
SAYFA 2
Evet, bir serçe kuşu, kendi uçuşuyla şâhinlerin ve kartalların uçuşlarını taklîd edemez. Bu tercüme, hakîkaten aslına uygun ve lâyık bir tercüme değildir. Çok yerlerde pek kısa bir meâlini aldım. Bazı yerlerde de tayyettim. Bu tercüme ancak aslındaki hakāiki evlâd-ı vatana gösteren küçük bir aynadır.
Abdülmecîdü’n-Nursî
Risâle-i Nûr’un bir nevi‘ Arabî Mesnevî-i Şerîfi hükmünde olan bu mecmûanın Mukaddemesi Beş Nokta’dır.
Birinci Nokta: Kırk elli sene evvel Eski Saîd, ulûm-u akliye ve felsefede ziyâde hareket ettiği için, hakîkatü’l-hakāike karşı ehl-i tarîkat ve ehl-i hakîkat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarîkat gibi yalnız kalben harekete kanâat edemedi. Çünki aklı ve fikri hikmet-i felsefe ile bir derece yaralı idi. Tedâvi lâzımdı
Sonra hem kalben, hem aklen hakîkate giden bazı büyük ehl-i hakîkatin arkasından gitmek istedi. Baktı, onların her birinin ayrı ayrı, câzibedâr birer hâssası var. Hangisinin arkasından gideceğine tahayyürde kaldı. İmâm-ı Rabbânî ona gaybî bir tarzda Tevhîd-i kıble et demişti. Yani Yalnız bir üstâdın arkasından git diyordu.
O çok yaralı Eski Saîd’in kalbine geldi ki, “Üstâd-ı hakîkî Kur’ân’dır. Tevhîd-i kıble bu üstâd ile olur” diye, yalnız o üstâd-ı kudsînin irşâdıyla hem kalbi, hem rûhu gāyet garîb bir tarzda sülûke başladılar. Nefs-i emmâresi de şükûk ve şübühâtıyla onu ma‘nevî ve ilmî mücâhedeye mecbûr etti. Gözleri kapalı olarak değil, belki İmâm-ı Gazâlî ks ve Mevlânâ Celâleddin ks ve İmâm-ı Rabbânî ks gibi, kalb ve rûh ve akıl gözleri açık olarak, ehl-i istiğrâkın gözlerini kapadıkları yerlerde ve makamlarda o, gözleri açık olarak gezmiş.
SAYFA 3
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun ki, Kur’ân’ın dersiyle ve irşâdıyla hakîkate bir yol bulmuş, girmiş. Hatta وَفٖی كُلِّ شَیْءٍ لَهُٓ اٰیَةٌ تَدُلُّ عَلٰٓی اَنَّهُ وَاحِدٌ hakîkatine mazhar olduğunu, Yeni Saîd Risâle-i Nûr eserleriyle göstermiş.
İkinci Nokta: Mevlânâ Celâleddin ks ve İmâm-ı Rabbânî ks ve İmâm-ı Gazâlî ks gibi, akıl ve kalbin ittifâkıyla gittiği için, her şeyden evvel kalb ve rûhun yaralarını tedâvi etmiş. Ve nefsin evhâmından kurtulmasını te’mîn etmiş. Lillâhilhamd, Eski Saîd Yeni Saîd’e inkılâb etmiş. Aslı Fârisî, sonra Türkçeye çevrilen Mesnevî-i Şerîf gibi, o da Arabca bir nevi‘ Mesnevî hükmünde Katre, Habâb, Habbe, Zehre, Zerre, Şemme, Şu‘le, Lem‘alar, Reşhalar, Lâsiyyemâlar ve Yirmi İkinci Söz’ün Arabcası gibi dersleri ve Türkçe’de o vakit Nokta ve Lemeât’ı gāyet kısa bir sûrette yazmış, fırsat buldukça da tab‘ etmiş, yarım asra yakın o mesleğini Risâle-i Nûr sûretinde idâme ettirmiştir. Fakat dâhilî nefis ve şeytanla mücâdeleye bedel, hâriçteki muhtâç mütehayyirlere ve dalâlette giden ehl-i felsefeye karşı yazdığı Risâle-i Nûr eserleri, geniş ve küllî Mesnevîler hükmüne geçmiştir.
Üçüncü Nokta: O Yeni Saîd’in münâzarasıyla nefis ve şeytan tam mağlûb edilip susturulduğu gibi, Risâle-i Nûr da, yaralanmış tâlib-i hakîkati kısa bir zamanda tedâvi ediyor. Ve ehl-i ilhâd ve dalâleti de tam ilzâm ve iskât ediyor. Demek bu Arabî Mesnevî Mecmûası, Risâle-i Nûr’un bir nevi‘ çekirdeği ve fidanlığı hükmündedir. Bu mecmûanın yalnız dâhilî nefis ve şeytanla mücâdelesi, kalb ve rûhu nefs-i emmârenin ve şeytân-ı cinnî ve insînin şübühâtından tamamıyla kurtarıyor. O ma‘lûmât, meşhûdât hükmünde; ilmelyakîn ise, aynelyakîn derecesinde bir itmi’nân ve bir kanâat veriyor.
Dördüncü Nokta: Eski Saîd, ilm-i hikmet ve ilm-i hakîkatin çok derin mes’eleleriyle meşgul olması; ve büyük ulemâlarla derin mes’eleler üzerinde münâzarası; ve medresenin yüksek derslerini gören eski talebelerinin
SAYFA 4
fehimlerinin derecesine göre yazması; ve Eski Saîd de terakkıyât-ı fikriye ve kalbiyesinde yalnız kendi anlayacak bir sûrette, gāyet kısa cümlelerle ve gāyet muhtasar bir ifade ile uzun hakîkatlere kısa kelimelerle işâret etmek sûretiyle o mecmûayı yazdığı için, bir kısmını en müdakkik âlimler de zorla anlayabilirler. Eğer tam îzâh edilse idi, Risâle-i Nûr’un mühim bir vazîfesini görecekti.
Demek o mecmûa fidanlık hükmünde, ma‘nevî turuk-u hafiye gibi enfüsî ve dâhilî cihetinde çalışmış. Kalb ve rûh içinde yol açmaya muvaffak olmuş. Bahçesi olan Risâle-i Nûr hem enfüsî, hem ekserî cihetinde turuk-u cehriye gibi âfâkî ve hâricî dâireye bakıp, ma‘rifetullâha her yerde geniş yol açmıştır. Âdetâ Mûsâ aleyhisselâm’ın asâsı gibi, nereye vurulmuş ise su çıkarmıştır.
Hem Risâle-i Nûr, hukemâ ve ulemânın mesleğinde gitmeyip, Kur’ân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsiyle gittiği için, her şeyde bir pencere-i ma‘rifet açmış. Bir senelik işi bir saatte görür gibi, Kur’ân’a mahsûs bir sırrı anlamış. Ve bu dehşetli zamanda hadsiz ehl-i inâdın hücûmlarına karşı mağlûb olmamış, galebe etmiştir.
Beşinci Nokta: Eski Saîd’in Yeni Saîd’e inkılâb ettiği zamanda, yüzer ilimlerle alâkadâr binler hakîkatleri ki, o hakîkatler ayrı ayrı birer risâleye mevzû‘ olacak kıymette iken, o Saîd te’lîf ederken, mes’elelerin başlarında İ‘lem, İ‘lem, İ‘lem lerle, her bir hakîkati birkaç satırda, bazen bir sahîfede, bazen de bir iki satırda zikrediyor. Âdetâ her bir İ‘lem , bir risâlenin şifresidir.
Hem İ‘lem ler birbirine bakmazlar. Muhtelif ilimlerin ve hakîkatlerin fihristleri hükmünde yazılmıştır. O mecmûayı okuyanlar, bu noktaları nazara alıp i‘tirâz etmesinler.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 5
Mesnevî-i Nûriye’nin birinci parçası Lem‘alar Risâlesi
Türkçe Risâle-i Nûr’un Yirmi İkinci Söz’üyle aynı meâldedir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
〚 اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَیْءٍ وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ وَكٖیلٌ لَهُ مَقَالٖیدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَسُبْحَانَ الَّذٖی بِیَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَیْءٍ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِیَتِهَا 〛
Ey dâire-i esbâbdan zuhûr eden işleri, hâdiseleri esbâba isnâd eden gāfil-i câhil Mal sâhibi zannettiğin esbâb, mal sâhibi değillerdir. Asıl mal sâhibi, onların arkasında iş gören kudret-i ezeliyedir. Onlar ancak o kudretten gelen hakîkî te’sîrleri i‘lân ve neşretmekle muvazzaftırlar. Demek dâire-i esbâb, hükûmetin kalem dâiresi hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin teblîğātı o dâireden yapılıyor. Çünki izzet ve azamet perdeyi iktizâ eder. Tevhîd ve celâl dahi şirketi reddeder. Te’sîri esbâba vermez.
Evet, Sultân-ı Ezelî’nin me’mûrları vardır. Ama icrââtçıları değillerdir. Saltanat ve rubûbiyetinde ortak olamazlar. Ancak o me’mûrların vazîfeleri dellâllıktır. Kudretin icrââtını i‘lân ediyorlar. Veya o me’mûrlar nâzırlar, müşâhidlerdir ki, gördükleri evâmir-i tekvîniyeye karşı yaptıkları itâat ve inkıyâd ile, isti‘dâdlarına göre bir nevi‘ ibâdet yapmış olurlar.
Demek esbâb, ancak ve ancak kudretin izzetini ve rubûbiyetin haşmetini ızhâr için vaz‘ edilmiş birtakım vâsıtalardır. Yoksa kudretin acz ve ihtiyacı için muâvenet eden yardımcılar değillerdir. Beşer sultanlarının me’mûrları ise, sultânların ihtiyâç ve aczlerini def‘ için ta‘yînlerine zarûret hâsıl olan yardımcı ve ortaklardır.
SAYFA 6
Binâenaleyh, Allâh’ın me’mûrları ile insanın me’mûrları arasında hiç münâsebet yoktur. Yalnız gāfil ve câhil olanlar, hâdiselerde ve vukūâttaki hikmetleri ve güzellikleri göremediklerinden Cenâb-ı Hakk’dan şekvâ ve şikâyetlere başlarlar.
İşte o şekvâ ve şikâyetlerin hedefini değiştirmek için esbâb vaz‘ edilmiştir. Çünki kusur onlardan çıkıyor. Onların kābiliyetsizliğinden ileri geliyor.
Bu sırra bir misâl-i latîf ve bir temsîl-i ma‘nevî rivâyet ediliyor ki, Hazret-i Azrâîl aleyhisselâm Cenâb-ı Hakk’a demiş ki: “Kabz-ıervâh vazîfesinde senin ibâdın benden şekvâ edecekler, benden küsecekler” . Cenâb-ı Hakk lisân-ı hikmetle ona demiş ki: “Senin ile ibâdımın ortasına musîbetler, hastalıklar perdesini bırakacağım. Tâ şekvâları onlara gidip sana küsmesinler” .
Evet, nasıl ki hastalıklar perdedir. Ve ecelde tevehhüm olunan fenâlıklara merci‘dirler. Ve kabz-ı ervâhta hakîkî olarak hikmet ve güzellik, Hazret-i Azrâîl aleyhisselâm’ın vazîfesine mütealliktir. Öyle de, Hazret-i Azrâîl aleyhisselâm da bir perdedir. Kabz-ı ervâhta zâhiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemâline münâsib düşmeyen bazı hâlâta merci‘ olmak için, o me’mûriyete bir nâzır ve kudret-i İlâhiyeye bir perdedir.
Evet, izzet ve azamet ister ki, esbâb perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhîd ve celâl ister ki, esbâb ellerini çeksinler te’sîr-i hakîkîden.
SAYFA 7
[Tenbîh]
Arkadaş, tevhîd iki çeşit olur:
Birisi Âmiyâne tevhîddir ki, Allâh’ın şerîki yok ve bu kâinât onun mülküdür der. Bu kısım tevhîd sâhiblerinin fikirce gaflet ve dalâlete düşmeleri korkusu vardır.
İkincisi Hakîkî tevhîddir ki, Allâh birdir. Mülk onundur. Vücûd onundur. Her şey onundur der. Lâyetezelzel bir i‘tikāda sâhibdirler. Bu kısım tevhîd sâhibleri, her şeyin üstünde Cenâb-ı Hakk’ın sikkesini görür. Ve her şeyin cebhesinde bulunan mührünü ve damgasını okur. Ve bu sâyede huzûrî bir tevhîd melekesinin mâliki olurlar ki, dalâlet ve evhâmın taarruzundan kurtulurlar. Kur’ân-ı Hakîm’den istifâde ettiğimiz ikinci kısım tevhîdin birkaç mertebelerini birkaç lem‘a zımnında îzâh edeceğiz.
Birinci Lem‘a: Bakınız, her bir masnûun yüzünde öyle bir sikke vardır ki, ancak her şeyi halk eden Hâlik’a mahsûstur. Ve her bir mahlûkun cebhesine öyle bir hâtem vurulmuştur ki, her şeyi yapan Sâni‘den mâadâ kimsede o hâtem bulunmaz. Ve kudretin neşrettiği mektûblardan her bir mektûbun âhirinde, kābil-i taklîd olmayan öyle bir turra vardır ki, ancak o turralar Sultân-ı Ezel ve Ebede hâstır.
O gibi sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke-i i‘câza bakınız ki: hayat ile, bir şeyden çok şeyler husûle gelir, îcâd edilir. Ve pek çok şeyler dahi bir şey'-i vâhide emr-i Rabbânîyle inkılâb eder. Meselâ su, bir şey'-i vâhid iken pek çok uzuvlara, cihazlara Allâh’ın izniyle menşe’ olur, îcâd edilir. Ve mideye giren pek çok muhtelif yemeklerden ve meyvelerden Hâlik-ı Teâlâ tek bir cismi îcâd eder.
İşte kalb, akıl, şuûr sâhibi olan bir adam bu ciheti düşünürse anlar ki, bir şeyden çok şeyleri îcâd edip çıkartmak ve çok şeyleri bir şeye tahvîl etmek, ancak her şeyi halk eden ve her şeyi yapan Sâni‘e mahsûs bir sikkedir.
SAYFA 8
İkinci Lem‘a: Sayısız hâtemlerden canlı mahlûkāta vaz‘ edilen hayat hâtemine bakınız. Evet, canlı bir mahlûk, câmiiyeti i‘tibâriyle kâinâta küçük bir misâldir. Şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir. Kevn ü vücûda bir nüvedir. Cenâb-ı Hakk o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini derc etmiştir. Sanki o zîhayat, gāyet hakîmâne muayyen nizâmlarla bütün vücûdlardan sağılmış bir katre veya bir noktadır.
Bu i‘tibârla bir zîhayatı halketmek, ancak bütün kâinâtı yed-i tasarrufuna alan Cenâb-ı Hakk’a mahsûstur. Ve ondan mâadâ hiç bir şeye isnâd edilemez.
Evet, aklı bozulmayan bir şahıs, teemmülünün netîcesinde anlar ki, meselâ bal arısını pek çok şeylere fihrist yapan ve kitâb-ı kâinâtın ekser mesâilini insanın mâhiyetinde yazan ve incir nüvesinde incir ağacının programını derc eden ve insanın kalbini binlerle âlemlere örnek ve pencere yapan ve beşerin kuvve-i hâfızasında târîh-i hayâtını taallukātıyla beraber yazan, ancak ve ancak her şeyi yaratan Hâlık olabilir. Ve böyle bir tasarruf, yalnız ve yalnız Rabbü’l-Âlemîn’e mahsûs bir hâtemdir.
Üçüncü Lem‘a: Cenâb-ı Hakk’ın canlı mahlûkāta bastığı ihyâ hâteminin gayr-i mütenâhî nakış ve keyfiyetlerinden bir numûnesini göstereceğiz. Şöyle ki:
Nasıl ki suyun katrelerinden ve şişenin parçalarından tut, tâ seyyâr yıldızlara kadar şeffaf veya şeffaf gibi her şeyde şemsin cilvelerinden şemse mahsûs bir turra, bir cilve bulunur.
Kezâlik, Şems-i Ezelî’nin de bütün canlı mahlûkātta “ihyâ ve nefh-i hayat cihetiyle” bir tecellî-i ehadiyeti vardır ki, bütün esbâb iktidâr ve ihtiyâr sâhibi oldukları farz edilse dahi, o sikkenin ne mislini ve ne de taklîdini, ne münferiden ve ne de müctemian yapmaktan âcizdirler.
Buna binâen, şeffaf şeylerde görünen o timsâller şemsin timsâli olup, şemsten o şeffaf şeylere in‘ikâs etmiş olduklarına hükmedilmediği takdîrde, o sayısız katrelerin ve zerrelerin her birisinde hakîkî bir şemsin maddesiyle bulunduğuna hükmetmek lâzım gelir.
SAYFA 9
Kezâlik, Şems-i Ezelî’nin şuâ‘ları menzilesinde olan ve tecellî-i esmâsının nokta-i merkeziyesi olan hayat, Şems-i Ezelî’ye isnâd edilmediği takdîrde, bir sineğe, bir çiçeğe varıncaya kadar her bir zîhayatta nihâyetsiz bir kudret, muhît bir ilim, mutlak bir irâde gibi, Vâcibü’l-Vücûd’dan mâadâ hiç bir şeyde bulunmayan ve vücûdu mümkün olmayan sâir sıfatların mevcûd olduğuna câhilâne, ahmakāne, gülünç bâtıl bir hüküm lâzım gelir. Ve aynı zamanda şu bâtıl hüküm ile, her bir zerreye ve her bir sebebe bir ulûhiyet-i mutlakayı isnâd etmekle sayısız şerîkleri isbat etmek mecbûriyeti hâsıl olur.
Bununla beraber, tohum olacak bir habbedeki veya bir çekirdekteki garîb, acîb, muntazam vaz‘iyete bakınız ki, o habbe, tohumu olacak cismin bütün eczâsıyla münâsebetdâr olduğu gibi; nev‘iyle de, yani ebnâ-yı cinsiyle de ve bütün mevcûdât ile de münâsebetleri vardır. Ve onlara karşı o münâsebetleri nisbetinde vazîfeleri vardır. Eğer o tohumcuk habbenin Kadîr-i Mutlak’dan nisbeti kesilip kendi nefsine isnâd edilirse, yani kendi kendine olmuştur denilirse, her bir tohumda her şeyi görecek bir gözün ve her şeye muhît bir ilmin bulunduğuna i‘tikād etmek lâzım gelir ki, bu da sâbık temsîldeki gibi, her bir şeffaf zerrede hakîkî bir şemsin vücûdunu iddiâ etmek gibi gülünç bir hamâkat olur.
Dördüncü Lem‘a: Bir kitap el yazısıyla yazılırsa, yalnız bir adama ve bir kaleme ihtiyâç vardır. Fakat matbaada basılırsa, kalem işini gören pek çok demir harfler lâzımdır. Ve o demir harfleri yapmak ve tanzîm etmek için de, ustalar, âlât ve edevât ve mürettibler gibi çok şeylere ihtiyâç olur.
Kezâlik, şu kitâb-ı kâinâtta yazılı satırlar, kelimeler ve harflerin bir Vâhid-i Ehad’in kalem-i kudretiyle yazılmış olduğu cihete hükmeden adam, pek râhat ve kolay ve ma‘kūl bir yola sülûk etmiş olur. Fakat o yazıları, o harfleri tabiata ve esbâba isnâd eden kimseler, imtinâ‘ ve muhâlin en suûbetli ve çıkmaz bir yoluna zehâb etmiş olurlar. Çünki bu yola zehâb edenlere göre tek bir zîhayatın tab‘ı ve bastırılması için, ekser kâinâtın tab‘ına lâzım olan techîzât lâzımdır. Bu ise vehmin kabûl etmediği bir hurâfedir.
SAYFA 10
Ve kezâ toprağın, suyun, havanın her bir cüz’ünde nebâtât adedince ma‘nevî gizli matbaalar lâzım gelir ki, mâhiyetleri ve cihazları mütehâlif sayısız meyvelerin ve çiçeklerin teşkîlâtını yapabilsinler. Veyâhûd o nebâtâtı o kadar ziynet ve intizâmlarıyla beraber yeşillendirmek için, o üç unsurun her bir cüz’ünde bütün ağaçların ve meyvelerin ve çiçeklerin hâssalarını, cihazlarını, mîzânlarını bilip yapabilecek bir kudret ve bir ilim lâzımdır. Çünki bu üç unsurun her bir cüz’ü, her bir nebâtın teşekkülüne medâr ve menşe’ olabilir.
Evet, bir saksıdaki toprağın, cihazları ve şekilleri ve sâir sıfatları muhâlif olan herhangi bir nebâtın tohumunu yeşillendirmeye kābiliyeti vardır. Binâenaleyh, ikinci yola zehâb edenlerce, o küçük saksı içerisinde sayısız gizli makinelerin, fabrikaların bulunduğunu kabûl etmek lâzım gelir ki, hurâfeciler dahi bundan utanıyorlar.
Beşinci Lem‘a: Bir kitapta yazılı bir harf, yalnız bir cihetle kendisini gösterir ve kendisine delâlet eder. Fakat o harf, kâtibine çok cihetlerle delâlet eder ve nakkāşını ta‘rîf eder.
Kezâlik, kitâb-ı kâinâtta mücessem olarak yazılan her bir kelime, kendi mikdârınca kendisini gösterirse de, pek çok cihetlerden münferiden ve müctemian Sâni‘ini gösterir. Esmâsını ızhâr eder. Ve kendi evsâfıyla, eşkâliyle, nakışlarıyla âdetâ Sâni‘ini medih için yazılmış bir kasîdedir. Buna binâen, meşhûr Hebenneka gibi ahmaklaşan bir adam dahi Sâni‘-i Zülcelâl’in inkârına gitmemelidir.
Altıncı Lem‘a: Cenâb-ı Hakk, bütün cüz’ ve cüz’îlere sikke-i mahsûsasını ve bütün küll ve küllîlere hâs hâtemini vaz‘ ettiği gibi; aktâr-ı semâvât ve arzı hâtem-i vâhidiyetle ve mecmû‘-u kâinâtı sikke-i ehadiyetle mühürlemiştir. Mezkûr sikke ve hâtemlerden, meselâ فَانْظُرْ اِلٰٓی اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَیْفَ یُحْیِی الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا ط اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْیِی الْمَوْتٰی وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ âyetinin işâret ettiği ihyâ ve nefh-i rûh keyfiyetindeki hâtem-i İlâhîye bakınız ki, pek çok garîb garîb haşirleri, acîb acîb neşirleri görüyorsunuz.
SAYFA 11
Evet, bilhassa arzın ihyâsında, her sene üç yüz binden fazla sâha-i vücûda getirilen mahlûkātın nev‘lerinde haşir ve neşirler vardır. Lâkin bilinmeyen bir hikmete binâen, şu haşir ve neşirlerin ekserîsinde, iâde edilen emsâl aralarındaki misliyet o kadar ayniyete karîbdir ki, hemen hemen yeni gelenler evvelkilerin ne aynıdır ve ne de gayrıdır denilebilir.
Her ne ise, misliyet, ayniyet mevzû‘-u bahis değildir. Her nasıl olursa olsun o haşirler ve neşirler beşerin suhûlet-i haşrine delâlet ettikleri gibi, beşerin haşrine birer misâl, birer örnek olurlar.
İşte birbirine muhâlif, nihâyet derecede karışık olan o envâ‘-ı kesîreyi kemâl-i imtiyâz ile ihyâ etmek ve hatâsız ve galatsız olarak mümtâzâne iâde etmek, nihâyetsiz bir kudrete ve muhît bir ilme sâhib olan Zât-ı Zülcelâl’in hâtem-i hâssı ve sikke-i mahsûsasıdır.
Ve kezâ, sath-ı arz sahîfesinde kusursuz, noksânsız, sehivsiz, kemâl-i intizâmla üç yüz binden fazla risâleleri yazmak, öyle bir zâtın sikke-i mahsûsasıdır ki, her şeyin iç yüzü, her şeyin kilidi onun elindedir. Ve hiç bir şey onun teveccühünü başkasından çevirip kendisine hasredemez.
Hulâsa: Sath-ı arzda, altı ay zarfında, beşerin haşrini temsîl eden o sayısız haşir ve neşirlerde görünen rubûbiyetin o tasarruf-u azîminde pek büyük ve yüksek ve ince nakışlı bir hâtemi vardır. Mahlûkātın îcâdında görünen şu intizâmlar, suhûletler, sür‘atler, imtiyâzlar, hep o hâtemin parıltısından meydana geliyorlar. Evet, her bahar mevsiminde pek hakîmâne, basîrâne, kerîmâne fa‘âliyetler başlar. Ve hârikulâde san‘atlar yapılır. Ve bütün bu ameliyât, kemâl-i sür‘atle ve suhûletle, muntazaman cereyân etmekte olduğu görünür.
İşte bu hârikulâde fa‘âliyetler öyle bir zâtın hâtemidir ki, hiç bir mekânda olmadığı hâlde, her mekânda ilim ve kudretiyle hazır ve nâzırdır.
Yedinci Lem‘a: Bakınız, aktâr-ı semâvât ve arz sahîfeleri üstünde hâtem-i ehadiyet göründüğü gibi, kâinâtın hey’et-i mecmûasının büyük sahîfesi üzerinde de pek vâzıh bir sûrette hâtem-i tevhîd görünmektedir.
SAYFA 12
Evet, bu âlem pek muhteşem bir saray veya pek muntazam bir fabrika veya pek mükemmel bir şehirdir. Kâinât fabrikasının eczâsı, efrâdı, envâı, âlât ve edevâtı arasında hakîmâne bir muârefe ve tanışmak ve dostâne bir mükâleme ve konuşmak ve pek kerîmâne bir muâvenet ve yardımlaşmak vardır ki, kemâl-i sür‘atle pek uzun mesâfelerden birbirinin savtını işitir ve ihtiyâcını görür gibi derhâl imdâdına yetişir, ihtiyâcını def‘ eder. Evet, semâdaki ecrâm ve yıldızların birbirine ve arza verdikleri ziyâ ve harâret ve bilhassa arza yaptıkları sâir yardımlarını görüyorsunuz.
Ve kezâ, bulut ile arz arasında cereyân eden su alışverişine bakınız ki, arz, suyu buhar şeklinde buluta veriyor. Bulut da kendi fabrikalarında lâzım gelen ameliyatı yaptıktan sonra buz, kar, yağmur şeklinde iâde ediyor. Sanki o câmid cirimler, lisân-ı hâlleriyle telsiz telgraf gibi birbiriyle konuşuyorlar. Ve yekdiğerlerine arz-ı ihtiyâç ediyorlar.
Bilhassa bütün o ecrâm âdetâ el ele vermiş gibi, kemâl-i ciddiyetle zevi’l-hayata lâzım olan şeyleri tedârik etmek için sa‘y ediyorlar. Ve bir Müdebbirin emrine bağlı olup bir gāyeye teveccüh ediyorlar.
Evet, şu teâvün kanununa ittibâen, şems ve kamer, gece ve gündüz, yaz ve kış taraflarından yapılan yardımlar sâyesinde, şu hayvanların erzâklarını yetiştiren nebâtât izn-i İlâhî ile meydana gelir. Hayvanât da emr-i Rabbânî ile beşerin ihtiyâcâtını yerine getirir. Bal arısı ile ipek böceğinin insanlara yaptıkları yardımları bu da‘vâyı isbat eder.
Evet, bu gibi eşyâ-yı câmidenin yekdiğerlerine yaptıkları şu yardımlar, pek âşikâr bir delîldir ki, onlar kerîm ve rahîm bir Müdebbir’in hademeleri ve ameleleri olup, o kerîm ve rahîm Müdebbir'in emriyle ve onun izniyle iş görüyorlar.
Sekizinci Lem‘a: Gıda olarak mahlûkāta ve bilhassa hayvanâta taksîm edilen rızıklara dikkat ediniz ki, bu rızık vakt-i muayyeninde yetişir. Vakt-i ihtiyâcda sevk edilir. Ve derece-i ihtiyaç nisbetinde yapılan bu sevkiyâtta büyük bir intizâm vardır. İşte bu umûmî rızık hakkında görünen geniş ve muntazam rahmet ve inâyetler, ancak ve ancak her bir şeyin mürebbîsi ve her bir şeyin müdebbiri ve her şey yed-i teshîrinde bulunan bir zât-ı Rahîmin hâtem-i hâssı olabilir.
SAYFA 13
Dokuzuncu Lem‘a: Bakınız, âlem ve arz ve bütün cüz’iyât üstünde hâtem-i ehadiyet bulunduğu gibi, dağınık nev‘ler ve muhît unsurlar üstünde de aynen o hâtem-i ehadiyet bulunuyor.
Evet, bir tarlaya tohum ekildiğinden anlaşılıyor ki, o tarla tohum sâhibinin mülküdür. Ve o tohum da o tarla mutasarrıfının malıdır. Yani o buna, bu da ona şehâdet ediyorlar.
Kezâlik, kâinâttaki masnûât, tohum gibidir. Âlem ve anâsır da tarla gibidir. Her iki tarafın lisân-ı hâlleriyle ettikleri şehâdete göre, masnûât ile âlem-i anâsır, yani tohum ile tarla ve muhît ile muhât, hep bir Sâni‘-i Vâhid’in yed-i tasarrufundadır.
Demek ednâ bir mahlûka yapılan tasarruf-u hakîkî ve zaîf bir mevcûda edilen tevcîh-i rubûbiyet, âlem ve anâsır kabza-i tasarrufunda bulunan zâta mahsûs olduğu gibi; herhangi bir unsurun da tedvîr ve tedbîri, bütün hayvanât ve nebâtâtı kabza-i rubûbiyetinde tutup terbiye eden aynı o zâta mahsûstur.
İşte hâtem-i tevhîd dediğimiz budur. Eğer bir şeye temellük etmeye niyetin varsa, meydana çık, kendini tecrübe et. Bak ne söylüyorlar: En cüz’î bir ferd, Ancak nev‘imi yaratan beni yaratabilir diyor. Çünki efrâd arasında misliyet vardır. Ve arzın her tarafında dağınık bir sûrette bulunan en küçük bir nevi‘, Beni yaratabilen ancak arzı yaradandır diyor. Arza bak, ne söylüyor: Semâ ile aralarında alışveriş bulunduğu için, Beni halk edebilen, ancak mecmû‘-u kâinâtı halk eden zâttır diyor. Çünki aralarında tesânüd vardır.
Onuncu Lem‘a: Arkadaş Hayat ve ihyâ ve zevi’l-hayat ile her bir cüz’ ve cüz’îye ve her bir küll ve küllîye ve kâinâtın hey’et-i mecmûasına vurulan tevhîd hâtemlerinin bir kısım misâlleri mezkûr beyânâttan anlaşıldı. Şimdi dinle: Envâ‘ ve külliyât üstüne vaz‘ edilen vahdâniyet sikkelerinden birini zikredeceğiz. Şöyle ki:
Tek bir semere ile semeredâr şecerenin yaradılışlarındaki suûbet ve suhûletleri birdir. Çünki ikisi de bir merkeze bakar, bir kanuna bağlıdır. Terbiye ve keyfiyetleri birdir.
SAYFA 14
Ma‘lûmdur ki, merkezin ittihâdı, kanunun vahdeti, terbiyenin vahdâniyeti sâyesinde külfet, meşakkat, masraf azalır. Ve öyle bir kolaylık hâsıl olur ki, pek çok semereleri olan bir ağaç yed-i vâhide ve tek bir semerenin yapılışı da eyâdî-i kesîreye tevdî‘ edildiği zaman, her iki tarafın yapılışları suhûletçe bir olur. Ve aralarında yaradılışça fark yoktur. Çok adamlar tarafından yapılan bir semerenin terbiyesi için lâzım olan cihâzât ve âlât ve edevât ve sâire, bir adam tarafından yapılan semeredâr şecerenin terbiye ve yapılması için de aynen o kadar malzeme lâzımdır. Yalnız keyfiyetçe fark olabilir.
Meselâ, bir ordunun askerine yapılan elbisenin tedâriki için ne kadar âlât ve edevât ve makine lâzımdır; bir neferin elbisesi için de o kadar âlât ve edevât lâzımdır. Ve kezâ, bir kitabın bin nüshasıyla bir nüshasının ücreti matbaaca birdir. Bazen tek bir nüshanın tab‘ı, daha fazla bir ücrete tâbi‘ tutulur. Buna kıyâsen, bir matbaayı bırakıp çok matbaalara baş vurulursa, birkaç kat fazla ücretin verilmesi lâzım gelir.
Evet, kesret vahdete isnâd edilmediği takdîrde, vahdeti kesrete isnâd etmek mecbûriyeti hâsıl olur. Demek dağınık bir nev‘in îcâdındaki suhûlet-i hârika, vahdet ve tevhîd sırrına bağlıdır.
On Birinci Lem‘a: Arkadaş Bir nev‘in efrâdı arasındaki tevâfuk ve bir cinsin envâı arasında a‘zâ-yı esâsîde bulunan müşâbehet, sikkenin ittihâdına, kalemin vahdetine delâlet ettiklerinden anlaşılıyor ki, bütün mütevâfık ve müteşâbihler, yani birbirine benzeyen çokluk, bir Zât-ı Vâhid’in eser-i san‘atıdır.
Kezâlik, inşâ ve îcâdlarda görünen şu suhûlet-i mutlaka, bütün mevcûdâtın bir Sâni‘-i Vâhid’in eseri olduğunu vücûb derecesinde istilzâm ediyor. Aksi hâlde suûbet, güçlük, öyle bir derece-i imtinâ‘ ve muhâliyete çıkacaktır ki, o cins ve o nev‘lerin ademden çıkmalarına bir sed çekilmiş olur. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk’ın zâtında şerîki olmadığı gibi -çünki intizâm bozulur, âlem fesâda gider.- fiilinde de şerîki yoktur. Çünki suûbetten, güçlükten dolayı âlemin ademden çıkmamasına sebeb olur.
SAYFA 15
On İkinci Lem‘a: Arkadaş Hayat, Hâlik’ın ehadiyetine burhân olduğu gibi, mevt de Hâlik’ın devam ve bekāsına bir delîldir.
Evet, nasıl akan nehirlerin ve dalgalanan denizlerin kabarcıkları ve yeryüzünde bulunan sâir şeffaflar, şemsin ziyâ ve timsâllerini göstermekle şemsin vücûduna şehâdet ettikleri gibi; şeffafların ölüp söndükten sonra yerlerine müteselsilen gelip geçen emsâlleri yine şemsin ziyâ ve timsâllerini gösterdiklerinden, şemsin devam ve bekāsına ve bütün o şuâât, celevât ve timsâllerin bir Şems-i Vâhid’in eseri olduklarına şehâdet ediyorlar. İşte o şeffaflar, vücûdlarıyla şemsin vücûduna ve ademleriyle de şemsin devam ve bekāsına delâlet ediyorlar.
Kezâlik, mevcûdât vücûduyla Vâcibü’l-Vücûd’un vücûb-u vücûduna ve ölümleriyle ve zevâlleriyle ve teceddüdî bir teselsül ile yerlerine gelen emsâlleri, Sâni‘in ezelî ve ebedî olduğuna ve vâhidiyetine şehâdet ediyorlar.
Evet, leyl ü nehârın ihtilâfı, fusûl-ü erbaanın tahavvülü ve unsurların tebeddülü hengâmlarında meydana çıkan şu güzel mevcûdâtta ve bu latîf masnûâtta devamla cereyân eden mübâdele ve devir ve teslîm muâmelesi kat‘î bir şehâdetle, sermedî, âlî, dâimü’t-tecellî bir Sâhib-i Cemâl’in vücûb-u vücûduna ve bekāsına ve vahdetine şehâdet eden kat‘î bir burhândır.
Ve kezâ, senevî inkılâblarda, müsebbebât ile esbâbın birlikte ölüm ve zevâlleri ve sonradan ikisinin yine birlikte iâdeleri, esbâbın da müsebbebât gibi âciz masnû‘lardan ve mahlûklardan olduğuna delâlet ettiği gibi; bu masnûât ve mevcûdâtın bir Zât-ı Vâhid’in müteceddid bir san‘atı olduğuna da şehâdet ederler.
On Üçüncü Lem‘a: Arkadaş Zerrelerden tut, tâ seyyârelere kadar; nefislerden tut, tâ şemslere varıncaya kadar her şey, zâtında ve hakîkatinde sâbit olan acz ve fakrın lisânıyla Sâni‘in vücûb-u vücûdunu i‘lân eder.
Ve kezâ, acziyle beraber nizâm-ı umûmînin bozulmaması için hâmil bulunduğu acîb ve mühim vazîfeler cihetiyle Sâni‘in vahdetine delâlet eder. Binâenaleyh, Sâni‘in vâcib ve vâhid olduğuna her şeyde iki şâhid olduğu gibi, Hâlik’ın Ehad ve Samed olduğuna da her bir zîhayatta iki âyet vardır.