MESNEVÎ-İ NÛRİYE

127

[Zeylü’l-Habbe ]

Arkadaş Şu müşevveş eserlerimle büyük bir şeyin etrafını kazıyorum. Fakat bilmiyorum, keşfedebildim mi? Şâyet bugün inkişâf etmese de, sonra inkişâf edecektir diye düşünüyorum. Veyâhûd bil’âhire zuhûr edecek olan keşfine bugünden yol açıp gösteriyorum.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ نِعْمَ الْمَوْلٰی وَنِعْمَ النَّصٖیرُ

(اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نِعْمَةِ الْاٖیمَانِ وَالْاِسْلَامِ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ الْاَمْطَارِ وَاَمْوَاجِ الْبِحَارِ وَثَمَرَاتِ الْاَشْجَارِ وَنُقُوشِ الْاَزْهَارِ وَنَغَمَاتِ الْاَطْیَارِ وَلَمَعَاتِ الْاَنْوَارِ وَالشُّكْرُ لَهُ عَلٰی كُلٍّ مِنْ نِعَمِهٖ فِی الْاَطْوَارِ بِعَدَدِ كُلِّ نِعَمِهٖ فِی الْاَدْوَارِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰی سَیِّدِ الْاَبْرَارِ وَالْاَخْیَارِ مُحَمَّدٍنِ الْمُخْتَارِ وَعَلٰٓی اٰلِهِ الْاَطْهَارِ وَاَصْحَابِهٖ نُجُومِ الْهِدَایَةِ ذَوِی الْاَنْوَارِ مَادَامَ الَّیْلُ وَالنَّهَارُ)

İ‘lem eyyühe’l-azîz Misâfir olan bir kimse, seferinde çok yerlere, çok menzillere uğrar. Her uğradığı yerin âdetleri ve şartları ayrı ayrı olur. Kezâlik, Allâh’ın yolunda sülûk eden zât çok makamlara, mertebelere, hâllere, perdelere rast gelir ki, bunların da her birisi için kendine mahsûs şartları ve vaz‘iyetleri vardır. Bu şartları ve perdeleri birbirine karıştıran, galat ve yanlış hareket eder. Meselâ bir yerde atın kişnemesini işiten bir adam, yüksek bir sarayda andelîbin terennümünü ve güzel sadâsını işitir. Eğer o terennüm ile atın kişnemesini fark etmeyip andelîbden kişnemeyi taleb ederse, o adam kendi nefsiyle muğālata etmiş olur.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Dünya hayatını güzelleştiren esbâbdan biri, dünya aynasında temessül ile parlayan hidâyet nûrlarıdır. Ve büyük insanların sevgili ve sevimli timsâlleridir. Evet, müstakbel mâzînin aynasıdır. Mâzî berzaha, yani öteki âleme intikāl ve inkılâb ettiğinde, sûretini, şeklini ve dünyasını istikbâl aynasına, târîhe, insanların zihinlerine vedîa ediyor. Onlara olan ma‘nevî ve hayâlî muhabbetleriyle dünya muhabbeti tatlı olur.

128

Meselâ, arkadaşlarının ve akrabasının timsâllerini ve fotoğraflarını hâvî büyük bir aynayı gittiği yolda bulan bir adam, şark cihetine giden o adamların memleketlerine gidip onlara iltihâk etmek için çalışmayıp da, o aynanın içindeki timsâlleriyle uğraşır muhabbet ederse, işte bu adam gafletten ayıldığı zaman, “Eyvâh ne ediyorum? Bunlar şarab değil, serâbdır. Bunlarla uğraşmak azb değil, yani tatlı su değil, azâbdır der. Arkadaşlarına yetişmek için şark seferine tedârikâtta bulunmaya başlar.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hak ve hakîkat olduğuna dâir en sâdık delîlleri dinle:

1 Tevhîdi, iktizâ ettiği ve lâzım olduğu bütün mertebeleriyle muhâfaza etmesidir.

2 Esmâ-yı Hüsnâ’nın tenâsüb ve iktizâları üzerine hakāik-i âliye-i İlâhiyedeki muvâzenelerini mürâât etmesidir.

3 Rubûbiyet ve ulûhiyete âit şuûnâtı kemâl-i muvâzene ile cem‘ etmesidir.

Kur’ân’ın bu hâsiyeti beşerin eserlerinde bulunmadığı gibi, melekût cihetine geçen evliyâların ve sâir büyüklerin netâic-i fikirlerinde de bulunmamıştır. Ve eşyânın bâtınına dalmış olan İşrâkıyyûn ve âlem-i gayba nüfûz eden Rûhâniyyûnlar dahi, Kur’ân’ın bu hâsiyetini bulamamışlardır. Zîrâ onların nazarları mukayyed olduğundan, hakîkat-i mutlakayı ihâta edemezler. Bunlar ancak hakîkatin bir tarafını bulurlar. İfrât ve tefrît ile tasarrufa başlarlar. Bunun için tenâsübü bozup muvâzeneyi ihlâl ediyorlar. Meselâ:

Mütenevvi‘ cevherleri hâvî ziynetli ve kıymetli bir defineyi keşfetmek için birkaç adam denizin dibine dalarlar. Denizin dibinde araştırma yaparken, birisinin eline uzunca bir parça elmas geçer. Definenin müştemelâtını tamâmen bu gibi elmaslardan ibâret olduğuna hükmeder. Sonra arkadaşlarından başka çeşit cevherlerin bahsini işittiğinde, onların buldukları cevherlerin kendi bulduğu elmasın taşları olduklarını tahayyül eder. Diğeri kürevî bir yakutu bulur. Öteki arkadaşı da başka bir çeşidini bulur ve hâkezâ. Her birisi definenin esas müştemelâtı kendi bulduğu çeşitten ibâret olduğunu ve arkadaşlarının buldukları çeşitler de definenin zevâid ve teferruâtından olduğunu i‘tikād eder.

129

Mes’ele bu şekle girmekle muvâzene kayıp ve tenâsüb zâil olur. Sonra mes’elenin hakîkatini keşif ve îzâh için te’vîlâta ve tekellüfâta başlarlar. Hatta definenin inkârına bile zehâb eden olur.

Evet, sünnet-i seniye ile muvâzene yapılmazdan evvel, hemen meşhûdâtına i‘timâd eden İşrâkıyyûn ile mutasavvıfanın eserlerinde teemmül eden zâtlar, şu söylediğime hak verirler, bilâ-tereddüd kabûl ederler.

Arkadaş Kur’ân da o defineyi keşfetmek için o denize dalmıştır. Fakat Kur’ân’ın gözü açık olduğundan, defineyi tamâmen ihâta ederek görmüştür. Ve hakîkate uygun bir tarzda tenâsüb ve muvâzeneyi riâyet ederek kemâl-i intizâm ve ıttırâd ile hakîkati ızhâr etmiştir.

Arkadaş Nev‘-i beşerde envâen dalâlete düşen fırkaların sebeb-i dalâletleri, imamların kusurlarıdır. Evet, imamlar bâtından bahsetmişlerse de, meşhûdâtlarına i‘timâd ve iktifâ ederek tarîkten dönmüşlerdir. Ve حَفِظْتَ شَیْئًا وَغَابَتْ عَنْكَ اَشْیَٓاءُ kavline mâsadak olmuşlardır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Cenâb-ı Hakk seni ademden vücûda getirmiştir. Ve vücûdun pek çok eşkâl ve vaz‘iyetlerinden en yükseğini sana vermiştir. Ve müslim sıfatıyla insan sûretinde seni dünyaya getirmiştir. Senin mebde’-i hareketin ile son aldığın sûret arasında müteaddid vaz‘iyetlerin, menzillerin ve etvâr ve ahvâlin her birisi sana âit ni‘metler defterine kaydedilmiştir. Bu i‘tibârla, senin geçirmiş olduğun zaman şeridine elmas gibi ni‘metler dizilmiştir. O zaman şeridi tam bir gerdanlık veya ni‘metlerin envâına bir fihrist şeklini almıştır.

Binâenaleyh, geçirmiş olduğun vücûdun her menzilinde ve her vaz‘iyetinde ve her etvâr ve ahvâlinde: Nasıl bu ni‘mete vâsıl oldun? Ve ne ile müstehak oldun? Ve şükründe bulundun mu? diye yevm-i kıyâmette suâle çekileceksin. Çünki vukū‘a gelen hâller suâle tâbi‘dir. Fakat imkânda kalıp vukū‘a gelmeyen şeyler suâle tâbi‘ değildir. Senin geçirmiş olduğun ahvâl, vukūâttır. Gelecek ahvâlin ademdir. Vücûdda olan mes’ûldür. Ademde olan mes’ûl değildir. Öyle ise, mâzîde şükrünü edâ edemediğin ni‘metlerin şükrünü kazâ etmek lâzımdır.

130

İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsanı havalandırıp baş aşağı felâkete atan şöyle bir hâl var: İstihkāk nazara alınmayarak, Hakkın takdîri hakkında tefrît veya ifrât yapılır. Kuvvetine, kıymetine bakılmayarak, küçük veya büyük bir yük altına alınır gibi, gayr-i insanî hâller insanı insaniyetten düşürür. Ya zulme veya kizbe sevk eder.

Meselâ, bir fırka askerin mümessili bir neferin, bütün askerlik umûrunu bilmesi talebinde bulunmak; veya bir katre sudaki güneşin timsâlinde güneşin azametini göstermek talebinde bulunmak, en yüksek bir insafsızlıktır. Çünki vasf ile ittisâf arasında fark vardır. Meselâ katredeki timsâl, güneşin evsâfını gösterir. Ama katre o evsâf ile muttasıf olamaz.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Vücûd nev‘inde tezâhüm yoktur. Yani pek çok âlemler ve hâller vücûd sahnesinde ictimâ‘ ederler, birleşirler. Meselâ gece zamanı, duvarları camdan olan ve elektrik yanan bir odaya girdiğin vakit, âlem-i misâle bir pencere hükmünde olan camlarda pek çok menzilleri ve odaları göreceksin. Sâniyen: Odada otururken, kemâl-i suhûletle o misâlî odalarda, her çeşit tebdîl ve tağyîr ve tasarruf edebilirsin. Sâlisen: Odadaki elektrik, elektrik misâllerinin en uzağına en yakındır. Çünki o misâlî misâllerin kayyûmu odur. Râbian: Bu maddî vücûdun bir habbesi ve bir parçası, o misâlî vücûdun bir âlemini içine alabilir.

Bu dört hüküm, Vâcib ile âlem-i mümkinât arasında da cârîdir. Çünki mümkinâtın vücûdu, Vâcib’in nûrundan bir gölge olduğu cihetle, vehmî bir mertebededir. Vâcib’in emriyle vücûd-u hâricîye girer. Sâbit ve müstakar kalır. Demek mümkinâtın vücûdu bizzât hakîkî bir vücûd-u hâricî olmadığı gibi, vehmî veya zâil bir zıl de değildir. Ancak Vâcibü’l-Vücûd’un îcâdıyla bir vücûddur.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Bu güzel âlemin mâliki bulunmaması muhâl olduğu gibi, kendisini insanlara bildirip ta‘rîf etmemesi de muhâldir. Çünki insan, mâlikin kemâlâtına delâlet eden âlemin hüsnünü görüyor. Ve kendisine beşik olarak yaratılan küre-i arzda istediği gibi tasarruf eden bir halîfedir. Hatta semâ-yı dünyâda dahi aklıyla çalışıyor. Ve küçüklüğüyle ve za‘fiyetiyle beraber hârika tasarrufât-ı acîbesiyle eşref-i mahlûkāt ünvânını almıştır. Ve elinde cüz’-i ihtiyârî bulunduğundan,

131

bütün esbâb içerisinde en geniş bir salâhiyet sâhibidir. Binâenaleyh Mâlik-i Hakîkî’nin resûller vâsıtasıyla böyle yüksek, fakat gāfil abdlerine kendisini bildirip ta‘rîf etmesi zarûrîdir ki, o Mâlik’in evâmirine ve marziyâtına vâkıf olsunlar.

İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsanın vehim, faraz, hayâl duygularına varıncaya kadar bütün hâsseleri bil’âhire rücû‘ edip bil’ittifâk hakka ilticâ ettiklerini ve bâtıla hiç bir ihtimâl ve imkânın kalmadığını ve kâinâtın ancak ve ancak Kur’ân’ın îzâh ettiği şekilde bulunduğunu gördüm.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Âlem-i ziyâ, âlem-i harâret, âlem-i hava, âlem-i kehrübâ, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esîr, âlem-i misâl, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzâhame ve yer darlığı yoktur. Bu âlemlerin hepsi de ihtilâtsız, müsâdemesiz, küçük bir yerde ictimâ‘ ederler.

Kezâlik, pek geniş gaybî âlemlerin de bu küçük arzda ictimâ‘ları mümkündür. Evet, hava ve su insanın yürüyüşüne, cam ziyânın geçmesine, kesîf cisimlere bile röntgen vâsıtasıyla şuâ‘ın nüfûzuna ve akıl nûruna, melek ruhuna, demirin içine harâretin akmasına, elektrik cereyânına bir mâni‘ yoktur.

Kezâlik, bu kesîf âlemde rûhânîleri deverândan, cinnîleri cevelândan, şeytanları cereyândan, melekleri seyerândan men‘ edecek bir mâni‘ yoktur.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Göz, lâmba, şems gibi nûr ve nûrânî şeylerde cüz’î ile küllî, cüz’ ile küll, bir ile bin müsâvîdir. Evet, şemse bak Onun timsâlleriyle seyyârât, denizler, havuzlar, göller, katreler, kabarcıklar gibi bütün şeffaf şeyler kemâl-i suhûletle temessül ediyorlar.

Kezâlik, Şems-i Ezelî, şu kâinât kitabında bütün bâbları, fasılları, satırları, cümleleri, harfleri def‘aten, külfetsiz yazıyor. Ve ba‘sü ba‘de’l-mevtte dahi aynı bu suhûlet vardır. Hilkatiniz ve ba‘siniz, bir nefsin hilkat ve ba‘si gibidir diye Kur’ân-ı Kerîm emrediyor.

132

İ‘lem eyyühe’l-azîz Her şeyi tahrîk eden zerrât-ı müteharrikenin, muayyen hadlerine kadar hareket ettikten sonra tevakkuflarına ve durmalarına dikkat eden adam anlar ki, her şeyin hududunda, dâimâ harekette bulunan zerrâtı durdurup geriye çeviren bir hudûd bekçisi vardır. O zerrâtı taşmaktan men‘ ediyor. O bekçi ise muhît bir ilmin tecellîsidir ki, o tecellî kadere, kader de mikdara, mikdar da kalıba tahavvül eder. Demek her şey, içerisindeki zerrâta bir kalıbdır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Kur’ân’ın âyetleri birbirini tefsîr ettiği gibi, bu kitâb-ı âlemin de bir kısmı, diğer bir kısmını îzâh ediyor. Meselâ, maddiyât âlemi Cenâb-ı Hakk’ın envâr-ı ni‘metini cezb etmek için hakîkî bir ihtiyâç ile şemse muhtâç olduğu gibi, âlem-i ma‘neviyât dahi, rahmet-i İlâhiyenin ziyâlarını almak için şems-i nübüvvete muhtâçtır. Binâenaleyh Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvveti, şemsin kat‘iyet ve vuzûhu derecesinde kat‘î ve vâzıhtır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Zîhayatın vücûduna terettüb eden semereler, yalnız kendine, menfaatine, bekāsına, kemâline mahsûs değildir. Ancak o semerelerden bir hisse kendisine âittir. Bâkî kalan kısm-ı a‘zamı Hâlik’a râci‘dir. Zîhayata âit olan kısım uzun bir zamandan sonra husûle gelir. Hâlik’a râci‘ olan kısım ise bir anda husûle gelir. Meselâ o zîhayat, Esmâ-yı Hüsnâ’nın tecelliyâtına mazhariyetle, Hâlik’ı evsâf-ı kemâliye ile tavsîf eder. Ve lisân-ı hâliyle de Hâlik’a hamdetmiş olur.

İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsanın bir ferdi ihâta-i fikriyesiyle, aklıyla, kalbinin vüs‘atiyle bir nevi‘ külliyet kesb eder. Ve kezâ insanın bir ferdi, hilâfet husûsunda âlemin eczâsıyla şuûrca alâkadâr olduğundan, nebâtî olsun, hayvânî olsun, pek çok nev‘lerde tasarruf sâhibi bulunduğundan, nev‘ gibidir. Ve bu i‘tibârla insanın bir ferdi, nev‘ler sırasına geçer. Binâenaleyh gerek hayvanâtın, gerek semerâtın nev‘lerinde vukū‘a gelen mükerrer kıyâmetler, hevâm ve haşerâtta vücûda gelen senevî haşirler ve neşirler, insanın da her bir ferdinde cârîdir.

Hulâsa: Kur’ân’ın âyetleriyle ebnâ-yı beşer için büyük kıyâmetin geleceğine kat‘î delâletler olduğu gibi, kitâb-ı âlemin âyât-ı tekvîniyesiyle de kıyâmet-i kübrâya pek kat‘î burhânlar ve delâletler ve işaretler vardır.

133

İ‘lem eyyühe’l-azîz Kur’ân-ı Kerîm okunurken istimâında bulunduğun zaman, muhtelif şekillerde dinleyebilirsin. Şöyle ki:

1 Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm nübüvvet kürsüsüne çıkıp nev‘-i beşere hitâben Kur’ân’ın âyetlerini teblîğ ederken, kırâatini kalben ve hayâlen dinlemek için kulağını o zamana gönder. Onun fem-i mübârekinden çıkar gibi dinlemiş olursun.

2 Hazret-i Cebrâîl Aleyhisselâm’ın Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a teblîğ ederken, her iki hazret arasında yapılan teblîğ ve tebellüğ vaz‘iyetini dinler gibi ol.

3 Veya Kāb-ı Kavseyn makamında, yetmiş bin perde arkasında olan Mütekellim-i Ezelî’nin Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a söylediği tekellümünü dinler gibi hayâlî bir vaz‘iyete gir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Senin şuûr ve ilminin sana taalluku, ahvâl, levâzımât, ihtiyâcâtın nisbetindedir. Çünki sebeb ile müsebbeb, kuvvet ile amel arasında münâsebet lâzımdır. Fazla, noksân olmamalıdır. Senin sana olan şuûr ve ilminin nisbeti, Hâlik’ın sana olan nazar ve ilmine nisbetle bir kıl gibidir. Binâenaleyh pek cüz’î olan ilim ve şuûrunla, Şems-i Ezelî’nin ilim ve nazarına mukābele etmekle, gündüz ortasında, güneşin altında güneşin ziyâsıyla mübârezeye çıkan ateş böceği gibi olma.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Cenâb-ı Hakk’ın ef‘âli birbirine münâsib, âsârı birbirine müşâbih, esmâsı birbirine ayna ve ma‘kes, sıfâtı birbirine mütedâhil, şuûnâtı memzûc ise de her birisi için bir tavır, bir hâl vardır ki, maksûd-u bizzât olan o husûsî tavırdır. Sâir tavırlar ise tebeîdirler. Binâenaleyh Hâlik’ın âsârından cemâdâta baktığın zaman, azamet ve kudreti kasdederek bak. Başka isimlerin tecelliyâtını tebean düşün. Hayvanâta bakarken rahmet kasdıyla bak. Sâir tecelliyâta tebeî bir nazarla bak.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Kur’ân-ı Kerîm bütün insanlara rahmettir. Çünki her bir insanın şu hakîkî âlemden kendine mahsûs hayâlî bir âlemi olduğu gibi, herkes kendi meşrebine göre Kur’ân’dan fehim ve iktibâs ettiği, hâfızasında mevcûd, kendisine hâs bir Kur’ân vardır ki, onun ruhunu terbiye ve kalbini tedâvi eder.

134

Ve kezâ, Kur’ân-ı Kerîm’in bir meziyeti de şudur ki, bütün ulemâ ve ehl-i meşreb gibi herkes, hidâyeti için ve şifâsı için müteaddid sûrelerden ayrı ayrı âyetleri ahz edebilir. Çünki bir âyetin sâir âyât-ı Kur’âniye ile pek ince münâsebetleri ve ittisâl cihetleri vardır. Aralarında vahşilik yoktur. Bu i‘tibârla, müteaddid sûrelerden alınan âyetler küçük bir Kur’ân hükmünde olur.

İ‘lem eyyühe’l-azîz لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ cümle-i mukaddesesi, insanın zerre hâlinden insan-ı mü’min sûretine gelinceye kadar câmidiyet, nebâtiyet, hayvaniyet, insaniyet gibi geçirdiği etvâr ve ahvâline nâzırdır. Şu menzillerde insanın letâifi pek çok elem ve emellere ma‘rûzdur. Maahâzâ, bu cümlede havl ve kuvvetin müteallikleri zikredilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Binâenaleyh bu cümle teselli-bahş olup, şumûlü dâhilinde olan makamlara göre tefsîr edilebilir.

Meselâ:

1 لَا حَوْلَ عَنِ الْعَدَمِ وَلَا قُوَّةَ عَلَی الْوُجُودِ اِلَّا بِاللّٰهِ Ademden çıkıp vücûda gelmek, Allâh’ın havl ve kuvvetiyledir.

2 لَا حَوْلَ عَنِ الزَّوَالِ وَلَا قُوَّةَ عَلَی الْبَقَٓاءِ اِلَّا بِاللّٰهِ Zevâle gitmeyip bekāda kalmak, Allâh’ın havl ve kuvvetiyledir.

3 لَا حَوْلَ عَنِ الْمَضَرَّةِ وَلَا قُوَّةَ عَلَی النَّفْعِ اِلَّا بِاللّٰهِ Mazarrâtı def‘ edip menfaati celb etmek, Allâh’ın havl ve kuvvetiyledir.

4 لَا حَوْلَ عَنِ الْمَصَٓائِبِ وَلَا قُوَّةَ عَلَی الْمَطَالِبِ اِلَّا بِاللّٰهِ Musîbetten uzak olup matlûba nâil olmak, Allâh’ın havl ve kuvvetiyledir.

5 لَا حَوْلَ عَنِ الْمَعَاصٖی وَلَا قُوَّةَ عَلَی الْعِبَادَةِ اِلَّا بِاللّٰهِ Ma‘siyete düşmemek, ibâdete devam etmek, Allâh’ın havl ve kuvvetiyledir.

6 لَا حَوْلَ عَنِ النِّقَمِ وَلَا قُوَّةَ عَلَی النِّعْمَةِ اِلَّا بِاللّٰهِ Azâba ma‘rûz kalmamak, ni‘mete mazhar olmak, Allâh’ın havl ve kuvvetiyledir.

7 لَا حَوْلَ عَنِ الظُّلْمَةِ وَلَا قُوَّةَ عَلَی النُّورِ اِلَّا بِاللّٰهِ Zulmete düşmemek, nûrla tenevvür etmek, Allâh’ın havl ve kuvvetiyledir.

Ve hâkezâ, her bir makamda insanın letâifine göre takyîd ve tefsîr edilebilir.

135

[Zeylü’z-Zeyl ]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

İ‘lem eyyühe’l-azîz Bazı insanların ağzında kemiyeten az, fakat keyfiyeten pek büyük üç kelime dolaşmaktadır.

Birincisi: Her şey kendi kendine teşekkül etmiştir. İkincisi: Mûcid ve müessir esbâbdır. Üçüncüsü: Tabiat iktizâ ediyor. Bu üç kelimenin pek çok muhâlâtı hakkında yapılan beyânâtı dinle, şöyle ki:

İnsan mevcûddur. Bu mevcûd insan, birinci kelimeye nazaran hem sâni‘dir, hem masnû‘dur. İkinci kelimeye nazaran, esbâbın te’sîriyle vücûda gelmiştir. Üçüncü kelimeye nazaran, mevhûm tabiatın eseridir. Dördüncü cihet ise, hak ve hakîkatin istilzâm ettiği gibi, Allâh’ın masnûudur.

Evvelki kelimenin gayr-i mahdûd muhâlâtı:

1 O kelimenin iktizâ ettiğine göre, insanı teşkîl eden zerrelerin her birisinde hem insanın içini, hem kâinâtı görecek, bilecek bir göz, bir ilim ve sâir sıfât-ı lâzimenin bulunması lâzımdır.

2 İnsanın bedeninde zerrâttan teşekkül eden muhtelif mürekkebât adedince, matbaalarda hurûfâtı tertîb etmek için kullanılan kalıblar gibi kalıblar lâzımdır.

3 Kârgîr kemerlerin taşları gibi, her bir zerrenin arkadaşlarına hem hâkim, hem mahkûm olması lâzım gelir. Ve kezâ, o zerrelerin her birisi ötekilere hem zıd, hem misil; hem mutlak, hem mukayyed olması lâzımdır.

İkinci kelimenin muhâlâtı:

1 İnsanın me’hazi, yani insanı teşkîl eden maddeler, eczâhânelerde bulunan, ağızları mühürlü, ayrı ayrı, çeşit çeşit mütebâyin ilaçlar gibi maddelerdir. Hiç kimsenin eli dokunmaksızın ihtiyâç nisbetinde kemâl-i intizâm ve muvâzene ile o ilaçların şişelerden kendi kendine çıkıp hayatî bir ma‘cun vaz‘iyetine gelmesi mümkün ise, insanın da sâni‘siz esbâb ve mevâdd-ı câmideden sudûru mümkündür denilebilir.

136

2 Bir şeyin kemâl-i intizâm ile gayr-i mahdûd olan kör, sağır, câmid, şuûrsuz esbâbdan sudûrunun muhâliyeti nisbetinde, sâni‘siz olarak insanın da o maddelerden yapılması muhâldir. Maahâzâ, maddî esbâbın yalnız zâhire taalluku vardır. Bâtınındaki latîf, ince, garîb nakışlara ve san‘atlara nüfûzu yoktur.

3 O kelimenin iktizâsına göre, kemâl-i ittifâk ve intizâm ile ihtiyâç nisbetinde gayr-i mahsûr esbâbın bir cüz’de, bir hüceyrede ictimâ‘ları lâzım gelir. Bu ictimâ‘, âlemin eczâ ve erkânının azametiyle beraber senin elinin içine girip ictimâ‘ etmeleri demektir. Çünki insanın ustası esbâb olduğu takdîrde, âlemin bütün eczâ ve erkânı insan ile alâkadâr olduğuna göre, insanın yapılışında âlemin eczâ ve erkânı âmil ve usta olmaları lâzım gelir. Zîrâ bir usta, yaptığı şeyin içerisinde bulunduktan sonra yapabilir. O hâlde insanın bir hüceyresinde âlemin eczâsı ictimâ‘ etmelidir. Bu öyle bir muhâldir ki, muhâllerin en mümteniidir.

Üçüncü kelimenin muhâl ve butlânı ise:

Evet, tabiatın iki ciheti vardır. Biri zâhirîdir, diğeri bâtınîdir. Zâhirî ciheti ehl-i gaflet ve dalâletçe hakîkat zannedilmiştir. Bâtınî ciheti ise san‘at-ı İlâhiye ve sıbga-i Rahmâniyedir. Tabiata ilâveten iddiâ edilen kuvvet ise, Hâlik-ı Hakîm-i Alîm’in cilve-i kudretidir. Ehl-i gafletin sâni‘ olarak telakkî ettikleri tabiata cenâh olarak yapıştırdıkları kör tesâdüf ve ittifâk ise, dalâletten neş’et eden ızdırâr netîcesinde şeytanların ihtirâ‘ ettikleri hezeyanlardır.

Çünki müteaddid eserlerimde kat‘î sûrette isbat edildiği gibi, hârikaların hârikası olan şu san‘at, ancak ve ancak bütün evsâf-ı kemâliye ile muttasıf bir Habîr ve Basîr’in yed-i kudretinden çıkmamış ise, şu kesîf, câmid, mukayyed, miskîn, mümkünün eliyle mi şu kâinâta giydirilen gömlek yapılmıştır? Yoksa âlemlere giydirilen şu güzel teşkîlleri, nakışları baûdalar mı veya kaplumbağalar mı yapmıştır? Hâşâ, sümme hâşâ

Evet, insanda ve her şeyde, Sâni‘-i Ezelî’nin masnûu olduklarına dâir mevcûdâtın adedince şâhidler vardır. Meselâ:

1 Kâinâttır. Evet, kâinâtın ihtivâ ettiği bütün zerrât ve mürekkebâtın her birisi, elli beş lisân ile Sâni‘-i Ezelî’ye şehâdet etmektedir.

137

2 Kur’ân’dır. Kur’ân, bütün enbiyâ ve evliyâ ve muvahhidînin kitaplarıyla, sahîfe-i kevn ü vücûddan yaratılan îcâdî ve tekvînî âyetler, Hâlik’ın hallâkiyetine âdil şâhidlerdir.

3 Mahlûkātın reîsi ve resûlü, bütün enbiyâ ve evliyâ ve melâike ile birlikte, her şeyin sâni‘i Allâh olduğunu i‘lân edip şehâdet ediyorlar.

4 İns ve cin tâifeleri envâen ihtiyâcât-ı fıtriyeleriyle Allâh’ın varlığına şâhiddirler.

5 Ulûhiyet ve hallâkiyetin Allâh’a mahsûs ve münhasır olduğuna Allah da şehâdet ediyor.

Arkadaş San‘atın vücûh-u selâse-i mezkûre ile îcâdı gayr-i mümkinedir. Hakkın istilzâm ettiğine nazaran, Vâcib’e olan isnâdî mes’elesi ise, semeredâr bir ağaç mes’elesi gibidir. Şöyle ki: Ağacın o meyveleri ya vahdete isnâd edilir. Yani neşv ü nemâ kanunuyla ağacın kökünden, kök de çekirdekten, çekirdek de evâmir-i tekvîniyeyi temessülden, evâmir-i tekvîniyede Kün emrinden, “Kün emri dahi Vâhid-i Vâcib’den sâdır olmuştur.

O vakit o ağaç bütün eczâsıyla, yapraklarıyla, dallarıyla, meyveleriyle yaratılış kolaylığında bir meyve-i vâhide hükmünde olur. Çünki vahdete nisbeten, küçük bir meyve ağacıyla pek büyük ve çok meyveli bir ağaç arasında fark yoktur. Bu adem-i fark, vahdette suhûletle yüsür olduğundan, kesrette suûbetle usrün bulunduğundan neş’et etmiştir.

Eğer kesrete isnâd edilirse, her bir meyve, her bir çiçek, her bir yaprak, her bir dal, tam bir ağacın vücûda gelmesine lâzım olan bütün âlât ve cihâzât, esbâb vesâireye ihtiyâç gösterecektir. Çünki küllün numûnesi cüz’de bulunur. O külle ne lâzımsa bu cüz’e de lâzımdır. Mes’ele bu iki şıktan hâriç değildir. Biri vâcibdir, diğeri mümteni‘dir.

Hulâsa: Bir hüceyrenin vücûda gelmesi, kendisine isnâd edilirse, kâinâtı muhît olan sıfatlar, hüceyrenin kendisinde bulunması lâzımdır. Esbâba isnâd edilirse, âlemdeki bütün esbâbın o hüceyrede ictimâ‘ları lâzımdır. Hâlbuki sineğin iki eli sığmayan bir hüceyre, iki ilâhın tasarrufuna mahal olabilir mi? Hâşâ

Maahâzâ, hüceyreden tut, tâ âleme kadar her bir şeyin bir nevi‘ vahdeti vardır. Öyle ise Sâni‘ de vâhid olacaktır. Çünki vâhid, ancak vâhidden sudûr eder. Ve kezâ, bir habbe şemsi ziyâsıyla, rengiyle, tecellî sûretiyle içine alabilir.

138

Fakat masdariyet i‘tibâriyle, bir habbe iki habbeyi içine alıp onlara masdar olamaz. Ve kezâ, vücûd-u hâricî vücûd-u misâlîden daha sâbit, daha muhkemdir. Vücûd-u hâricîden bir nokta, vücûd-u misâlîden bir dağı içine alabilir. Kezâlik, vücûd-u vücûbî daha kavî, daha râsih, daha sâbittir. Belki de vücûd-u hakîkî ve vücûd-u hâricî ondan ibârettir.

Binâenaleyh ilm-i muhît-i ezelîden temessül eden imkânî vücûdlar, vücûb-u vücûdunun tecelliyât-ı nûriyelerine ayna ve ma‘kestirler. Öyle ise, ilm-i ezelî imkânî vücûdlara ayna olduğu gibi, imkânî vücûdlar da vücûd-u vücûbîye aynalardır. Sonra o imkânî vücûdlar, ilm-i ezelîden vücûd-u hâricîye intikāl etmişlerse de, vücûd-u hakîkî mertebesine vâsıl olmamışlardır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Kevn ve vücûd sahasında durup, ahvâl-i âleme dikkat eden adam, hadsî bir sür‘atle anlar ki, te’sîr ve fâiliyet latîf, nûrânî, mücerred olan şeylerin şe’ni olduğu gibi; infiâl, kābiliyet, teessür de maddî, kesîf, cismânî şeylerin hâssasıdır. Evet, misâl olarak semâdaki nûr ile yerdeki şu kocaman dağa bak O nûr semâda iken ziyâsıyla yerde iş görür, fa‘âliyettedir. O dağ ise, azametiyle beraber fa‘âliyetsiz, yerinde oturuyor. Ne bir te’sîri var ve ne de bir fiili var.

Ve kezâ, eşyâ arasında vukū‘a gelen fiillerden anlaşılıyor ki, hangi bir şey latîf ve nûrânî ise, sebeb ve fâil olmaya kesb-i liyâkat eder. Kesâfeti nisbetinde de infiâl ve müsebbebiyet mertebesine yaklaşıyor. Bundan anlaşılıyor ki, esbâb-ı zâhiriyenin Hâlik’ıyla, müsebbebâtın Hâlik’ı, ancak ve ancak Nûru’l-Envâr olan Sâni‘-i Ezelî’dir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Tefekkür gafleti izâle eder. Dikkat, teemmül, evhâm-ı zulümâtı dağıtır. Lâkin nefsinde ve bâtınında ve husûsî ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman, derinden derine, tafsîlât ile tedkîkāt yap. Fakat âfâkî ve hâricî ve umûmî ahvâlâtı teemmül ettiğin vakit, sathî ve icmâlî düşün, tafsîlâta geçme. Çünki icmâlde ve fezlekede olan kıymet ve güzellik, tafsîlâtda yoktur. Hem de âfâkî tefekkür, dipsiz denize benzer. Sâhili yoktur. İçine dalma, boğulursun.

139

Arkadaş Nefsî tefekkürü tafsîlâtlı, âfâkî tefekkürü ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdîrde, kesret, fikrini dağıtır. Evhâm, seni havalandırır, enâniyetin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalb eder. İşte insanları dalâlete îsâl eden kesret yolu budur.

İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsan ne kadar câhil ve gāfildir Ne kadar yolunu şaşırmış Nefsine zarar veriyor. Evet, insan dokuz cihette menfaati muhakkak olan ve yalnız bir cihette mevhûm zararı bulunan bir hayr-ı azîmi terk ediyor, dalâleti irtikâb ediyor. Evet, sofestâînin bir şübhesi yüzünden, binlerle menfaat delîlleri olan hidâyeti terk ediyor. Hâlbuki insan çok vehhâm ve ihtiyâtlı olduğuna nazaran, dünyevî bir işinde onda bir zarar ihtimâli varsa, ictinâb eder. Âhiret işi olursa, onda dokuz zarar ihtimâli olduğu hâlde ictinâb etmez. İşte cehâlet bu kadar olur.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Rûh-u insanî, gayr-i mütenâhî ihtiyaçlara giriftârdır. Gayr-i mütenâhî elemlere mahaldir. Gayr-i mahsûr lezzetlere iştihâlıdır. Gayr-i mahdûd âmâli beslemektedir. Hatta kalbin dalâletiyle beraber ruhundan fışkıran şefkat, gayr-i mütenâhî elemleri tazammun ediyor. Binâenaleyh, Ben neyim Ve ne kıymetim var ki, benim için kıyâmet kopsun, mîzân vaz‘ edilsin, hesab görülsün? demeye hakkın yoktur.

Ey kemâl-i gurûr ile dalâlet kürsüsünde oturan insan Hayatına mağrûr olma. Zîrâ o hayat, bir muğālata ile kāimdir. Şöyle ki: O kürsüde oturan dâll, zevâl ve fenânın dehşetini düşünüp korktuğu zaman, saâdet-i ebediye ihtimâline kaçar. Ve tekâlîf-i dîniyenin terkinden, âhiretin olmayacağı ihtimâline kaçar. Bu mağlata ile iki elemden kurtulur. Lâkin kısa bir zamanda ölüm gelir, düğüm açılır. Hakîkat ortaya çıkar. Ne birinci ihtimâl elemini izâle eder; ve ne de ikinci ihtimâl yükünü tahfîf eder.

Ve kezâ, musîbet taammüm ettiğinde, elem hafîf olur. Ben de emsâlim gibiyim der. Yine yük altından kaçar. Fakat musîbet âmm olduğunda, elemi muzâaf olur. Hem kat kat ziyâde olur. Çünki kendisi gibi, sevdiği akrabası, ahbâbı da o musîbete dâhildir. Çünki insanın rûhu ebnâ-yı cinsiyle alâkadârdır. Gamları ne kadar olursa, o kadar da elemleri fazla olur.

140

Ey şekk cebhesinde, gaflet gölgesinde istirâhate çekilen bîçâre insan Gaflet serinliğinde, şekk içinde zevk ettiğin lezzeti lezzet sayma. O zehirli baldır. Az bir zaman sonra cehennemî bir azâba inkılâb edecektir.

Eğer sen, âlâmın lezâize, nârın nûra inkılâb etmesi emelinde isen, evkāt-ı hamsede rükû‘ ve sücûd kancasıyla gururun hortumunu bük, sık, başını kır. Onun yerine kalbine îmânı doldur. Sonra âyâtı tefekkür ile tââte devam et ki, şekk ve gaflet perdeleri yırtılsın. Hidâyetten bulduğun necât halâvetiyle münâcât lezzeti ortaya çıksın.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Ubûdiyette ancak teslîmiyet vardır. Tecrübe ve imtihân yoktur. Çünki seyyid ve efendi, abdini ve hizmetkârını tecrübe ve imtihân edebilir. Fakat abd, seyyidini imtihân etmek salâhiyetinde değildir. Ve kezâ, insan Rabbisini ve Hâlik’ını tecrübe edemez.

[On Yedinci Lem‘a]

[Mütercimin bir İfâdesi]

Bu Zehre Risâlesi, Mesnevî-i Arabî’nin çok mühim bir risâlesidir. Her ne kadar tercüme etmeye çalıştımsa da, müellifin, vaktiyle Nûr Şâkirdlerinin ricâkârâne ısrarları üzerine yaptığı tercümeyi aynen derc etmeyi daha münâsib gördüm. Risâle-i Nûr’un On Yedinci Lem‘ası nâmını alan bu risâle ile Arabî Zehre Risâlesi arasında bir icmâl ve tafsîl, takdîm ve te’hîr farkı vardır.

Mütercim

Abdülmecîd

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç