
SAYFA 29
[بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ]
[Lâsiyyemâlar]
Onuncu Söz’ün bir cihette esası ve Yirmi Sekizinci Söz’ün Arabî İkinci Makamı’dır.
Kâinâtın bütün zerrâtının gerek müctemian ve gerekse münferiden lisân-ı acz ve fakırlarıyla vücûb-u vücûduna ve vahdetine şehâdet ettikleri Sâni‘-i Hakîm’e, kâinâtın zerrâtı adedince hamd ü senâlar ve şükürler olsun. Hem kâinâtın tılsımını açıp, âyâtını keşfedip beyân eden resûlü ile âl ve ashâbına ve sâir enbiyâ ve mürselîne ve ihvânına ve ibâd-ı sâlihîne bî-nihâye ve bî-hesâb salât ü selâmlar olsun.
Arkadaş Tabiat ve esbâb, bazı insanlara şükür kapısını kapattırmış, şirk ve küfür kapısını açmıştır; Hâlbuki şirkin temeli sayısız muhâlâttan kurulmuş olduğundan ehl-i şirkin haberleri yok. O muhâlâttan bir tanesini beyân edeceğim. Tâ ki, şirkin ne kadar fenâ olduğunu kör gözleriyle görsünler. Şöyle ki:
Şirk sâhibi cehâlet sarhoşluğunu terk edip, ilim gözüyle küfrüne baktığı zaman, o küfrüne inanıp iz‘ân edebilmek için, bir zerre-i vâhidenin bir ton ağırlığında bir yük yüklenmeye; ve her zerrede sayısız matbaaları îcâd edip tabiat ve esbâbın eline vermeye; ve her zerrenin bütün masnûâttaki san‘at inceliklerini tabiata ders vermeye muktedir olduğunu kabûl etmeye muzdar ve mecbûr olur.
Zîrâ, hava unsurundan, meselâ her bir zerre bütün nebâtların, çiçeklerin ve meyvelerin üstüne konup bünyelerinde vazîfesini yapmak salâhiyetindedir. Eğer bu zerreler, yaptıkları vazîfelerde me’mûr olup Cenâb-ı Hakk’ın emir ve irâdesine tâbi‘ oldukları kâfirâne inkâr edilirse, o zerre herhangi bir bünyeye girse, o bünyenin bütün cihâzâtını keyfiyetiyle teşekkülünü bilmesi lâzımdır. Bu bilginin o zerrede bulunduğuna ancak o kâfir i‘tikād edebilir.
Maahâzâ, bir meyve bir şecerenin bir misâl-i musaggarıdır. Ve o meyvedeki çekirdek, o şecerenin defter-i a‘mâlidir. O ağacın târîh-i hayatı o çekirdekte yazılıdır. Bu i‘tibârla, bir meyve şecerenin tamamına, belki o şecerenin nev‘ine, belki küre-i arza nâzırdır.
SAYFA 30
Öyle ise bir meyvenin san‘atındaki azamet-i ma‘neviyesi, arzın cesâmeti nisbetindedir. O zerreyi san‘atça hâvî olduğu o azamet-i ma‘neviye ile binâ eden, arzı hamledip binâ etmekten âciz kalmayacaktır. Acaba o kâfir münkir, kalbinde böyle bir küfrü taşımakla akıl ve zekâ iddiâsında bulunması kadar bir ahmaklık var mıdır?
Arkadaş Her şey için iki sûret ve şekil vardır. Biri maddiyedir ki, âdetâ bir gömlek gibi her şeyin vücûduna göre kaderin takdîriyle biçilmiş şu görünen suretlerdir. Diğeri ma‘kūledir ki, bir şeyin yaşadığı bir ömürde mürûr-u zamanla değiştirdiği muhtelif maddî sûretlerin ictimâından tasavvur edilen bir sûret-i vehmiyedir.
Bir ateşin sür‘atle çevrilmesinden hâsıl olan dâire-i vehmiye gibi, her şeyin târîh-i hayâtını bildiren ve kadere medâr olan ve mukadderât-ı eşyâ denilen şu ikinci sûret, ma‘kūledir. Sûret-i maddiye i‘tibâriyle her şeyin bir nihâyeti, bir gāyesi olduğu gibi, sûret-i ma‘neviye i‘tibâriyle de bir nihâyeti ve gizli bazı hikmetler için bir gayesi de vardır. Binâenaleyh her şeyin sûret-i maddiyesinde kudret-i Rabbâniye ustadır, kader mühendistir. Sûret-i ma‘neviyesinde ise, kader mistardır, yani teşkîlâtının çizgilerini çizer. Kudret masdardır, yani o çizgiler üstünde yapılan teşkîlat kudretten sudûr eder.
Ey kâfir Bunu işittikten sonra iyice düşün. Bir zerreye terzilik san‘atını öğretmeye kudretin var mıdır? Kendine hâlık ittihâz ettiğin tabiat ve esbâb, her şeyin muhtelif ve mütenevvi‘ sûretlerini biçip dikmeye kudretleri var mıdır?
Bak, ey gözden mahrûm kâfir Şecere-i hilkatin semeresi ve kuvvet ve ihtiyârca esbâbdan üstün olan insan, terziliğin bütün kābiliyetlerini ve bilgilerini cem‘ etse, dikenli bir şecerenin a‘zâlarına uygun bir gömleği dikemez. Hâlbuki Sâni‘-i Hakîm, her şeyin nemâsı zamanında pek muntazam ve cedîd, taze taze gömlekleri ve yeşil yeşil hulleleri kemâl-i sür‘at ve suhûletle yapar, giydirir. Fesübhânallâh
Evet, Hâlık münezzehtir. Her şeyin vücûdu, emrine bağlı olan Allâh münezzehtir. Her şeyin iç yüzü, elinde bulunan Sâni‘ münezzehtir. Bütün mahlûkāta merci‘ olan Sâni‘, münezzehtir.
SAYFA 31
Arkadaş Her mevcûdun üstünde Sâni‘-i Ehad ve Samed’in bir sikkesi, bir hâtemi vardır. O mevcûdun Sâni‘-i Ehad ve Samed’in mülkü ve eser-i san‘atı olduğuna şehâdet eder.
Evet, gayr-i mütenâhî ehadiyet sikkelerinden ve samedâniyet hâtemlerinden, yalnız bahar mevsiminde sahîfe-i arza vurulan sikkeye bak ki, şu zikredilecek müteselsil fıkralar, cümleler, o sikkeyi güneş gibi gösteriyorlar ve ızhâr ediyorlar.
Evet, sahîfe-i arzda pek garîb, hakîmâne bir îcâd görünüyor. Bu görünen îcâdın gösterdiği kuvvet ve fa‘âliyeti görmek istersen, şu gelen fıkralara dikkat et:
O îcâd fiili; 1 Pek azîm ve geniş bir sehâvet-i mutlakadan geliyor.
2 Bir suhûlet-i mutlaka ile bir intizâm-ı mutlakdan çıkıyor.
3 Mutlak bir intizâmla ve sür‘at-i mutlaka ile meydana geliyor.
4 Mevzûn ve mîzânlı olarak bir vüs‘at-i mutlakada bulunuyor.
5 Güzel bir eser olmakla beraber, mutlak bir ucuzlukta görünüyor.
6 Taalluk ettiği şeyler pek karışık olmakla beraber, büyük bir imtiyâz-ı mutlak ve adem-i iltibâs ile yapılıyor.
7 Mahall-i taalluku gayr-i mütenâhî olmakla beraber, eserlerinde çirkinlik görünmüyor, ahsen şekilde husûle geliyor.
8 Efrâd ve envâ‘ arasında bu‘d-u mutlak ile beraber, tevâfuk-u mutlakla vücûda geliyor.
Arkadaş Bu fıkraların her birisi tek başıyla o sikkeyi ızhâr etmeye kâfîdir. Bakınız:
1 Hârika bir sehâvetle ve en hârika bir hüsn-ü san‘atla îcâd etmek, muhît bir kudretin hâssasıdır.
2 İntizâmla beraber hârika bir suhûletle îcâd etmek, hiç bir şeyden âciz olmayan muhît bir ilim sâhibine mahsûstur.
3 Tartılmış gibi gāyet mîzânlı olmakla beraber, mu‘cizâne bir sür‘at-i mutlaka ile îcâd etmek, her şeyi emrine ve kudretine teshîr eden zâta mahsûstur.
4 Nev‘lerin pek dağınık bulunmasından, pek geniş bir tasarruf ile hârika bir hüsn-ü san‘at ve ilim ve kudretle îcâd etmek, her şeyin yanında bulunan zâta mahsûstur.
SAYFA 32
5 Kesret ve mebzûliyet ile beraber, her ferdi san‘at i‘tibâriyle kıymetdâr olarak halk etmek, sonsuz bir zenginliğe ve gayr-i mütenâhî hazinelere mâlik olan zâta mahsûstur.
6 Efrâdı ziyâdesiyle karışık olmakla beraber, iltibâssız ve fevkalâde imtiyâz ve teşahhuslara mazhar olarak halk etmek, her şeye basîr ve her şeye şehîd ve her bir fiili kendisini diğer bir fiilden men‘ etmeyen zâta mahsûstur.
7 Ve kezâ, arzda dağınık bulunan efrâd arasındaki uzaklıkla beraber, sûretçe, vücûdca, teşkîlâtça aralarında husûle gelen tevâfuk ile halk etmek, küre-i arz yed-i tasarrufunda, ilminde, hükmünde, hikmetinde bulunan zâta mahsûstur.
8 Ve kezâ, nev‘in kesret-i efradıyla beraber, her ferdini hârikulâde bir hüsn-ü hilkate mâlik olarak îcâd etmek, Kadîr-i Mutlak’a hâstır ki, az-çok, küçük-büyük her şey ona nisbeten birdir.
Geçen fıkraların her birisinde, her şeyin tek bir Sâni‘in sun‘u ve san‘atı olduğuna delâlet eden başka birer âyet daha vardır.
Evet, sehâvet ile kuvve-i iktisâdiye arasında ve sür‘at ile mîzânlı olmak arasında ve ucuzluk ile kıymetli olmak arasında ve karışık olmakla mümtâz bulunmak arasında tezâd vardır. Bu zıdları bir fiilde cem‘ etmek, ancak kudreti hadsiz bir Sâni‘-i Kadîr’e mahsûstur.
Hulâsa: Her bir fıkra, tek başına hâtem-i ehadiyeti ızhâra kâfî olduğu hâlde, fıkraların hey’et-i mecmûası zâhir bir tarîk-i evlâ ile hâtem-i ehadiyeti gösterir. İşte bu îzâhtan وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَیَقُولُنَّ اللّٰهُ âyet-i kerîmesinin sırrı zâhir olmuştur. Yani o inâdlı münkire, Hâlik-ı semâvât ve arz kimdir? diye sorulduğunda, çâr nâ-çâr, Allâh diyecektir.
Arkadaş Ulûhiyet, risâlet, âhiret, kâinât aralarında hakîkatte telâzum vardır. Yani bunlardan birisinin vücûd ve sübûtu, ötekisinin de vücûd ve sübûtunu istilzâm eder. Birisine îmân, ötekisine de îmânı îcâb ettirir.
SAYFA 33
Evet, meselâ her bir kelimesi bir kitabı ve her bir harfi bir satırı içerisinde tutan bir kitabın, kâtibsiz vücûdu mümkün değildir. Kâinât kitabı da Nakkāş-ı Ezelî’nin vücûb-u vücûduna bağlıdır. Sarhoş olmayanlar ancak Nakkāş-ı Ezelî’ye îmân etmekle kitâb-ı kâinâta şâhid olabilirler.
Ve kezâ, pek çok san‘at hârikalarını ve nakış ve ziynetlerin garâibini müştemil olan bir binânın bânî ve sâhibsiz vücûdu mümkün olmadığı gibi, bu âlemin vücûdu da Sâni‘in vücûduna tâbi‘dir. Dalâlet sarhoşluğu ile sarhoş olmayanlar, bunu bunsuz tasdîk edemezler.
Ve kezâ, denizlerin ve nehirlerin yüzünde şemsin aksini gösteren kabarcıklardaki güneşin parıltısı, şemsin vücûdunu haber verdiği hâlde, şemsin vücûdunu inkâr etmek mümkün olmadığı gibi; aklı bozuk olmayanlar için, kemâl-i intizâmla tahavvül ve teceddüd eden şu kâinâtın şuhûdu, Bânî ve Sâni‘in vücûb-u vücûdunun tasdîkiyle olabilir. Çünki şu muhteşem kâinâtı meşîet ve hikmetiyle te’sîs; ve kazâ ve kaderinin düstûrlarıyla tafsîl; ve âdetinin kanunlarıyla tanzîm; ve inâyet ve rahmetinin nâmuslarıyla tezyîn; ve esmâ ve sıfâtının cilveleriyle tenvîr eden, ancak ve ancak Bânî ve Sâni‘dir.
Evet, Hâlik-ı Vâhid kabûl edilmediği takdîrde, kâinâtın zerrâtı ve mürekkebâtı adedince sonsuz ilâhların kabûlüne mecbûriyet hâsıl olur. Ve aynı zamanda, her bir ilâhın şu kâinâtı halketmeye kādir olması lâzımdır. Çünki zîhayatın her bir cüz’îsi, zevi’l-hayatın küllüne, yani umûmuna bir fihristtir. Cüz’îyi halk eden, küllîyi de halketmeye kādir olmalıdır.
Ve kezâ, ziyâsız güneşin vücûdu mümkün olmadığı gibi, ulûhiyet de tezâhürsüz olamaz. Ulûhiyetin tezâhürü ise, irsâl-i rusül ile olur.
Ve kezâ, hadd-i kemâle bâliğ olan en yüksek bir cemâlin bilinmesi, görünmesi, gösterilmesi için resûllerin ta‘rîfi lâzımdır.
Ve kezâ, kemâl-i cemâle bâliğ olan kemâl-i hüsn-ü san‘at, resûllerin delâletiyle bilinir.
SAYFA 34
Ve kezâ, rubûbiyet-i âmme ubûdiyet-i külliye ister. Bu da zülcenâheyn resûllerin vahdet-i İlâhiyeyi halka i‘lân etmeleriyle mümkün olur.
Ve kezâ, bir hüsün sâhibinin isteği, yani arzusu olmazsa ve bir ayna bulunmazsa ve ta‘rîf edici bir şahıs tavassut etmezse, onun hüsnünün görünmesi ve gösterilmesi mümkün değildir. Bu da ancak resûllerin vâsıtası ile olur. Çünki resûl, ubûdiyetiyle Hâlik’ın hüsnüne aynadır. Risâleti cihetiyle de halka ızhâr ve i‘lân eder.
Ve kezâ, bir zâtın cevâhirlerle ve zîkıymet eşyâlarla dolu hazînelerini açıp halka göstermek ve arz etmek için ve o zâtın kudretini, zenginliğini ve saltanatını i‘lân etmek için, ancak o zâtın müsâadesiyle ve irâdesiyle ve emriyle ta‘yîn edilmiş bir me’mûr lâzımdır. İşte o me’mûr, resûldür.
Arkadaş Bu sıfatları hâiz ve bu vazîfeleri en mükemmel görebilecek Hazret-i Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka, âlemde bir şahıs yoktur. En câmi‘, en kâmil, en fâzıl o Zât'tır asm. Sâni‘-i Zülcelâl’i tamamıyla teşhîr, teblîğ, ta‘rîf, tavsîf, ızhâr, i‘lân eden, o Zât'tır asm.
Azîz arkadaş Şimdi, “îmân-ı billâh” ile “âhirete îmân” arasındaki telâzuma geldik. Hazır ol, dinle:
Bir sultân itâat edenlere mükâfât ve isyan edenlere mücâzât etmezse, saltanatı inhidâma yüz tutar. Ve kezâ, bir sultânın sağında lütuf ve merhameti; ve solunda kahır ve terbiyesi lâzımdır. Bu hâl, mükâfât ve merhametin iktizâsıdır. Hem terbiye de mücâzâtı ister. Mükâfât ve mücâzâtın menzilleri âhirettir.
Ve kezâ, yüksek bir hikmet ve adâlet sâhibi olan bir sultân, saltanatının şânını kusurdan saklamak için, kendisine ilticâ edenleri taltîf; ve hâkimiyetinin haşmetini göstermek için milletinin hukukunu muhâfaza eder. Bu cihetlerin mühim bir kısmı âhirette olur.
Ve kezâ, lebâleb dolu hazinelere mâlik ve sehâvet-i mutlakaya sâhib olan bir sultân için umûmî ve dâimî bir dâr-ı ziyâfet lâzımdır. Hem de ayrı ayrı ihtiyâç sâhiblerinin devam ve bekālarını ister. Bu da ancak âhirette olur.
SAYFA 35
Ve kezâ, bir cemâl sâhibi dâimâ hüsn ü cemâlini görmek ve göstermek ister. Bu ise âhiretin vücûdunu ister. Çünki dâimî bir cemâl, zâil ve muvakkat bir müştâka râzı olmaz. Onun da devamını ister. Bu da âhireti ister.
Ve kezâ, yardım isteyenlere yardım etmek ve duâ edenlere cevâb vermek husûsunda pek rahîmâne bir şefkat sâhibi bir sultân, ednâ bir mahlûkun ednâ bir istediğini derhâl yapar, verir. Elbette bütün mahlûkātının en büyük bir ihtiyâcını kemâl-i suhûletle yapar, verir. Böyle umûmî ve en mühim bir ihtiyâç ancak âhirette verilir.
Ve kezâ, icrââtından ve fa‘âliyetinden anlaşılıyor ki, pek hârika bir ihtişâm içinde bir saltanatı varken, milletinin ictimâ‘ları için yalnız dar bir misâfirhâne yapılmış. Bu misâfirhâne dâimî olarak milleti istîâb edemez. Hem dâimâ dolar boşalır. Hem bir imtihân meydanıdır, her vakit değişir, tebeddül eder. Hem sultânın bazı âsâr-ı san‘atına ve ihsânâtına bazı numûneler göstermek için meclisleri var. Zaman zaman tahavvül eder. Bu vaz‘iyetler, bu dar menzil ve meydan ve meşherden sonra dâimî menzillerin, sâbit sarayların, açık hazinelerin bulunduğuna ve sâkinlerinin sâbit ve dâimî kalacaklarına bilbedâhe delâlet eder.
Ve kezâ, gāyet dikkat sâhibi bir sultân, milletinin bütün a‘mâllerini ve ef‘âllerini ve hizmetlerini ve hâcetlerini tamamıyla yazar ve yazdırır. Ve mülkünde cereyân eden her hâdisenin ve her vâkıanın sûretlerini ve fotoğraflarını aldırır. Tesbît edip hıfzeder. Elbette bu vaz‘iyet, bir muhâsebenin, bir muhâkemenin, bir mükâfât ve bir mücâzâtın vukū‘a geleceğine kat‘î bir sûrette delâlet eder.
Ve kezâ, mükâfât ve mücâzât hakkında pek çok tekrar ile pek çok va‘dleri ve tehdîdleri var. Ve o va‘d ve tehdîd edilen şeyler aslâ kudretine ağır gelmez. Ve o şeyler raiyeti için pek çok ehemmiyetlidir. Elbette söz verdiği şeylerde hilâf olmayacaktır. Çünki hulfülva‘d, kudretin izzetine zıddır.
SAYFA 36
Ve kezâ, hadd-i tevâtüre bâliğ olan muhbirlerin ittifâk ve icmâ‘larına göre, o muhteşem ve azîm saltanatın medârı ve cevelângâhı, ancak âhiret memleketidir. Bu küçük menziller ve meydanlar, o muhteşem ve azîm saltanata dâimî bir makam olamaz. Çünki bu gibi zâil, mütebeddil olan şeyler, o müstakar saltanata makarr olamaz.
Evet, o haşmetli sultân, şu küçük menzillerde ve meydanlarda çok şeyleri, çok ictimâ‘ları, çok iftirâkları gösteriyor. Fakat bizzât maksad onlar değillerdir. Onlar, ancak âhiretin meydân-ı ekberinde vukū‘a gelecek hâllerin ve emirlerin numûnelerini göstermektir. Çünki o mahşer-i azîmde yapılacak muâmeleler, bu küçük numûnelere göre cereyân edecektir. Demek bu menzillerde gösterilen fânî, zâil hâller, o âlemde bâkî ve dâimî semereler verecektir.
Evet, o sultânın şu fânî menzillerde ve korkunç meydanlarda gösterdiği hikmet, inâyet, adâlet, rahmet ve şefkatin fevkınde bir derecenin bu fânî âlemde tasavvuru imkân hâricîdir. Elbette bu kadar yüksek ve geniş hârika san‘atlar, dâimî mekânları, sâbit meskenleri ve zevâlsiz sâkinleri isterler ki, o büyük hikmet ve adâletin hakîkatlerine mazhar olsunlar. Ve illâ, şu görünen hikmet ve inâyet ve merhametin inkârı lâzım gelir. Ve aynı zamanda hikmet ve inâyetinden zuhûr eden bu kadar fiillerin sâhibinin, hâşâ sümme hâşâ, zâlim, gaddâr, sefîh olduğuna zehâb edilmek lâzımdır. Bu ise inkılâb-ı hakîkati istilzâm eder.
Ve hâkezâ, şu muvakkat menzillerin saltanat-ı dâimeye makarr olacak bir şekle gireceğine pek çok delîller, burhânlar vardır. Maahâzâ, bu âlemi îcâd edip, öteki âlemi îcâd etmemek; ve bu kâinâtı vücûda getirip, öteki kâinâtı vücûda getirmemek; bu dünyayı yaratıp, öteki dünyayı yaratmamak imkânı yoktur. Çünki rubûbiyetin saltanatı, mükâfât ve mücâzâtı ister.
Ve kezâ, Sâni‘-i âlem’in her şeyi içine almış ve her şeyi istîlâ ve istîâb etmiş bir rahmet-i vâsiası vardır. Vâlidelerin evlâdlarına, hatta bir cihette nebâtâtın evlâdlarına olan şefkatleri ve küçük zaîf yavruların suhûlet-i rızkları,
SAYFA 37
o rahmetin deryasından bir katredir. O bahr-i rahîm-i azametin ihsân ettiği şu fânî dünyada, bu kısa ömürde, bu kadar zahmet ve belâlarla karışık zâil ve gayr-i sâbit olan şu ni‘metlerle, ebedî bekāyı isteyen insanlar arasında muhâlefet vardır. Ve aynı zamanda iâde edilmemek üzere zevâl, ni‘meti nikmete, şefkati zahmete, muhabbeti musîbete ve lezzeti eleme ve rahmeti azâba kalb eder.
Ve kezâ, âlemde görünen tasarrufâttan anlaşılıyor ki, Sâni‘-i âlem’in pek yüksek celâlli ve izzetli bir haysiyeti vardır ki, ubûdiyetle Sâni‘e ta‘zîm etmeyenlerin veya istihfâf edenlerin te’dîblerini te’hîr ve imhâl etse bile ihmâl etmez.
Ve kezâ, o sultânın emirlerini, nehiylerini kıymetsiz görüp îmân ile imtisâl etmeyenlere ve ibâdetle kendilerini sevdirmeyenlere ve şükrânla hürmette bulunmayanlara, rubûbiyetin ebedî karârgâhında elbette bir dâr-ı mücâzâtı olacaktır.
Ve kezâ, bütün mahlûkātta görünen hüsn-ü san‘atlardan, intizâmlardan ve ihtimâmlardan ve her şeyde ta‘kîb edilmekte olan maslahatlardan ve fâidelerden anlaşılıyor ki, kâinât, taht-ı tasarrufunda bulunan Sâni‘-i Zülcelâl’de pek büyük bir hikmet-i âmme vardır ki, itâat ile ilticâ edenlerin büyük taltîflere ve in‘âmlara mazhar olacakları o hikmet-i âmmenin iktizâsındandır.
Ve kezâ görüyoruz ki, her şey lâyık olduğu mevki‘ine vaz‘ ediliyor. Ve her hak, hak sâhibine veriliyor. Ve her ihtiyâç sâhibinin hâceti istediği gibi yapılıyor. Ve her suâl edenlerin matlûbları, bilhassa isti‘dâd lisânıyla veya ihtiyâc-ı fıtrî lisânıyla veya ızdırâr lisânıyla olsun cevablandırılıyor. Böyle âlî eserleri görünen adâlet sâhibi bir sultâna bir mahkeme-i kübrâ lâzımdır ki, rubûbiyetin hâkimiyetiyle hukuk-u ibâd muhâfaza edilsin. Çünki fânî olan şu dünya menzili, o büyük adâlet-i hakîkiyeye mazhar olamaz. Öyle ise, o büyük Sultân-ı Âdil için bir cennet-i bâkiye ve bir cehennem-i dâime olacaktır.
SAYFA 38
Ve kezâ görüyoruz ki, bu âlemin sâhibi, yaptığı nihâyetsiz fiillerin delâletiyle, hârika bir sehâvet sâhibi olduğu gibi, nûr ve ziyâ ile dolu güneşler ve meyvelerle ve semerelerle hâmile eşcâr ve ağaçlar misillü pek çok hazineleri vardır. Binâenaleyh, bu ebedî sehâvet ve tükenmez servet, ebedî bir ziyafetgâhı ister. Hem bu ziyafetgâhın devamını ister. Hem muhtâçların devâm-ı vücûdlarını iktizâ eder. Zîrâ nihâyetsiz kerem, nihâyetsiz imtinân ve ten‘îmi iktizâ eder. Bu hâl ise, ihsân ve in‘âmlara minnetdâr ve muhtâç olanların devâm-ı vücûdlarını ister.
Ve kezâ, şu mu‘cizeli ve hikmetli ef‘âl-i kerîmânenin tezâhürâtından anlaşılıyor ki, Sâni‘-i Fâil’in pek gizli kemâlâtı vardır. Ve dâimâ o kemâlâtı enzâr-ı âleme arz ve teşhîr etmek ister. Çünki dâimî bir kemâl, dâimî bir tezâhür ile takdîr edicilerin devâm-ı vücûdlarını iktizâ eder. Çünki adem-i mutlaka nâmzed olan insan, kemâlâta kıymet vermez. O kemâlâtı istihsân ve takdîre bedel, istiskāl ve tahkîr eder.
Ve kezâ bu güzel, müzeyyen ve münevver masnûâtın Sâni‘inin mücerred ma‘nevî misilsiz bir cemâli vardır. Ve onun o misilsiz ve mahfî hüsn-ü cemâlinin pek çok mehâsin ve letâifi vardır ki, kısa akıllarımız onları idrâk edemez. Ezcümle: O cemâlin kesîf aynalarından biri sath-ı arzdır. Bu sath-ı arz her asırda, her mevsimde, her vakitte dâimâ tecellî etmekte olan o mahfî hüsn-ü cemâlin cilvelerinin gölgelerini dâimâ teşhîr, tavsîf, i‘lân ve ızhâr ediyor.
Ve kezâ, hakāik-i sâbitedendir ki, yüksek bir cemâl sâhibi, bizzât kendi cemâlini kendi gözüyle ve bilvâsıta başkalarının gözleriyle cemâlini ve cemâlinin inceliklerini görmek ister. Binâenaleyh cemâl sermedî ve dâim olursa, behemehâl o cemâlin inceliklerini gösteren aynaların da ebedî ve dâim olmaları zarûrîdir. Çünki bâkî bir hüsün, fânî bir müştâka râzı olamaz. Zîrâ zâil ve fânî bir âşıkın ebedî ve bâkî olan mahbûbuna muhabbeti adâvete kalb olur. Evet, insan eli veya fehmi yetişmediği güzel bir şeyi, kendisini teselli etmek için takbîh eder. Bu i‘tibârla, bu âlem, Sâni‘i istilzâm ettiği gibi, Sâni‘ de âlem-i âhireti istilzâm eder.
SAYFA 39
Ve kezâ, bu âlemin Sâni‘inde pek rahîmâne bir şefkat vardır. Zîrâ görüyoruz ki, bu âlemde yardım isteyen bir musîbetzedeye kemâl-i sür‘atle yardım ediliyor. Dergâh-ı izzetine ilticâ eden kurtuluyor. Suâl eden sâillerin istedikleri veriliyor. En âdî bir zîhayatın sesi işitiliyor ve hâceti kabûl ediliyor.
İşte böyle bir şefkat sâhibi, nev‘-i beşerin en büyüğünün en büyük, en lâzım, en zarûrî, en şedîd bir hâceti hakkında, bütün insanlar nâmına yaptığı duâda istediği cenneti ve saâdet-i ebediyeyi ve ba‘s-ü ba’de’l-mevt’i yapacaktır. Bilhassa o Reîs-i muhteremin asm umûmî duâsına, bütün zevi’l-hayat ve bütün mahlûkāt “Âmîn Âmîn” diyorlar.
Bak, o Zât asm öyle bir maksad ve öyle bir gāye için saâdet istiyor, duâ ediyor ki, insanı ve bütün mahlûkātı esfel-i sâfilîn olan fenâ-yı mutlaka sukūttan, kıymetsizlikten, fâidesizlikten, abesiyetten kurtarıp, a‘lâ-yı illiyyîn olan kıymete, bekāya, ulvî vazîfeye, mektûbât-ı samedâniye olması derecesine çıkarıyor.
Bak, hem öyle yüksek bir fîzâr-ı istimdâdkârâne ile istiyor ki, hem öyle tatlı bir niyâz-ı istirhâmkârâne ile yalvarıyor ki, güyâ bütün mevcûdâta, semâvâta ve Arş’a işittirip vecde getiriyor. Duâsına Âmîn Allâhümme âmîn dedirtiyor.
Acaba bütün benî-Âdemi arkasına alan ve şu arz üstünde durup Arş-ı A‘zam’a müteveccihen el kaldırıp nev‘-i beşerin hulâsa-i ubûdiyetini câmi‘ hakîkat-ı ubûdiyet-i Ahmediye asm içinde duâ eden şu şeref-i nev‘-i insân ve ferîd-i kevn-i zaman olan Fahr-i Kâinât asm ne istiyor, dinleyelim:
Bak, kendine ve ümmetine saâdet-i ebediye istiyor. Bekā istiyor. Cennet istiyor. Hem mevcûdât aynalarında cemâllerini gösteren bütün esmâ-yı kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor. Ve o esmâdan şefâat taleb ediyor, görüyorsun.
Eğer âhiretin hesabsız esbâb-ı mûcibesi ve delâil-i vücûdu olmasa bile, yalnız bu Zât'ın asm tek duâsı, baharımızın îcâdı kadar Hâlik-ı Rahîm’in kudretine kolay gelen şu cennetin binasına sebebiyet verecekti.
Demek, nasıl ki o Zât'ın asm risâleti, şu dâr-ı imtihânın açılmasına sebebiyet verdi. لَوْ لَاكَ لَوْ لَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ sırrına mazhar oldu. O Zât'ın asm ubûdiyeti dahi, öteki dâr-ı saadetin açılmasına sebebiyet vermiştir.
(اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی ذٰلِكَ الْحَبٖیبِ الَّذٖی هُوَ سَیِّدُ الْكَوْنَیْنِ وَفَخْرُ الْعَالَمَیْنِ وَحَیَاةُ الدَّارَیْنِ وَوَسٖیلَةُ السَّعَادَتَیْنِ وَذُو الْجَنَاحَیْنِ وَرَسُولُ الثَّقَلَیْنِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ وَعَلٰٓی اِخْوَانِهٖ مِنَ النَّبِیّٖینَ وَالْمُرْسَلٖینَ اٰمٖینَ)
SAYFA 40
Ve kezâ, bu âlemin geliş ve gidişatında ve bütün mahlûkātın bir hedefe sevkinde ve semâvî ve süflî bütün ecrâmın bir kudrete bağlı ve musahhar olmasında pek büyük bir saltanat eseri görünüyor. Ve bundan anlaşılıyor ki, mevcûdâtta tasarruf eden Sâni‘-i Azîm'in azîm rubûbiyeti içinde hârika bir saltanatı vardır. Hâlbuki bu dünya menzili dâimâ tahavvülâta ve zevâle ma‘rûzdur. Sanki bu dünya menzili misafirler için yapılmış bir handır ki, dâimâ dolup boşanıyor. Ne kendisinin sâbit bir şekli var ve ne de içinde duranların bir kararı vardır. Sâni‘-i âlem’in garîb ve acîb san‘atlarının numûnelerini teşhîr ve i‘lân için tahavvülden hâlî kalmayan bir meşherdir. Bu i‘tibârla o handa ve o meşherde ictimâ‘ eden insanlar sâbit kalacak değiller. Çünki meskenleri sâbit değildir.
İşte bu hâl ve şu vaz‘iyet, bu fânî menzilden sonra o sermedî saltanata karargâh olmak üzere sâbit, bâkî, sermedî cennetlerin, sarayların, saadetlerin olacağına kat‘î bir delâletle şehâdet eder. Çünki fânî, bâkîye medâr ve makam olamaz.
Evet, bir melikin gelip giden misafirleri için yolda yaptığı bu menzile ve bu menzilde oturan misafirlere bakıldığı zaman görülüyor ki, milyonlarla lira sarfıyla yapılan bu menzil, pek az bir zaman içindir. Ve bu menzildeki ziynetler ve kıymetli şeyler, hep sûret ve örneklerdir. Misafirler ise, o nefîs taâmların ve yemeklerin yalnız tadına bakıyorlar. Karınlarını doyuracak derecede yemiyorlar. Ve her bir misâfir, kendi husûsî makinesiyle bu menzildeki ziynetlerin resimlerini alıyor. Ve melikin de gizli me’mûrları, onların bütün harekât ve ef‘âl ve muâmelelerini yazıyorlar. Ve o melik her mevsimde milyonlarca o ziynetleri, o güzel şeyleri yeni gelecek misafirler için tahrîb ve tecdîd ediyor. Ve hâkezâ, pek çok garîb ve acîb şeyler görünüyor.
İşte bu vaz‘iyet gösterir ki, bu muvakkat menzil sâhibinin pek yüksek kıymetli ebedî ve sermedî menzilleri, dâireleri, sarayları vardır. Bu küçük menzilde görünen şeyler, hâller, misafirleri ebedî menzillerdeki yüksek şeylere teşvîk için gösterilen numûnelerdir.
Kezâlik, bu dünya menzilinin ve içinde oturan insanların ahvâline dikkat edilirse anlaşılıyor ki, bu dünya ebedî kalmak için yaratılmış bir menzil değildir. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın ebedî ve sermedî olan Dârusselâm menziline da‘vetlisi olan
SAYFA 41
mahlûkātın ictimâ‘ları için bir handır, bir bekleme salonudur. Bu dünya menzilinde görünen lezîz şeyler, lezzet ve zevk için değildirler. Çünki visâllerinin lezzeti, firâklarının elemine mukābil gelmez.
Maahâzâ, o lezzetlerden hiç kimse tam ma‘nâsıyla muradına nâil olamaz. Ya lezzetlerin ömürleri kısadır. Veya insanların ömürleri kısa olduğundan muradına yetişemezler. Ancak o lezzetler ve o nefîs şeyler, ibret ve şükre sevk içindirler. Çünki onlar, Cenâb-ı Hakk’ın ehl-i îmân için cennetlerde ihzâr ettiği hakîkî ni‘metlere numûnelerdirler.
Ve o müzeyyen masnûât-ı fâniye, fenâ ve adem için değildirler. Ancak onların sûretleri ve misâlleri, ma‘nâları ve netîceleri alınır. Âlem-i bekāda ehl-i bekā için ebedî manzaraların yapılmasına medâr olur. Yâhûd ebedî âlemde Sâni‘-i Ebedî istediği şekillere sokar. Çünki o masnûât, bekā içindir. Onların o zâhirî ölümleri ve fenâları, vazîfelerinden terhîstir, i‘dâm değildir.
Evet, onların ölümleri fenâ tasavvur edilse bile, yalnız bir cihette fenâya giderler. Çok cihetlerle bâkî kalırlar.
Meselâ Kudret-i Ezeliyenin yarattığı şu güzel gül çiçeğine bak. Evet, nasıl bir kelime ağızdan çıkar çıkmaz zâhiren fenâya giderse de, Allâh’ın izniyle kulaklarda, kâğıtlarda, kitaplarda milyonlarla timsâlleri kaldığı gibi, akıllarda da akıllar adedince ma‘nâları kalır.
Kezâlik, o güzel gül çiçeği kısa bir zamanda vazîfesi tamam olur olmaz solar, ölür, gider. Ama onu gören bütün insanların kuvve-i hâfızalarında ve halefiyle hâmile olan tohumlarında sûretleri, ma‘nâları bâkîdir. Demek o gül çiçeğinin tohumu olsun, kuvve-i hâfızalar olsun, o gül çiçeğinin sûretini, ziynetini, menzilini hıfz için birer fotoğraftırlar. Ve bekāsı için birer menzildirler.
Ey arkadaş İnsan da başıboş, serseri, sâhibsiz bir hayvan değildir. Ancak onun da bütün harekâtı ve ef‘âli yazılıyor, tesbît ediliyor. Ve a‘mâlinin netîceleri hıfzediliyor ki, muhâsebe-i kübrâda ona göre derece alsın. Hulâsa: Her güz mevsiminde yapılan tahrîbât, gelecek bahar mevsimlerinde yeniden gelen misafirlere yer tedârik etmek içindir. Ve bir nevi‘ terhîs ve izinlerdir.
SAYFA 42
Ve kezâ, bu âlemde tasarruf eden Sâni‘in öyle bir kitâb-ı mübîni var ki, küçük büyük ne varsa o kitapta yazılmıştır, hıfzedilmiştir. O kitabın kanunlarından âlemde görünen yalnız nizâm ve mîzân kanunlarına bak.
Evet, görüyoruz ki, herhangi muvazzaf bulunan bir şey, vazîfesinden terhîs edilmekle dâire-i vücûddan çıkar. Fakat Fâtır-ı Hakîm, onun çok sûretlerini levh-i mahfûzlarda tesbît eder. Ve târîh-i hayâtını tohumunda ve netîcesinde nakşeder. Ve pek çok gaybî aynalarda ibkā eder. Meselâ bir şecere, meyvesiyle hâmile olduğu gibi, tohumu da meyvesiyle hâmiledir. Demek ağacın bünyesinde semeresi mevcûd olduğu gibi, tohumunda da semere mevcûddur. Ve kezâ, vücûddan çıkmış pek çok şeyler, insanın kuvve-i hâfızasında mevcûd kalır. İşte bu misâllerden hıfz ve hafîziyet kanunu ne derece ihâtalı olduğu anlaşılır.
Evet, mevcûdâtın sâhibi, pek büyük bir ihtimâm ile mülkünde cereyân eden her şeyi taht-ı hıfz ve muhâfazasına almıştır. Ve hâkimiyetinin muhâfazası için sonsuz bir dikkati var. Hem rubûbiyetinde tam bir intizâm ve saltanatı vardır ki, en ednâ bir hâdiseyi, en âdî bir hizmeti yazar ve yazdırır.
İşte bu derece ihâtalı ve ihtimâmlı bir hıfz kanunu, elbette âlem-i âhirette yapılacak bir dîvân-ı muhâsebe içindir. Ve o dîvân-ı muhâsebeye bakar. Şu muhâfaza kanunu bütün eşyâda cârî olduğu gibi, mahlûkātın en eşrefi olan insana da şâmildir. Çünki insan, Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetine âit şuûnât ve ahvâline şâhiddir. Ve mahlûkātın cemâatleri içinde Allâh’ın birliğine dellâldır. Ve mevcûdâtın tesbîhâtına müşâhid ve hilâfet-i kübrâ ile tekrîm ve teşrîf edilmiştir. İnsan, bu kerâmete ve bu şerefe nâil olduğu hâlde, kendisi başıboş ve gayr-i mes’ûl bırakılmayacaktır. Onun da dîvân-ı muhâsebâtta pek karışık hesabları vardır. Ondan kurtulduktan sonra, müstehak olduğu yere girecektir.
Evet, kudret-i ezeliyeye nisbetle, ölümden sonra haşrin gelmesi, güzden sonra baharın gelmesi gibidir. Evet, nebâtât gibi insanın da bir güzü, bir de baharı vardır. Evet, geçmiş zamanda vukū‘a gelmiş olan mu‘cizât-ı kudret, Sâni‘in bütün imkânât-ı istikbâliyeye kādir olduğuna şâhidler ve burhânlardır.