖینَ)

Altıncı Sır: Ey hadsiz acz ve nihâyetsiz fakr içinde yuvarlanan bîçâre insan Rahmet, ne kadar kıymetdâr bir vesîle ve ne kadar makbûl bir şefâatçi olduğunu bununla anla ki, o rahmet, öyle bir Sultân-ı Zülcelâl’e vusûle vesîledir ki, yıldızlarla zerrât beraber olarak, kemâl-i intizâm ve itâatle ordusunda hizmet ediyorlar. Ve o Zât-ı Zülcelâl’in ve o Sultân-ı Ezel ve Ebed'in istiğnâ-yı zâtîsi var. Ve istiğnâ-yı mutlak içindedir.

Ve hiç bir cihetle kâinâta ve mevcûdâta ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i Alel’ıtlâk’dır. Ve bu kâinât, taht-ı emir ve idaresinde ve heybet ve azameti altında nihâyet itâatte, celâline karşı tezellüldedir.

254

İşte rahmet seni, ey insan, o Müstağnî-i Alel’ıtlâk’ın ve o Sultân-ı Sermedî’nin huzûruna çıkarır. Ve ona dost yapar. Ve ona muhâtab eder. Ve sevgili bir abd vaz‘iyetini verir. Nasıl sen güneşe yetişemiyorsun, güneşten çok uzaksın. Hiç bir cihetle ona yanaşamıyorsun. Fakat güneşin ziyâsı güneşin aksini ve cilvesini, senin aynan vâsıtasıyla senin eline veriyor. Öyle de, o Zât-ı Akdes’e ve o Şems-i Ezel ve Ebed’e biz çendân nihâyetsiz uzağız, yanaşamayız. Fakat onun ziyâ-yı rahmeti, onu bize yakın ediyor.

İşte ey insan Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazîne-i nûr buluyor. O hazîneyi bulmanın çâresi, rahmetin en parlak bir misâli ve mümessili ve o rahmetin en belîğ bir lisânı ve dellâlı olan ve رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ ünvânıyla Kur’ân’da tesmiye edilen Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetidir ve tebeiyetidir. Ve bu رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینْ olan rahmet-i mücessemeye vesîle ise salavâttır. Evet, salavâtın ma‘nâsı rahmettir. Ve o zîhayat, mücessem rahmete rahmet duâsı olan salavât ise, o رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینە vusûle vesîledir.

Öyle ise, sen salavâtı kendine, o رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینە ulaşmak için vesîle yap. Ve o zâtı da rahmet-i Rahmâna vesîle ittihâz et. Umûm ümmetin o رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینْ olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle, rahmet ma‘nâsıyla salavât getirmeleri, rahmet ne kadar kıymetdâr bir hediye-i İlâhiye ve ne kadar geniş bir dâiresi olduğunu parlak bir sûrette isbat eder.

Elhâsıl: Hazîne-i rahmetin en kıymetdâr pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı da بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavâttır.

(اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اَسْرَارِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ كَمَا یَلٖیقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهٖ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَاَصْحَابِهٖٓ اَجْمَعٖینَ وَارْحَمْنَا رَحْمَةً تُغْنٖینَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ مِنْ خَلْقِكَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ.)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

255

[Mesnevî-i Nûriye’nin Fihristidir.]

Bu mecmûanın mukaddimesi beş noktadır.

Birinci Nokta: Saîd’in İmâm-ı Rabbânî, İmâm-ı Gazâlî, Mevlânâ Celâleddin gibi kalb, rûh, akıl gözleri açık olarak Kur’ân’ın dersiyle hakîkate bir yol bulduğunu beyân eder.

İkinci Nokta: Eski Saîd’in yeni Saîd’e inkılâb ettiği zaman Arabca olarak Lem‘alar, Habâb, Katreler, Habbe, Zehre, Zerre, Şemme gibi risâleleri te’lîf ettiğini beyân eder.

Üçüncü Nokta: Bu Arabî Mesnevî mecmûası, Risâle-i Nûr’un bir nevi‘ çekirdeği ve fidanlığı hükmünde olduğunu beyân eder.

Dördüncü Nokta: Kur’ân’ın bir i‘câz-ı ma‘nevîsiyle her şeyde bir pencere-i ma‘rifet açmış, bir senelik işi bir saatte görür gibi Kur’ân’a mahsûs bir sırrı anladığını beyân eder.

Beşinci Nokta: Âdetâ her i‘lem, bir risâlenin bir şifresi olduğunu beyân eder.

[Lem‘alar Risâlesi]

Mesnevî-i Nûriye’nin birinci kısmı olan Lem‘alar risâlesi tevhîde dâir olup, Risâle-i Nûr’daki Yirmi İkinci Söz’ün esası ve Arabcasıdır. On dört lem‘adan ibâret olan ve her lem‘asıyla tevhîdin en ince hakîkatlerini gāyet mufassal bir sûrette îzâh eden ve bir silsile-i delâil ve şehâdet ibrâz eden çok kıymetdâr bir risâledir. Bu risâleye herkes hava, su, ekmek gibi muhtâçtır.

[Reşhalar Risâlesi]

Bu risâle îmânın en mühim üç erkânından nübüvvetin hakîkatini ve nübüvvet-i Ahmediyeyi asm gāyet kat‘î ve kuvvetli parlak burhânlarla isbat eder. Nasıl güneş ziyâsız olmadığı gibi, ulûhiyet de risâletsiz olmadığını ve nübüvvetin hakîkatini güneş gibi gösterir. Kâinât, mücessem bir Kur’ân-ı kebîr olduğu gibi; kâinâtın da âyetü’l-kübrâsı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm olduğunu pek vâzıh delîllerle ve pek yüksek burhânlarla isbat eder.

256

Hâlıkımızı bize ta‘rîf eden en büyük burhânlardan birisinin şu kitâb-ı kebîr-i kâinât olduğunu; ikincisinin Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olduğunu; üçüncüsünün de Kur’ân-ı Azîmüşşân olduğunu beyân eden bu risâlenin on iki reşhası var. On İkinci Reşha’da yirmi bir aded mu‘cizât-ı Ahmediye’ye asm işâret eden bir salavât-ı şerîfe, o Nebiyy-i Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’e getirilir. Daha sonra uzun bir i‘lemde nübüvvet-i Ahmediyenin asm görülmemiş bir tarzda delîllerini gösterir. Bu risâlenin Türkçesi, Risâle-i Nûr’da On Dokuzuncu Söz’dedir.

[Lâsiyyemâlar]

Onuncu Söz’ün bir cihette esası ve Yirmi Sekizinci Söz’ün Arabî İkinci Makamı’nın Türkçe’sidir. Bu risâle haşre dâir olup, bu zamanda çok lüzûmludur. Bilhassa inkâr-ı haşir mefkûresini köküyle kesen; ve İbn-i Sînâ gibi acîb bir dâhînin, ”Haşir bir mes’ele-i nakliyedir, akıl bu yolda gidemez dediği haşri, en basît fehimlere de kabûl ettiren; ve haşrin binler numûnelerini arz yüzünde müşâhede ettiren; ve haşri iktizâ eden pek çok esmâ-yı İlâhiyeden, mâhiyet-i insaniyeye kadar haşrin vukūunu isbat eden gāyet kıymetli bir risâledir.

[Tevhîd denizinden bir Katre]

Bu risâle, bir ifâde-i merâm ve dört bâb ve bir hâtime ve bir mukaddimeden ibârettir.

İfâde-i merâmda, müellifin hak yolda giderken pek çok musîbetlere ve dehşetli belâlara düştüğünü, aczini ve fakrını vesîle yaparak dergâh-ı ulûhiyete ilticâ ettiğini; inâyet-i ezeliye kendisini Kur’ân’a teslîm ettiğini ve Kur’ân’ı kendisine muallim yaptığını; ve nefis ve şeytanla yaptığı muhârebelerde netîcede muzaffer olduğunu; ve bir ihtâr ile de bu risâlenin çok insanları biiznillâh vehmî tehlikelerden kurtaracağını beyân eder.

257

Mukaddimesinde, müellifin kırk senelik ömründe, otuz senelik tahsîlinde, yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendiğini ve bu dört kelimenin ma‘nâ-yı harfî, ma‘nâ-yı ismî, niyet, nazar olduğunu ve dört kelâmın ise, birisinin Ben kendi kendime Mâlik değilim ikincisinin el-mevtü hakkun, üçüncüsünün Rabbî vâhidün, dördüncüsünün enenin bir nokta-i sevdâ olduğunu beyân ve tefsîr eder.

Birinci Bâb: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ beyânında olup Allah’dan başka Allâh olmadığını, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm onun resûlü olduğunu; Furkān-ı Azîmüşşân Hâlik-ı Âlem’in kelâmı olduğunu; ve beşeri tevhîde da‘vet ettiğini; ve âlemin erkân ve eczâsı elli beş lisânla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ diyerek tevhîdi i‘lân ettiklerini; ve kâinâtın terkîblerindeki cereyân-ı ahvâlin pek çok sıfatları lisânıyla Hâlik-ı Âlem’in kadîm ve kadîr olduğunu; ve o sıfatların Cenâb-ı Hakk’ın evsâf-ı kemâliyesine şehâdet ettiklerini ve Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ettiklerini; ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbârâtını tasdîk ettiklerini; hem لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hakîkati مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ hakîkatini istilzâm ettiğini; مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ hakîkati de îmânın beş rüknünü tazammun ettiğini; hem sıfat-ı rubûbiyete de mazhar ve mir’ât olduğunu; hem nübüvvetin velâyet derecelerini icmâlen ve tafsîlen beyân eder.

Hâtimesinde, Dört çeşit hastalıkları ve tedâvi çarelerini gösterir.

Birinci Hastalık: Ye’sin ma‘nâsını anlatır. Ve açtığı yarayı tedâvi eder.

İkinci Hastalık: Ucubdan bahseder.

Üçüncü Hastalık: Gururdan bahseder.

Dördüncü Hastalık: Sû’-i zandır. Bu kelimeyi tefsîr eder.

Müellifin tahtel'arz yaptığı hayâlî bir seyâhatte gördüğü hakîkatlerden

Birinci Hakîkat: Eğer hıyânetle Mâlik-i Hakîkî’den gaflet etse, nefsin firavunluğuna sebeb olduğunu beyân eder.

258

İkinci Hakîkat: İnsanın husûsî dünyasının direği, insanın kendi vücûdu ve hayatı olduğunu; bir gün harâb olacağını; bildiğimiz ve gördüğümüz dünya bir iken insanlar adedince dünyalar olduğunu beyân eder.

Üçüncü Hakîkat: Dünyanın safâlarıyla beraber ağır bir yük olduğunu; esbâba el açmaktan ise bir Rabb-i Vâhid’e ilticâ etmenin daha kârlı olduğunu bahseder.

Dördüncü Hakîkat: Müellif-i muhteremin kendi nefsine tasrîhen, başkalara ta‘rîzen söylediği sözler ki, kâinâtın uzak çöllerine gidip Sâni‘in isbatına delîller aramaya ihtiyâç olmadığını; insanın kendi cesedi ve letâifleri Sâni‘in varlığının delîlleri olduğunu beyân eder.

Îmân, bütün eşyâ arasında hakîkî uhuvvet, irtibât, ittisâl ve ittihâd râbıtalarını te’sîs ettiğini; küfür, burûdet gibi bütün eşyâyı birbirinden ayırdığını; kâfir dünyada hasenâtının mükâfâtını gördüğü için, dünya kâfire cennet olduğunu; mü’min seyyiâtının cezâsını dünyada gördüğü için, dünya mü’mine bir nevi‘ cehennem olduğunu; ve fakat yine mü’min, dünyada kâfire nisbetle daha mes‘ûd olduğunu beyân eder.

Îmân, insanı ebediyete, cennete lâyık bir cevhere kalb eder. Küfür ise rûhu ve kalbi söndürdüğünü ve zulmetler içerisinde bıraktığını beyân eder.

Kalb ile rûhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbetin ziyâde olduğunu beyân eder.

Niyet mes’elesi, müellifin kırk senelik ömrünün bir mahsûlü olduğunu; ve niyet ölü ve meyyit olan hâletleri, canlı ve hayatlı ibâdetlere çevirdiğini beyân eder.

Esbâb ve vesâiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakārete sebeb olacağını beyân eder.

نَعْبُدُ deki nûn’un ifade ettiği cem‘ ve cemâat, fikri ve kalbi ayık olan musallînin nazarında sath-ı arz bir mescid şekline girdiğini beyân eder.

Cenâb-ı Hakk’ın mâsivâsına yapılan muhabbetin iki kısım olduğunu; ikinci kısım muhabbetin bazen tehlikeli olduğunu beyân eder.

259

وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِی الْاَرْضِ اِلَّا عَلَی اللّٰهِ رِزْقُهَا âyet-i kerîmesiyle rızık taahhüd altına alındığını; fakat rızık biri mecâzî, diğeri hakîkî olmak üzere iki kısım olduğunu beyân eder.

Ma‘sûm bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musîbetlerde, beşer fehminin anlayamadığı bazı esbâb ve hikmetleri beyân eder.

İ‘tizâr: Bu risâle, Kur’ân’ın bazı âyâtını şuhûdî bir tarzda beyân eden bir nevi‘ tefsîr olduğunu; ihtivâ ettiği mesâil, Furkān-ı Hakîm’in cennetlerinden koparılmış birtakım güller ve çiçekler olduğunu beyân eder.

[Katre’nin Zeyli]

Vaktin evvelinde Ka‘be’yi hayâlen nazara almakla namaz kılmak mendûb olduğunu; ve o anda namaz kılan bütün mü’minler, o musallînin sözlerini tasdîk ettiklerini beyân eder.

Vesvese ve evhâm zulmetleri içerisinde yürürken, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetleri birer yıldız, birer güneş vazîfesini gördüklerini beyân eder.

Nefiste öyle dehşetli bir nokta ve açılmaz bir düğüm bulunduğunu; zıdları birbirinden tevlîd ettiğini; ve aleyhinde olan bir şeyi lehinde zannettiğini beyân eder.

Bilhassa muzdar olanların duâlarının büyük bir te’sîri olduğunu beyân eder.

Nefsin en mühim bir hastalığının büyüğü küçükte, küçüğü büyükte görmek istediği olduğunu; göremediği takdîrde red ve inkâr ettiğini beyân eder.

Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli olduğunu; îmân yolu ise suda, havada yürümek gibi kolay olduğunu beyân eder.

Kur’ân mürşiddir. İrşâdı umûmî olur. Bunun için Kur’ân’ın ifadeleri zamanların ihtiyâçlarına ve makamların iktizâsına ve muhâtabların vaz‘iyetlerine göre ayrı ayrı hakîkatleri beyân ettiğini gösterir.

260

Dünyanın üç yüzü olduğunu; birinci ve ikinci yüzlerinin âhirete ve Esmâ-yı Hüsnâ’ya aynadârlık ettikleri için güzel olduğunu; dünyanın fenâ yüzüne bakan üçüncü yüzünün kıymet ve ehemmiyeti olmadığını beyân eder.

İnsanın vücûdu, yani bedeni emvâl-i mîriyeden bir neferin elinde olan silâh ve hayvan gibi olduğunu beyân eder.

İnsanı dalâletlere sürükleyen cihetlerden birisi, ism-i Zâhir ile ism-i Bâtın’ın hükümlerinin ayrı ayrı olduğunu; bunları birbirine karıştırmanın mahzûrlu olduğunu beyân eder.

İslâmiyet bütün insanlara bir nûr, bir rahmet olduğunu; kâfirler bile onun rahmetinden istifâde ettiklerini beyân eder.

Tenbellik sâikasıyla vazîfe-i ubûdiyeti terk eden nefsin tesettür etmek istediğini beyân eder.

Her bir insanın bir nokta-i istinâdı bulunduğunu beyân eder.

Katre nâmındaki eserimde Kur’ân’dan ilhâmen ta‘kîb ettiğim yol ile, ehl-i nazar ve felsefenin ta‘kîb ettikleri yolun farklarını beyân eder.

Nefsin vücûdunda bir körlüğün var olduğunu; ve o körlük, zerre miskāl vücûdda kaldıkça hakîkat güneşinin görünmesine mâni‘ bir hicab olduğunu beyân eder.

İnsanın vücûdunun sahasında yapılan fiillerden ve işlerden insanın yed-i ihtiyârında bulunan ancak binde bir nisbetinde olduğunu; mütebâkîsinin Mâlikü’l-Mülk’e âit olduğunu beyân eder.

Şân ve şöhretin zehirli bir bal gibi olduğunu; ve insanı insanlara köle yaptığını beyân eder.

[Habâb]

Zikreden ve namaz kılan insanın اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ gibi mübârek kelimeler, lisânından çıkar çıkmaz milyonlarla mü’minlerin tasdîk ve şehâdetlerine iktirân ettiğini beyân eder.

Kavâid-i usûliyede, bir mes’ele hakkında isbat edenin sözü, binlerle nefyedenlerin sözlerine müreccah olduğunu beyân eder.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç