MESNEVÎ-İ NÛRİYE

77

[Kur’ân-ı Kerîm’in deryâ-yı kebîrinden ]

[Bir Habâb]

خُدَایِ پُرْكَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْرَا مٖی خَرَدْ اَزْ تُو

بَرَایِ تُو نِكَهْ دَارَدْ بَهَایِ بٖی كِرَانْ دَادَە

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

(اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ )

İ‘lem, ey zikreden ve namaz kılan kardeş

Senin اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ gibi mübârek kelimelerle i‘lân ettiğin bir hüküm ve iddiâ ettiğin bir da‘vâ ve işhâd ettiğin bir i‘tikād, lisânından çıkar çıkmaz milyonlarla mü’minlerin tasdîk ve şehâdetlerine iktirân eder.

Ve kezâ, İslâmiyet’in hak ve hakîkat olduğuna ve hükümlerinin doğru ve sâdık olduğuna delâlet eden bütün delîller, şâhidler, burhânlar, senin o da‘vân ve o i‘tikādın hak olduğuna delâlet ederler.

Ve kezâ, söylediğin o mübârek ve mukaddes kelâmlara pek büyük yümünler, feyizler ve bereketler taraf-ı İlâhîden terettüb eder.

Ve kezâ, cumhûr-u mü’minîn ve muvahhidînin o kelimât-ı mübârekeden kalben zevk ettikleri mâu’l-hayatı ve şarâb-ı cenneti, o mukaddes maşrabalardan sen de içersin.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Kavâid-i usûliyedendir ki, bir mes’ele hakkında isbat edenin sözü, nefyedenin sözüne müreccahtır. Çünki isbat edenin yardımcıları vardır. Sözünde kuvvet olur. Nefyedenin yardımcısı olmadığından tek kalır. Sözünde kuvvet olmaz. Hatta bin adam bir şeyi nefyederse, bir adam gibidir. Bin adam da isbat ederse, isbat edenlerin her birisi bin adam olur. Çünki hepsi bir şeye bakıyorlar ve bir noktaya parmak basıyorlar, birbirini takviye ediyorlar. Nefyedenler birbirini takviye edemiyorlar. Her birisi teker teker kalırlar.

78

Meselâ, bin pencereden bir yıldızı görüp isbat eden bin adamın her birisi ötekisine yardımcı olur. Birbirinin sözlerini takviye ederler. Çünki o bin adam, parmakla işâret eder gibi o şeyi isbat ediyorlar. Nefyedenler öyle değildir. Çünki nefiy için sebeb lâzımdır. Sebebler de ayrı ayrı olur. Meselâ kimi, "Gözümde za‘fiyet var, göremedim" der. Kimi, "Evimizde pencere yok" der. Kimi, "Soğuktan başımı kaldıramadım" der ve hâkezâ. Her birisi nefyine ve müddeâsına ayrı bir sebeb gösterdiğinden, kendilerince yıldızın bulunmaması, nefsül’emirde yıldızın bulunmamasına delâlet etmez. Birbirine yardımcı olamazlar.

Binâenaleyh bir mes’ele-i îmâniyenin nefyi hakkında ehl-i dalâletin ittifâkları, haber-i vâhid hükmündedir. Te’sîri yoktur. Ama ehl-i hidâyetin mesâil-i îmâniyede olan sözleri, her birisi ötekisine yardımcıdır, birbirini takviye eder.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Bir küll ne şeye muhtâç ise, cüz’ü de ona muhtâçtır. Meselâ bir şecerenin meydana gelmesi için ne lâzım ise, bir meyvenin vücûduna da lâzımdır. Öyle ise, meyvenin Hâlik’ı olan, şecerenin de Hâlik’ı olur. Hatta arzın ve şecere-i hilkatin de Hâlik’ı, o Hâlık olacaktır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz İki tarafı birbirinden gāyet uzak bir mes’ele var ki, her bir tarafı bir çekirdek gibi sünbül vermiştir, ağaç olmuştur, dal budak salmıştır. Böyle bir mes’ele üzerine şükûk ve evhâmın konmaması lâzımdır. Çünki bir çekirdek diğer çekirdekle, çekirdek olarak toprak altında kaldıkları müddetçe iltibâs edilebilir. Ama ağaç olduktan ve meyve verdikten sonra şekk edersen, bütün meyveler senin aleyhinde şehâdet ederler. Eğer Bu başka çekirdektir diye tevehhüm etsen, kezâ o ağacın bütün meyveleri seni tekzîb ederler. Elma ağacına inkılâb etmiş bir çekirdeği, hanzale ağacının çekirdeği farz etmek, ancak tevehhümle mümkündür. Veya bütün elmaların hanzaleye tebdîl edilmiş olmasıyla mümkündür ki, bu da muhâldir.

Binâenaleyh, nübüvvet öyle bir çekirdektir ki, İslâmiyet şeceresi bütün semerâtıyla ve çiçekleriyle o çekirdekten çıkmıştır. Kur’ân dahi seyyâr yıldızları meyveleri yapan bir güneş gibi, İslâmiyet’in on bir rüknünü intâc etmiştir. Acaba bu cihan-bahâ semerelere bakıp gördükten sonra, çekirdeğinde şübhe ve tereddüd yeri kalır mı? Hâşâ ve kellâ

79

İ‘lem eyyühe’l-azîz Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder. Semâlarda tayerâna başlar. Âfâk-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini ve kemâlâtını ve terakkıyâtını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şübhe yoktur. Binâenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bidâyet-i hayatına maddî ve sûrî ve sathî bir nazarla bakan bir adam, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şahsiyet-i ma‘neviyesini idrâk edemez. Ve derece-i kıymetine vâsıl olamaz ve ulaşamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve ahvâl-i zâhirisine ince bir kışır, nâzik bir kabuk nazarıyla bakmalıdır ki, o kışır içerisinden iki âlemin güneşi, şecere-i tûbâ gibi şecere-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm çıkmıştır. Feyz-i İlâhî ile sulanmış ve fazl-ı Rabbânî ile tekâmül etmiştir.

Binâenaleyh, Nebiyy-i Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mebde’-i hayatına âit ahvâl-i sûriyesinden zaîf bir şey işitildiği vakit, üstünde durmamalıdır. Derhâl başını kaldırıp, etrâf-ı âleme neşrettiği nûrlara bakmalıdır.

Maahâzâ, Peygamber-i Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mebde’-i hayatına şekk ve şübhe ile bakan adam, her hâlde masdar ile mazharı, menba‘ ile ma‘kesi, zâtı ile tecellî aralarını fark edememiş, bu yüzden şübheye düşmüştür.

Evet, Nebiyy-i Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm tecelliyât-ı İlâhiyeye mazhar ve ma‘kestir. Masdar ve menba‘ değildir. Çünki o Zât asm, yalnız abddir. Ve ibâdetçe herkesten ileridir. Demek bu kadar görünen terakkıyât-ı kemâlât, onun zâtî malı değildir. Ancak Rahmân-ı Rahîm tarafından verilen tecellîlerdir.

Evvelce beyân edildiği gibi, hiç bir şey hiç bir zerreye bile ma‘nâ-yı ismiyle masdar olamaz. Ama bir zerre, ma‘nâ-yı harfiyle semânın yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gaflet ile o zerrenin masdar olduğu zannedilerek bakıldığından, san‘at-ı İlâhiyeyi tâğūtî bir tabiata mal ederler.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Duâlar, tevhîd ve ibâdetin esrârına numûnedir. Tevhîd ve ibâdette bilinmesi ve i‘tikād edilmesi lâzım olduğu gibi; duâ eden kimse de, kalbinde dolaşan arzu ve isteklerini Cenâb-ı Hakk’ın işittiğine ve vermeye kādir olduğuna i‘tikād etmelidir. Bu i‘tikād Allâh’ın her şeyi bildiğini ve her şeye kādir olduğunu istilzâm eder.

80

İ‘lem eyyühe’l-azîz Şu âlemi ziyâlandıran şemsin, bir sineğin gözüne tecellî ile girip ışıklandırması mümkündür. Fakat ateşten bir kıvılcımın o sineğin gözüne girip tenvîr etmesi mümkün değildir. Çünki kıvılcım gözü patlatır.

Kezâlik, bir zerre, Şems-i Ezelî’nin tecellîsine mazhar olur, fakat Müessir-i Hakîkî’ye zarf olamaz.

İ‘lem ey mağrûr, mütekebbir, mütemerrid nefis Sen öyle bir za‘fiyet ve aczlik, fakirlik ve miskinlik gibi hâllere mahalsin ki, ciğerlerine yapışan ve çok büyütüldükten sonra ancak görülebilen bir mikroba mukāvemet edemezsin. Çünki o mikrop seni her vakit yere serer, öldürür.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Hardale ta‘bîr edilen bir darı habbesi hükmünde olan kuvve-i hâfızanın ihâta ettiği meydanda gezintiler yapılırken, o hardale kadar kuvve-i hâfıza o kadar büyük bir sahrâya inkılâb eder ki, gezmekle bitmez bir şekil alır. Acaba o hardalenin içindeki meydanı bitiremeyen, o hardalenin dâiresini ne sûretle bitirecektir? Aklın nazarında hardalenin vaz‘iyeti böyle olsa, aklın gezdiği dâire nasıldır? Akıl da dünyayı yutar. Fesübhânallâh Cenâb-ı Hakk hardaleyi akıl için dünya gibi yapmış. Dünyayı da akıl için hardale gibi yapmıştır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsanların en büyük zulümlerinden biri de şudur ki, büyük bir cemâatin mesâîsine terettüb eden hasenâtı netice veren semerâtı bir şahsa isnâd ederler. Ve ona mal ederler. Bu zulümde bir şirk-i hafî vardır. Çünki bir cemâatin cüz’-i ihtiyârîleriyle kesb ettikleri mahsûlâtı bir şahsa atfetmek, o şahsın, îcâd derecesinde hârikulâde bir kudrete mâlik olduğuna delâlet eder. Hatta eski Yunanlıların, Vesenîlerin âliheleri, böyle zâlimâne tasavvurât-ı şeytâniye mahsûlüdür.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Zikreden adamın feyz-i İlâhîyi celb eden muhtelif latîfeleri vardır. Bir kısmı kalb ve aklın şuûruna bağlıdır. Bir kısmı da şuûrsuzdur. Yani şuûrlara tâbi‘ değildir. مِنْ حَیْثُ لَا یَشْعُرُ husûle gelir. Binâenaleyh gafletle yapılan zikirler dahi feyizden hâlî değildir.

81

İ‘lem eyyühe’l-azîz Cenâb-ı Hakk insanı pek acîb bir terkîbde halketmiştir. İnsanın kesret içinde vahdeti, terkîb içinde besâtatı, cemâat içinde ferdiyeti vardır. İhtivâ ettiği a‘zâ, havâs ve letâifin her birisi için müstakil lezzetler ve elemler olduğu gibi; aralarında görülen sür‘at-i teâvün ve imdâddan anlaşıldığı üzere, her birisi arkadaşlarının lezzetlerinden, elemlerinden ve teessürâtlarından hisselerini alıyorlar. Bu hilkat sâyesinde, insan eğer ubûdiyet yoluna giderse, bütün lezzetlerin, ni‘metlerin, kemâlât nev‘lerinin birer kısımlarına mazhar olmaya şâyândır. Ve kezâ, enâniyet yolunu ta‘kîb ederse, çeşit çeşit elemlere ve azâblara mahal olmaya müstehaktır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Kelime-i tevhîdin tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları ve ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihâz ettiği mahbûblarından yüzünü çevirtmektir. Maahâzâ, zâkir olan zâtta bulunan hâsse ve latîfelerin ayrı ayrı tevhîdleri olduğuna işâret olduğu gibi, o hâsse ve latîfelerin de kendilerine münâsib şerîkleriyle olan alâkalarını kesmek içindir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsanın bir akrabasına okuduğu bir Fâtiha-i Şerîfe’den hâsıl olan sevâbdan istifâde etmekte, bir ile bin müsâvîdir. Nasıl ki ağızdan çıkan bir lafzın işitilmesinde, bir ferd ile bir cemâat bir olur. Çünki latîf şeyler, matbaa gibidir. İstinsâh edilen bir kelimeden binler kelime çıkar. Ve kezâ, nûrânî şeylerde vahdet ile beraber tekessür olduğuna işârettir. Yani nûrânî bir şeyden hâsıl olan sevabtan istifâde cihetinde, bir rûh ile binler rûh müsâvî bulunduğuna ve okunan bir Fâtiha-i Şerîfe’nin hâsıl olan sevabının hediye edilmesinde, bir rûh ile binler rûh bir olduğuna ve sevabının her bir rûha aynen vâsıl olacağına bir işârettir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Nebiyy-i Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm’a verilen Makam-ı Mahmûd, İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzî‘ edilen lütuflar, feyizler, ni‘metler o sofradan akıyor. Resûl-ü Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm’a okunan salavât-ı şerîfeler, o sofraya edilen da‘vete icâbettir. Ve kezâ, salavât-ı şerîfeyi getiren adam, Zât-ı Peygamberî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı bir sıfatla tavsîf ettiği zaman, o sıfatın nereye taalluk ettiğini düşünsün ki, tekrar tekrar salavât getirmeye şevki olsun.

82

İ‘lem ey dîn âlimi “Ücretim az, ilmime rağbet yok” diye mahzûn olma. Çünki mükâfât-ı dünyeviye ihtiyaca bakar. Kıymet-i zâtiyeye bakmaz. Meziyet-i zâtiye ise, mükâfât-ı uhreviyeye nâzırdır. Öyle ise, zâtî olan meziyetini mükâfât-ı uhreviyeye sakla. Birkaç kuruşluk dünya metâına satma.

İ‘lem, ey hitâbet-i umûmiye sıfatı ile ve gazete lisânıyla konferans veren muharrir Senin kendi nefsini aşağı göstermeye ve nedâmet edip kusûrlarını i‘lân etmeye hakkın var. Fakat şeâir-i İslâmiyeye zıd ve muhâlif olan herzelerle İslâmiyet’i lekelendirmeye kat‘iyen hakkın yok.

Seni kim tevkîl etmiştir? Fetvâyı nereden alıyorsun? Hangi hakka binâen milletin nâmına, ümmetin hesabına, İslâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalâletini neşir ve i‘lân ediyorsun? Milleti ve ümmeti kendin gibi dâll zannetme. Dalâletini kime satıyorsun? Burası İslâm memleketidir. Yahûdî memleketi değildir. Cumhûr-u mü’minînin kabûl etmediği bir şeyi gazete ile i‘lân etmek, milleti dalâlete da‘vettir. Hukuk-u ümmete tecâvüzdür. Bir adamın hukukuna tecâvüze cevâz-ı kanunî olmadığı hâlde, koca bir milletin, belki âlem-i İslâm’ın hukukuna hangi cesâretle tecâvüz ediyorsun? Sus Ağzını kapat

İ‘lem eyyühe’l-azîz Kâfirlerin müslümanlara ve ehl-i îmâna ve ehl-i Kur’ân’a düşman olmaları, küfrün iktizâsındandır. Çünki küfür îmâna zıddır. Maahâzâ, Kur’ân, kâfirleri ve âbâ ü ecdadlarını i‘dâm-ı ebedî ile mahkûm etmiştir.

Binâenaleyh müslümanlarla ülfet ve muhabbetleri mümkün olmayan kâfirlere muhabbet boşa gider. Onların muhabbetiyle karşılaşılamaz. Onlardan meded beklenilemez. Ancak onlara karşı حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ diye Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmek lâzımdır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Kâfirlerin medeniyeti ile mü’minlerin medeniyeti arasındaki fark şudur:

Birincisi: Medeniyet libâsını giymiş korkunç bir vahşettir. Zâhirî parlar, bâtını yakar; dışı süs, içi pis; sûreti me’nûs, sîreti ma‘kûs bir şeytandır.

İkincisi: Bâtını nûr, zâhirî rahmet; içi muhabbet, dışı uhuvvet; sûreti muâvenet, sîreti şefkat, câzibedâr bir melektir.

83

Evet, mü’min olan kimse, îmân ve tevhîd iktizâsıyla, kâinâta bir mehd-i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlûkātı, bilhassa insanları, bilhassa müslümanları birbiriyle bağlayan ipi de ancak uhuvvettir. Çünki îmân, bütün mü’minleri bir babanın cenâh-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addeder.

Küfür ise, öyle şedîd bir burûdettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır. Ve bütün eşyâda bir nevi‘ ecnebîlik tohumunu eker. Ve her şeyi her şeye düşman yapar. Evet, hamiyet-i milliyelerinde bir uhuvvet varsa da muvakkattir. Bu uhuvvet de, ezelî ve ebedî iftirâk ve firâk ile muttasıl ve mahdûddur. Ama kâfirlerin medeniyetinde görülen mehâsin ve yüksek terakkıyât ve sanâyi‘ ise, bunların tamâmen medeniyet-i İslâmiyeden ve Kur’ân’ın irşâdâtından ve edyân-ı semâviyeden in‘ikâs ve iktibâs edildiği, Lemeât ile Sünûhât nâmındaki eserlerimde istenildiği gibi îzâh ve isbat edilmiştir.

(فَرَاجِعْهُمَا تَرٰی فٖیهِمَٓا اَمْرًا عَظٖیمًا تَغَافَلَ عَنْهُ النَّاسُ)

İ‘lem eyyühe’l-azîz Mesâil-i dîniyeden olan ictihâd kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni‘ vardır.

Birincisi: Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapılar açmak, hiç bir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücûmunda ta‘mîr için duvarlarda delikler açmak, gark olmaya vesîledir. Öyle de, şu münkerât zamanında ve âdât-ı ecânibin istîlâsı ânında ve bid‘aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahrîbâtı hengâmında, ictihâd nâmıyla kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriblerin girmesine vesîle olacak olan delikler açmak, İslâmiyet’e cinâyettir.

İkincisi: Dinin zarûriyâtı ki, ictihâd onlara giremez. Çünki kat‘î ve muayyendirler. Hem o zarûriyât, kūt ve gıda hükmündedirler. Şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti onların ikāmesine ve ihyâsına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyet’in nazariyât kısmında ve selefin ictihâdât-ı sâfiyâne ve hâlisânesiyle bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu hâlde, onları bırakıp, heveskârâne yeni ictihâdlar yapmak, İslâmiyet’e bid‘akârâne bir hıyânettir.

Üçüncüsü: Her zamanın insanlarınca kıymetli addedilen ve efkârı celb eden câzibedâr bir metâ‘ mergūb olur. Meselâ, bu zamanda en rağbetli ve en iftihârlı olan, siyâsetle iştigāl ve dünya hayatını te’mîn etmektir.

84

Selef-i sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergūb metâ‘, Hâlik-ı semâvât ve arzın marziyâtlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbât etmek ve nûr-u nübüvvet ve Kur’ân ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saâdet-i ebediyeyi kazandırmak ve vesâilini elde etmek idi. Bu i‘tibârla o zamanlarda bütün fikirler, kalbler, rûhlar marziyât-ı İlâhiyeyi bilmeye ve öğrenmeye müteveccih idi. Bunun için isti‘dâd ve iktidârı olanlar, o zamanlarda vukū‘a gelen ahvâlden ve vukūâttan ve muhâverâttan ders alırlardı. Ve ictihâdlara zemîn teşkîl eden yüksek isti‘dâdlar vücûda gelirdi.

Şimdi ise, fikirlerin ve kalblerin teşettütü, inâyet ve himmetlerin za‘fiyeti, insanların siyâset ve felsefeye ibtilâ ve rağbetleri yüzünden bütün isti‘dâdlar fünûn-u hâzıraya ve hayât-ı dünyeviyeye müteveccihtir. Ahkâm-ı dîniyeye sarf edilecek müstakîm bir ictihâd yoktur.

Dördüncüsü: İctihâd kapısından İslâmiyet’e girip mesâili genişlendirmeye meyleden adamın maksadı, zarûriyâta imtisâl ile takvâ ve kemâle mazhariyet ise, çok güzeldir. Ama zarûriyâtı terk eden ve hayât-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercîh eden adam ise, onun ictihâda meyli, meylü’t-tahrîbdir. Teklîften çıkıp kaçmak için bir yol bulmaktır.

Beşincisi: Her şeyin ve her hükmün vücûda gelmesi bir illete binâen olduğu gibi, bir maslahata dahi tâbi‘dir. Fakat maslahat illet değildir. Ancak tercîh edici bir hikmettir. Bu zamanın efkârı, bizzât saadet-i dünyeviyeye müteveccihtir. Şerîatın nazarı ise, bizzât saadet-i uhreviyeye müteveccihtir. Hem bi’t-tab’ dünyaya da nâzırdır. Çünki dünya âhirete vesîledir.

Umûmî bir beliyye olan ve nâsın mübtelâ olduğu çok işler var ki, zarûriyâttan olmuştur. O gibi işler sû’-i ihtiyâr ile gayr-i meşrû‘ meyillerden doğmuş olduklarından, mahzûrâtı ibâha eden zarûriyâttan değildir. Ve ruhsât ve müsâade-i şer‘iyenin şumûlüne dâhil olamaz. Meselâ bir adam, sû’-i ihtiyârıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse, hâl-i sekirde yaptığı tasarrufâtta ma‘zur olamaz. Bu zamanda bu gibi ictihâdlar semâvî değil, ancak arzî ictihâdlardır. Bu gibi ictihâdlarla Hâlik-ı semâvât ve arzın hükümlerinde yapılan tasarrufât merdûddur.

Meselâ bazı gāfiller, hutbenin Türkçe okunmasını istihsân ediyorlar. Halkın, bilhassa siyâsî ahvâlden haberleri olsun istiyorlar. Hâlbuki bu gibi siyâsî ahvâl yalandan, hileden, şeytânî fikirlerden hâlî değildir. Hutbe makamı ise, ahkâm-ı İlâhiyenin teblîği için ittihâz edilmiş bir makamdır.

85

Suâl?: Avâm-ı nâs Arabî’den haberdâr değildir, fehmedemezler.

Elcevab: Avâm-ı nâs, zarûriyât ve müsellemât-ı dîniyeye muhtâçtır. Ve hutbe makamı da bu gibi hükümlerin teblîği içindir. Bu hükümler kisve-i Arabiye içinde tafsîlen değilse de, icmâlen avâm-ı nâsa ma‘lûmdur ve ma‘rûftur. Maahâzâ, lisân-ı Arabîde bulunan şehâmet, yükseklik, meziyet, satvet diğer lisânlarda yoktur.

İ‘lem, ey gaflete bürünmüş, sağır ve kör olarak zulmetler içinde esbâba ibâdet eden ahmaklar Cenâb-ı Hakk’ın vücûb-u vücûduna ve vahdetine, kâinâtın ve mürekkebât ve zerrâtının elli beş vecihle yaptıkları şehâdetlerin bir vechini yazacağım. Şöyle ki:

Eşyânın îcâdı, gerek nefislerine ve gerek esbâba olan isnâdı, hayret ve istiğrâbı mûcibdir. Bu da red ve inkârı îcâb eder. Bu dahi dalâletleri intâc eder. Bu hâl ise ızdırâbât-ı rûhiye ve teşevvüşât-ı akliyeye sebeb olur. Bu da rûhları ve akılları firar ettirmekle, Vâcibü’l-Vücûd’a ilticâ etmeye mecbûr eder. Zîrâ her müşkilât, onun kudretiyle hallolur. Ve açılmaz düğümler, onun irâdesiyle açılır. Ve kalbler onun zikriyle mutmain olur.

Bu hakîkati şöyle bir muvâzene ile îzâh edeceğim. Şöyle ki: Mevcûdâtın fâili, yani eşyâyı vücûda getiren, ya vâcibü’l-vücûd ve vâhiddir. Veyâhûd mümkün ve kesîrdir. Fâil, vâcib ve vâhid olduğu takdîrde, ne külfet var, ne de garâbet var. Olsa bile vehmî olur. Esbâba isnâd edildiği takdîrde, külfet ve garâbet vehmîlikten çıkar. Kat‘î ve hakîkî bir şekilde tahakkuk eder. Çünki kusur ve za‘fiyetten hâlî olmayan esbâb-ı kesîreden hiç bir sebeb, bir müsebbebi omzuna alıp kaldıramaz. Ve bir şeyin îcâdında gayr-i mütenâhî esbâbın iştirâki lâzımdır. Meselâ, bal arısı her şeyle alâkadâr olduğundan, eğer bal arısının îcâdı esbâba isnâd edilirse, semâvât ve arzın îcâda iştirâkleri lâzımdır.

Maahâzâ, kesretin vâhidden sudûru, vâhidin kesretten sudûru kadar zahmetli değildir, daha kolaydır. Meselâ, bir kumandanın efrâd-ı kesîreye verdiği intizâmı ve yaptırdığı işleri, o efrâd-ı kesîre kendi başlarına yapmak isteseler, büyük bir müşkilâttan sonra yapabilirler.

Bununla beraber, îcâdın esbâba isnâdında lâyuad külfet ve garâbet olmakla beraber, pek çok muhâlâta zemîn teşkîl eder.

86

O muhâlât-ı kesîreden Birisi Her bir zerrede Vâcibü’l-Vücûd’un sıfatlarının bulunduğu farz edilmek lâzımdır.

İkincisi: Ulûhiyette gayr-i mütenâhî şerîklerin iştirâki lâzım gelir.

Üçüncüsü: Her bir zerrenin hem hâkim, hem mahkûm olması lâzım gelir. Kubbeli binalarda birbirine dayanmakla düşmekten kurtulan taşlar gibi.

Dördüncüsü: Şuûr, irâde ve kudret gibi sıfatların her zerrede bulunması lâzım gelir. Çünki hüsn-ü san‘at, bu sıfatları iktizâ eder. Şu hakîkati îzâh için birkaç misâl söyleyeceğiz.

Birincisi Şems, şeffafiyet sırrıyla, şişeciklerin zerrelerinde, arzın denizlerinde, semâvâtın seyyârelerinde müsâvât üzere tecellî eder.

İkincisi Mukābele sırrıyla, merkezdeki bir lâmbanın dâireyi teşkîl eden aynalara nisbet-i in‘ikâsı birdir.

Üçüncüsü Nûrdan veya nûrânî bir şeyden tenevvür etmek veya ziyâ almak husûsunda bir ile bin birdir. Nûrânînin iktizâsı öyledir.

Dördüncüsü Muvâzene sırrıyla, bir terâzinin iki kefesinde iki ceviz veyahud da iki güneş bulunsa, hangi kefesine bir şey ilâve edilirse, birisi aşağı iner, diğeri havaya kalkar.

Beşincisi Büyük bir sefîne ile gāyet küçük bir sefîneyi sevk ve tahrîk husûsunda fark yoktur. Kaptan, ister çocuk olsun, ister büyük olsun. Çünki intizâm vardır.

Altıncısı Hayvân-ı nâtık gibi bir mâhiyet-i mücerredenin, küçük ve büyük efradına nisbeti birdir. Hulâsa, kalîl ile kesîr, küçük ile büyük arasında bir şey’-i vâhide isnâdlarında tefâvüt olmadığı ve imkân dâiresinde olduğu şu misâller ile tavazzuh etmiştir.

Binâenaleyh, eşyâda bulunan intizâm, muvâzene, evâmir-i tekvîniyeye karşı imtisâl, itâat, kudret-i ezeliyenin nûrâniyeti, eşyânın iç yüzünün şeffafiyeti gibi sırlardan dolayı, bir sinekle arzın ihyâsı, bir ağaçla semâvâtın îcâdı, bir zerre ile güneşin yaratılışı Vâcibü’l-Vücûd’a nisbetle müsâvîdir. Evet, müsâvât ve adem-i tefâvütü göz ile görüyoruz. Bak, mâhiyeti meçhûl ve mu‘cizâtıyla ma‘lûm olan kudret-i ezeliyenin bilhassa meyveler ve sebzelerdeki nakışları, san‘atları esbâba havâle edilirse, esbâb altında ezilecektir.

87

Elhâsıl: Hayatî ve vücûdî, nûrânî olan şeylerin îcâdında üç nokta var.

Birinci Nokta: Kudretin umûr-u hasîse ile zâhiren mübâşereti görünmemek için, perde olmak üzere esbâb vaz‘ edilmiştir.

İkinci Nokta: Hayat, vücûd ve nûrun dışları gibi içleri de şeffaf olduğundan, kesîf perdeler hükmünde olan esbâb vaz‘ edilmemiştir. Yalnız pek ince perdeleri andıran vesâit varsa da, altında dest-i kudret görünür.

Üçüncü Nokta: Kudret-i ezeliyenin te’sîrinde ve tasnîinde külfet yoktur. Evet, bir incir çekirdeğinden koca bir incir ağacını ve koca bir kavunu ince bir sapa bağlayıp çıkaran kudrete hiç bir şey ağır gelmez. Böyle mu‘cizâtıyla ma‘lûm olan kudret sâhibinin vücûdu ve zuhûru, kâinâtın vücûdundan ve zuhûrundan daha zâhirdir. Çünki her bir masnû‘, kendi nefsine birkaç vecihle aynen delâlet eder. Fakat Sâni‘ine hem aynen, hem aklen çok vecihlerle delâlet eder. Ve hangi bir masnûun vücûdu esbâbdan istenilirse, bütün esbâb toplanıp birbirlerine yardımları olsa bile, o masnûun benzerini yapamazlar.

İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsanın akıl ve fikir meydanı öyle bir vüs‘attedir ki, ihâtası mümkün değildir. Ve o kadar dardır ki, iğneye mahal olamaz. Evet, bazen olur, zerre içinde döner, katre içinde yüzer, bir noktada hapsolur. Bazen de olur, âlemi bir karpuz gibi eline alır ve kâinâtı misâfir getirir, akıl odasında misâfir eder. Bazen de o kadar haddini tecâvüz eder, yükseğe çıkar ki, Vâcibü’l-Vücûd’u görmeye çalışır. Bazen de küçülür, zerreye benzer. Bazen de semâvât kadar büyür. Bazen de bir katreye girer. Bazen de fıtrat ve hilkati içine alır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği ni‘metler, ister âfâkî olsun, ister enfüsî olsun, bazı şerâit altında insana gelir, vusûl bulur. Meselâ ziyâ, hava, gıda, savt, sadâ gibi ni‘metlerden insanın istifâde edebilmesi, ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesâitin açılmasıyla olur. Bu vesâit, Allâh’ın halk ve îcâdıyla olur.

88

İnsanın kesb ve ihtiyârında olan, yalnız o vesâiti açmaktır.

Binâenaleyh o ni‘metleri yolda bulmuş gibi sâhibsiz, hesabsız olduğunu zannetme. O ni‘metler, ancak Mün‘im-i Hakîkî’nin kasdı ile gelir. İnsan da ihtiyârıyla alır. Sonra ihtiyaca göre in‘âm edenin irâdesiyle bedeninde intişâr eder.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Herhangi bir şeyin sonu ve âhiri, intizâm ve güzellikçe evvelinden aşağı olmadığı gibi; zâhirî ve sûreti de, san‘at ve hikmetçe güzellikte bâtınından aşağı değildir. Öyle ise, eşyânın iç yüzlerini ve nihâyetlerini sâhibsiz zannedip tesâdüflere havâle etme. Çiçek ile çiçekten çıkan meyvedeki eser-i san‘at ve hikmet, çekirdek ile çekirdekten çıkan filizin eser-i san‘at ve nakşından aşağı değildir. Binâenaleyh Sâni‘-i Zülcelâl hem Evvel’dir, hem Âhir. hem Zâhirdir, hem Bâtın. وَهُوَ السَّمٖیعُ الْعَلٖیمُ dir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Kur’ân’ın i‘câzı, tahrîfine bir seddir. Evet, mâdem Kur’ân mu‘cizedir. Beşer onun taklîdini yapamaz. Âyetleri başka kelâmlarla tebdîl edilmek sûretiyle tahrîf ve tağyîri mümkün değildir. Çünki müfessirler, müellifler, mütercimler muharref üslûblarını ve kisvelerini âyâtın kisvesiyle iltibâs ettiremezler. Âyetlerde i‘câz damgası vardır. O damganın altında olmayan kelâmlar âyet addedilemezler. Öyle ise Kur’ân’daki i‘câz, tahrîf ve tağyîri kabûl etmez.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Kur’ân-ı Kerîm ni‘metleri, âyetleri, delîlleri ta‘dâd ederken فَبِاَیِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ âyet-i celîlesini tekrar ile zikretmekte olduğundan, şöyle bir delâlet var ki: Cin ve insin en çok isyanlarını ve en şedîd tuğyânlarını ve en azîm küfrânlarını tevlîd eden öyle bir vaz‘iyetleri var ki, ni‘met içinde in‘âmı görmüyorlar. İn‘âmı göremediklerinden, Mün‘im-i Hakîkî’den gaflet ediyorlar. Mün‘imden gafletleri sâikasıyla o ni‘metleri esbâba ve tesâdüfe isnâd ediyorlar. Allah’dan o ni‘metlerin geldiğini tekzîb ediyorlar.

Binâenaleyh her bir ni‘metin bidâyetinde mü’min olan kimse Besmeleyi unutmasın, okusun. Ve o ni‘metin Allah’dan olduğunu bilmekle, kendisi ancak Allâh’ın ismiyle, Allâh’ın hesabına aldığını bilsin. Allâh’a minnet ve şükrânla mukābelede bulunsun.

89

İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsan kalben ve fikren hakāik-i İlâhiyeye bakıp düşündüğü zaman, bilhassa namaz ve ibâdet esnâsında gerek şeytan tarafından, gerek nefsi tarafından pek fenâ, çirkin vesveseler, hâtıralar, sinekler gibi kalbe ve akla hücûm ederler. Bu gibi hevâî, vehmî ve çirkin şeylerin def‘iyle uğraşan adam, o vesveselere mağlûb olur. Ancak onları kaçırmanın çâresi, müdâfaayı terk etmektir. Onlarla uğraşmamaktır. Evet, arılarla uğraşıldıkça onlar hücûmlarını arttırırlar. Onlara karışılmadığı takdîrde, insanı terk ederler, giderler.

Hem de o gibi vesveselerin ne hakāik-i İlâhiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarrâtı yoktur. Evet, pis bir mendilin deliklerinden semânın güneşine ve yıldızlarına ve cennetin gülüne ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik, ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz. Ve fenâ bir te’sîr etmez. Hâşiye

İ‘lem Eyyühe’s-Saîd Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet? Ve nedir bu haşmet ve nedir bu istiğnâ? Ve nedir bu azamet? Senin elindeki ihtiyârın bir kıl kadardır. Ve iktidârın bir zerre kadardır. Hayâtın söndü, ancak bir şu‘le kaldı. Ömrün geçti, şuûrun söndü, bir lem‘a kaldı. Şöhretin gitti, ancak bir an kaldı. Zamanın geçti, kabirden başka mekânın var mı? Çâresiz aczine ve fakrına bir had var mı? Emellerin nihâyetsizdir. Ecelin yakındır. Böyle aczinle ve fakrınla iktidâr ve ihtiyârdan hâlî bir insansın. Ne olacak senin hâlin? Hazâin-i rahmet sâhibi Hâlik-ı Rahmân-ı Rahîm’e böyle bir acz ile, fakr ile i‘timâd et. Odur herkese nokta-i istinâd, odur her zaîfe cihet-i istimdâd.

90

[Kalbe Fârisî olarak tahattur eden bir münâcât]

هٰذِهِ الْمُنَاجَاتُ تَخَطَّرَتْ فِی الْقَلْبِ هٰكَذَا بِالْبَیَانِ الْفَارِسِیِّ Hâşiye

Yani bu münâcât, kalbe Fârisî olarak tahattur ettiğinden, Fârisî yazılmıştır. Evvelce matbû‘ olan Habâb Risâlesi’nde derc edilmişti.

یَا رَبْ بَشَشْ جِهَتْ نَظَرْ مِیكَرْدَمْ دَرْدِ خُودْرَا دَرْمَانْ نَمِی دِیدَمْ

Rab Tevekkülsüz, gafletle iktidâr ve ihtiyârıma dayanıp, derdime dermân aramak için cihât-ı sitte denilen altı cihette nazar gezdirdim. Maatteessüf derdime dermân bulamadım. Ma‘nen bana denildi ki: Yetmez mi derd, dermân sana

دَرْ رَاسْتْ مِی دِیدَمْ كِە دِیرُوزْ مَزَارِ پَدَرِ مَنَسْتْ

Evet, gafletle sağımdaki geçmiş zamandan teselli almak için baktım. Fakat gördüm ki, dünkü gün pederimin kabri ve geçmiş zaman ecdadımın bir mezâr-ı ekberi sûretinde göründü. Teselli yerine vahşet verdi. Hâşiye

وَ دَرْ چَپْ دِیدَمْ كِە فَرْدَا قَبْرِ مَنَسْتْ

Sonra soldaki istikbâle baktım, dermân bulamadım. Belki yarınki gün benim kabrim; ve istikbâl ise emsâlimin ve nesl-i âtînin bir kabr-i ekberi sûretinde görünüp, ünsiyet değil, belki vahşet verdi. Hâşiye

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç