
SAYFA 47
[Tevhîd denizinden bir Katre]
[İfâde-i Merâm]
Ma‘lûmdur ki insan, hasbe’l-kader çok yollara sülûk eder. Ve o yolda çok musîbet ve düşmanlara rast gelir. Bazen kurtulur, bazen de boğulur. Ben de kader-i İlâhînin sevkiyle acîb bir yola girmiştim. Ve pek çok belâlara ve düşmanlara tesâdüf ettim. Fakat acz ve fakrımı vesîle yaparak Rabbime ilticâ ettim. İnâyet-i ezeliye beni Kur’ân’a teslîm etti. Kur’ân’ı bana muallim yaptı. İşte Kur’ân’dan aldığım dersler sâyesinde o belâlardan halâs olduğum gibi, nefis ve şeytanla yaptığım muhârebelerden de muzafferen kurtuldum. Bütün ehl-i dalâletin vekîli olan nefis ve şeytanla ilk müsâdeme سُبْحَانَ اللّٰهِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ وَلَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ اَكْبَرُ وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ kelimelerinde vukū‘ buldu. Bu kelimelerin kal‘alarında tahassun ederek o düşmanlarla münâkaşalara giriştim. Her bir kelimede otuz def‘a meydan muhârebesi vukū‘a geldi. Bu risâlede yazılan her bir kelime, her bir kayıd, kazandığım bir muzafferiyete işârettir. Ve yine bu risâlede yazılan hakîkatler, zıdlarına bir imkân-ı vehmî kalmayacak derecede yazılmıştır. Uzun bir hakîkate delîli ile beraber, bir kayıdla veya bir sıfatla işâret yapılmıştır.
İhtâr: Bu zamanın cereyânı, benim gibi çoklarını tehlikelere atmıştır. İnşâallâh bu eser, Allâh’ın izniyle onları kurtaracak ümîdindeyim.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ وَالصَّلٰوةُ عَلٰی نَبِیِّهٖ
Bu risâle Dört Bâb ile bir Hâtime ve bir Mukaddeme üzerine tertîb edilmiştir.
Mukaddeme: Kırk senelik ömrümde, otuz senelik tahsîlimde, yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim. Tafsîlen beyân edilecektir. Burada yalnız icmâlen işâret edilecektir.
Kelimelerden maksad ma‘nâ-yı harfî ma‘nâ-yı ismî niyet nazar dır. Şöyle ki: Cenâb-ı Hakk’ın mâsivâsına, yani kâinâta ma‘nâ-yı harfiyle ve onun hesabına bakmak lâzımdır. Ma‘nâ-yı ismiyle ve esbâb hesabına bakmak hatâdır.
SAYFA 48
Evet, her şeyin iki ciheti var. Bir ciheti hakka bakar. Diğer ciheti halka bakar. Halka bakan cihet, hakka bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi, altında hakka bakan cihet-i istinâdı gösterecek bir perde gibi olmalı. Binâenaleyh, ni‘mete bakıldığı zaman Mün‘im, san‘ata bakıldığı zaman Sâni‘, esbâba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakîkî zihne ve fikre gelmelidir. Ve kezâ, nazar ile niyet, mâhiyet-i eşyâyı tağyîr eder. Günâhı sevâba, sevâbı günaha kalb eder. Evet, niyet, âdî bir hareketi ibâdete çevirir. Ve gösteriş için yapılan bir ibâdeti, günaha kalb eder. Maddiyâta esbâb hesabıyla bakılırsa cehâlettir. Allâh hesabıyla olursa maârif-i İlâhiyedir.
Birinci Kelâm: اِنّٖی لَسْتُ مَالِكٖی Ben kendime mâlik değilim. Ancak mâlikim kâinâtın mâlikidir. Fakat kendime mâlik nazarıyla bakıyorum ki, Mâlik-i Hakîkî’nin sıfâtını ve sıfatlarının bir derece mâhiyetini ve hududlarını bileyim. Evet, mevhûm ve mütenâhî hududum ile, Mâlik-i Hakîkî’nin sıfatlarının bir cihette gayr-i mütenâhî hududlarını bildim.
İkinci Kelâm: اَلْمَوْتُ حَقٌّ Ölüm haktır. Evet, bu hayat ve bu beden şu azîm dünyaya direk olacak kābiliyette değildir. Zîrâ hayâtım ve bedenim demirden ve taştan değildirler. Ancak et, kan, kemik gibi mütehâlif şeylerden terkîb edilmiştir. Kısa bir zamanda tevâfukları ve ictimâ‘ları varsa da, iftirâkları ve dağılmaları her vakit melhûzdur.
Üçüncü Kelâm: رَبٖی وَاحِدٌ Rabbim birdir. Evet, herkesin bütün saâdetleri, bir Rabb-i Rahîm’e olan teslîmiyete bağlıdır. Aksi takdîrde pek çok rablere muhtâç olur. Çünki insanın câmiiyeti i‘tibâriyle bütün eşyâya ihtiyacı ve alâkası vardır. Her şeye karşı gerek hissederek, gerekse hissetmeyerek teessürü ve elemleri vardır. Bu hâl ise tam cehennem gibi bir hâlettir. Fakat erbâb tevehhüm edilen esbâb, yed-i kudretine perde olan Rabb-i Vâhid’e teslîmiyet, firdevsî bir vaz‘iyettir.
Dördüncü Kelâm: اَنَا ta‘bîr edilen benlik, yani kendisine bir vücûd ve bir kıymet vermektir ki, bu ene Cenâb-ı Hakk’ın sıfâtını ve şuûnâtını bilmek için bir santraldir, bir vâhid-i kıyâsîdir.
SAYFA 49
Birinci Bâb: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ beyânındadır.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰی سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ
Allah’dan başka hak hiç bir ilâhın bulunmadığını kalben tasdîk ve lisânen ikrâr ettiğime, bütün gören ve görünen eşyâyı şâhid gösteriyorum.
Öyle bir tek Allah ki, vücûb-u vücûduna ve Vâhid-i Ehad ve Ferd-i Samed olduğuna Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm bir şâhid-i sâdık ve bir burhân-ı nâtıktır.
Ve öyle bir Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ki, icmâ‘ ve tasdîklerine mazhar olmakla, enbiyâ ve mürselîne siyâdet ünvânını ve ittifâk ve tahkîklerini almakla, imâmü’l-evliyâ ve’l-ulemâ lakabını almıştır.
Ve öyle bir Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ki, âyât-ı bâhire ve mu‘cizât-ı kātıa ve secâyâ-yı sâmiye ve ahlâk-ı âliye sâhibi olmakla mehbit-i vahy-i İlâhî olmuştur.
Ve öyle bir Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ki, âlem-i gayb ve melekûtü seyr ve ziyâret etmekle, ervâhı müşâhede ve melâike ile musâhebe etmiş, cin ve insanlara irşâd vazîfesini almıştır.
Ve öyle bir Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ki, şahsiyet-i ma‘neviyesiyle kâinâtın kemâline bir fihrist olmakla, bütün saadetlerin ve medeniyetlerin düstûrlarını hâvî bir şerîata sâhibdir.
Ve öyle bir Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ki, âlem-i şehâdette iken gaybiyâttan haber veren bir beşîr ve nezîr olup, bütün kuvvetiyle, kemâl-i ciddiyetle ve vüsûk ile ve itmi’nân ile ve yüksek bir îmân ile nev‘-i beşere karşı tevhîd dinini لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ile i‘lân ve i‘lâm etmiştir.
Ve kezâ, öyle bir Allah ki, vücûb-u vücûduna, cemâl ve celâline, Vâhid ve Ehad olduğuna şehâdet edenlerden birisi de Furkān-ı Hakîm’dir.
SAYFA 50
Ve öyle bir Furkān-ı Hakîm’dir ki, bütün enbiyânın kitaplarının tasdîklerine mazhardır. Ve öyle bir Furkān-ı Hakîm’dir ki, bütün akıllar ve kalbler, hükümlerini kabûl ve tasdîkte icmâ‘ ettikleri cihât-ı sittesinden nûr-efşân bir kitaptır.
Ve öyle bir Furkān-ı Hakîm’dir ki, mazhar-ı vahiy olan resûllerce mahz-ı vahiydir. Ehl-i keşif ve ilhâmca ayn-ı hidâyettir. Ma‘den-i îmân ve mecma‘-ı hakāiktir. Hükümleri delâil-i akliye ile müeyyed ve fıtrat-ı selîmenin şehâdetiyle musaddaktır. Lisânü’l-gayb olup âlem-i şehâdette nev‘-i beşeri فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ile tevhîde emir ve da‘vet ediyor.
Öyle bir Allah ki, vücûb-u vücûduna ve vahdetine, şu kitâb-ı kebîr denilen âlem, yazıları olan fasıllarıyla, sahîfeleriyle, satırlarıyla, cümleleriyle, harfleriyle şehâdet ettiği gibi; şu insan-ı kebîr denilen kâinât da bütün a‘zâsıyla, cevârihiyle, hüceyrâtıyla, zerrâtıyla, evsâfıyla, ahvâliyle delâlet eder.
Yani bu kâinât, ihtivâ ettiği bütün envâıyla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der. Ve o âlemlerin erkânıyla لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ der. Ve o erkânın a'zâsıyla لَا صَانِعَ اِلَّا هُوَ der. Ve o a‘zânın eczâsıyla لَا مُدَبِّرَ اِلَّا هُوَ der. Ve o eczânın cüz’iyâtıyla لَا مُرَبِّیَ اِلَّا هُوَ der. Ve o cüz’iyâtın hüceyrâtıyla لَا مُتَصَرِّفَ اِلَّا هُوَ der. Ve o hüceyrâtın zerrâtıyla لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ der. Ve o zerrâtın tarlası olan esîriyle لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ diyerek, bütün envâıyla, erkânıyla, a‘zâsıyla, eczâsıyla, hüceyrâtıyla, zerrâtıyla, esîriyle elli beş lisân ile Hâlik-ı kâinât’ın vücûb-u vücûduna ve vahdetine şehâdet ve delâlet eder. Şu lisânların tafsîli gelecektir.
Şimdi icmâl ile zikredilecek. Şöyle ki: Kâinât, terkîblerindeki intizâm; cereyân-ı ahvâlindeki nizâm; sûretlerindeki garâbet; nakışlarındaki ziynet ve yüksek hikmetler; eşyâdaki muhâlefet ve mümâselet; câmidâttaki muâvenet; birbirinden uzak olan şeylerdeki tesânüd; hikmet-i âmme; inâyet-i tâmme; rahmet-i vâsia; rızk-ı âmm; hayatlar; tasarruf; tahvîl; tağyîr; tanzîm; imkân; hudûs; ihtiyâç; zaaf; mevt; cehil; ibâdet; tesbîhât; daavât ve hâkezâ, pek çok sıfatlar lisânlarıyla Hâlik-ı Kadîm-i Kadîr’in vücûb-u vücûduna ve evsâf-ı kemâliyesine şehâdet ettikleri gibi; Esmâ-yı Hüsnâ’yı tilâvet ederek, Cenâb-ı Hakk’a tesbîh ve Kur’ân-ı Hakîm’i tefsîr ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbârâtını tasdîk ediyorlar.
SAYFA 51
Bu geçen lisânların tafsîline girişiyoruz. Şöyle ki: Kâinâtta görünen tanzîmât, nizâmât, muvâzenât, kabza-i tasarrufunda bir mîzân ve nizâm bulunan Hâlik’ın vücûb-u vücûduna delâlet etmekle لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَcümlesini okur.
Ve kezâ, kâinâtta intizâm ve ıttırâd hüküm-fermâdır. Bu iki sıfat, mutasarrıfın vahdetine ve bir olduğuna şehâdet etmekle اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ hakîkatini i‘lân ediyor.
Ve kezâ, semâvât sahîfesini yıldızlarıyla ve güneşleriyle yazan kudretle, bal arısıyla karıncanın sahîfelerini hüceyrât ve zerrât ile yazan kudret bir olduğundan اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile mes’ele-i vahdetin i‘lânıyla Hâlik’ın bir olduğuna delâlet ve şehâdet eder.
Ve kezâ, bulut ile arz gibi câmid ve mütehâlif şeylerde tecâvüb ve muâvenet, yani birbirinin hâcetine cevâb vermek; ve seyyârât gibi şemsten pek çok uzak olan yıldızların şemsle veya birbiriyle tesânüd etmeleri, bütün eşyânın bir müdebbirin idaresinde bulunduğuna şehâdet eder. Ve bu şehâdeti اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile i‘lân eder.
Ve kezâ, semâvâtın yıldızları gibi âsâr-ı muntazamadaki müşâbehet; ve arzın birbirine benzeyen çiçeklerinde ve hayvanâtındaki münâsebet, Hâlik’ın bir olduğuna delâletle şehâdetini اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile i‘lân eder.
Ve kezâ, her bir zîhayat, çok isim ve sıfatların tecellîsine mazhardır. Meselâ bir zîhayat vücûda geldiğinde Bârî isminin cilvesine ve teşekkülünde Musavvir sıfatının cilvesine, gıdalandığı zaman Rezzâk isminin cilvesine, hastalıktan şifâ bulduğunda Şâfî isminin cilvesine mazhardır. Ve hâkezâ, o zîhayat te’sîrde mütesânid, âsârda mütehâlif çok sıfat ve isimlere mazhardır. Bu sıfatların ve isimlerin hedefleri bir olduğundan, elbette müsemmâları da bir olur. İşte her bir zîhayat şu mazhariyetle Hâlik’ın bir olduğuna dâir olan şehâdetini اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile i‘lân eder.
Ve kezâ, manzûme-i şemsiye ile bal arısının gözleri arasındaki irtibât ve keyfiyetçe birbirleriyle münâsebetleri, her ikisinin bir nakkāşın nakşı olduğuna olan delâletlerini اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile i‘lâm ediyorlar.
SAYFA 52
Ve kezâ, zerrât arasındaki câzibe ile güneş ve yıldızlar arasında bulunan câzibenin kardeş olması, her iki kısım câzibe bir kalem-i vâhidin yazısı olduğunu اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile ızhâr ediyorlar.
Ve kezâ, terkîb ve mürekkebâtta görünen intizâm, o mürekkebâttaki her zerrenin lâyık olduğu yere konulmasıyla hâsıl olduğuna binâen, o zerreleri aralarındaki münâsebetler bozulmamak şartıyla mevki‘lerine koyabilmek, ancak bütün o mürekkebâtı yaratabilecek bir kudret sâhibine hâstır. İşte zerrâttaki şu intizâm ve şu vaz‘iyet lisânıyla اَللّٰهُ اَكْبَرُ der. اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ yu okur.
Ve kezâ, bir nev‘den bir ferdin bütün efraddan imtiyâzını te’mîn edecek teşahhus ve taayyününün kalem-i kudretle yazılması, bütün nev‘-i beşerin efrâdının nazar-ı kudrette meşhûd ve melhûz olduğunu istilzâm eder. Meselâ bir ferdin alâmet-i fârikası cihetiyle bütün efrâda muhâlefeti olacaktır. Öyle ise bir ferdin Hâlik’ı, bir nev‘in Hâlik’ı olacaktır.
Ve kezâ, bir nev‘e Hâlık olabilmek, cinse de Hâlık olabilmeye mütevakkıftır. En nihâyet bütün işler اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ da nihâyet bulur.
Ve kezâ, hilkat ve yaratılışın Vâcibü’l-Vücûd’a isnâd edilmesini, nazarları çok kısa olanlar baîd, garîb, külfetli olduğunu tevehhüm ederek, Vâcibü’l-Vücûd’un inkârına gidiyorlar. Hâlbuki esbâba isnâd edilirse, onların tevehhüm ettikleri bu‘d, garâbet, külfet kat kat olarak hakîkate inkılâb eder. Çünki vâcibe daha kolay olur. Meselâ bir adamdan birkaç şeyin sudûru, birkaç adamdan bir şeyin sudûrundan daha ehvendir. Meselâ bal arısının hilkati, kudret-i ezeliyeye isnâd edilmezse, nihâyetsiz müşkilât olur. Maahâzâ, vâhidin kesrete yaptığı vaz‘iyet ve maslahatı, kesret çok meşakkatlerden sonra yapabilir. Meselâ bir kumandanın pek çok neferlere verdiği intizâm vaz‘iyetinin yapılması, o neferlere havâle edilse, suhûletle yapamazlar.
Demek Hâlik-ı Vâhid’e yapılan isnâdda zâhiren bu‘d ve garâbet varsa da, esbâb ve kesrete edilen isnâda dahi muzâaf olarak müteselsil muhâller vardır.
SAYFA 53
Şöyle ki: Her bir zerrede Vâcibü’l-Vücûd’un sıfatlarının bulunduğunu farz etmek lâzım geliyor. Çünki nakıştaki kemâl, san‘attaki hüsün, o sıfatları ister. Hem şirketi kabûl etmeyen vücûb hakkında, gayr-i mütenâhî şerîklerin farzı lâzımdır. Hem her bir zerrenin bütün zerrelere hem hâkim-i mutlak, hem mahkûm-u mutlak olması lâzım gelir. Çünki nizâm ve intizâm öyle ister. Hem her bir zerrede ihâtalı bir şuûr ve tam bir ilim lâzımdır. Çünki zerreler arasında tesânüd ve muvâzene vardır. Bu tesânüd ve muvâzene ise ilim ile olur. İşte eşyâyı esbâba isnâd etmekte bu kadar muhâller vardır.
Ama sâhib-i hakîkî olan Vâcibü’l-Vücûd’a isnâd edildiği vakit, o zerreler şöyle bir vaz‘iyete girerler ki, şemsin cilvelerine, timsâllerine, lem‘alarına mazhar olan su katreleri gibi, kudret-i ezeliyenin nûrânî tecellîsine, cilvelerine, lem‘alarına o zerreler mazhar olur. Sâhib-i kudretin izniyle, nihâyetsiz olan ilim ve irâdesiyle o zerrelerde teşekkülât ve terkîbât yapılır. Binâenaleyh kudret-i ezeliyenin bir lem‘ası kudretin hâsiyetine mâlik olduğundan, esbâbın binler lem‘asından ve esbâbın sultanından daha te’sîrlidir. Çünki esbâbda tecezzî ve inkısâm vardır. Kudret-i ezeliyede tecezzî ve inkısâm yoktur. Ve kezâ, kudret-i ezeliyede külfet ve uğraşmak da yoktur. Çünki kudret, Sâni‘in zâtında zâtîdir. Ârızî değildir. Acz, kudretine tahallül edemez. Kudretin bir lem‘asına mazhariyette, zerreler, şemsler müsâvîdir. Büyük, küçükten ağır ve zahmetli değildir.
Ve kezâ, hayat, vücûd, nûr gibi şeylerin zâhir ve bâtınları şeffaf olduğundan, îcâdları zamanında vesâit ve esbâb altında kudretin tasarrufu görünür. Evet, hayâtın vaz‘iyetlerine ve derecelerine dikkat edilirse, kudretin tasarrufu görünür. Meselâ bir salkım üzüm ince, câmid bir dalda yapılıyor. Ve bir cam parçasındaki küçük bir delikten ziyânın geçmesiyle şemsin timsâli tersîm ediliyor. Ve bir evin tenvîrine bir kibrit vâsıta oluyor.
İşte bu gibi basît esbâb altında yapılan o azîm ve garîb işlerde kudretin tasarrufu gündüz gibi göründüğü âşikârdır.
Ve kezâ, eşyânın esbâba isnâdındaki istib‘âddan ve istiğrâbdan hâsıl olan inkârdan neş’et eden dalâletlerden husûle gelen ızdırâbât, bütün akılları ve rûhları Vâcibü’l-Vücûd’a firara ve ilticâya mecbûr ediyor.
SAYFA 54
Çünki ancak Vâcibü’l-Vücûd’un kudretiyle, irâdesiyle her müşkil hallolur. Ve kapalı kapılar açılır. Ve onun zikriyle kalbler mutmain olurlar.
Binâenaleyh necât ve halâs, ancak Allâh’a ilticâ ile olur. فَفِرُّٓوا اِلَی اللّٰهِ اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ İşte kâinât şu hakîkatin lisânıyla اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ der.
Ve kezâ, esbâb-ı zâhiriyenin pek basît, mahdûd, fakîr, câmid, şuûrsuz, irâdesiz kanunlar kısmı da, i‘tibârî ve mevhûmî şeylerdir. Müsebbebâtta bulunan hârika nakışların ve ziynetlerin, garîb ve acîb san‘atların o gibi kıymetsiz esbâb ile kat‘iyen münâsebetleri yoktur. Binâenaleyh bedenin hüceyrâtındaki nizâmlı ve intizâmlı teşekkülâtı, yediğimiz yemeklere; ve kuvve-i hâfızada yazılan gayr-i mahdûd, muntazam nakışları, kulaktaki ve baştaki telâfîfe; ve konuşmakta ve tefekkürde harflerin teşkîlâtına ve suver-i zihniyenin husûlünü ve lisân ve zihnin hareketlerini esbâba isnâd etmeleri ahmakçasına bir hükümdür. Ancak o gibi müsebbebât, gayr-i mütenâhî bir kudretle bir ilim ve irâdeyi iktizâ ediyorlar. Çünki kevn ve vücûdda müessir-i hakîkî, ancak kudreti gayr-i mütenâhî bir Hâlik-ı Kadîr’dir. Esbâb ise bahanelerdir. Vesâit de perdelerdir. Havâs ve hâsiyetleri dahi kudretin tecelliyâtına ve lem‘alarına isim ve ünvanlardır. Hem kanunlar ve nevâmîs denilen şeyler, ancak ilim ile, irâde ve emrin nev‘lere olan tecellîlerinin isimleridir. Evet, kanun emirdendir, nâmus irâdedendir. İşte kâinât, müsebbebâtın lisânıyla اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile Hâlik-ı Hakîkî’yi i‘lân ediyor.
Ve kezâ, kâinât sahîfesinde pek büyük bir i‘tinâ ve ihtimâm ile hârika bir tarzda yazılan nakışlar, münferiden ve müctemian gayr-i mütenâhî bir kudreti iktizâ ettiklerinden, kâinât da bir Vâcibü’l-Vücûd’un ve bir Hâlik-ı Kadîr’in vücûduna bizzarûre delâlet eder ki, o Hâlik’ın te’sîr-i kudretine nihâyet olmadığından, şerîklerden bilbedâhe müstağnîdir. Hâlik’ın şerîke ihtiyacı yoktur.
Maahâzâ şerîk, hadd-i zâtında mümteni‘dir. Hâliktan başka bir ilâhın vücûdu mümkün değildir. Çünki kudret-i kâmilenin te’sîri gayr-i mütenâhîdir. Şerîk olduğu takdîrde, kudretin te’sîri mahdûd olur. Mütenâhî olmadığı hâlde, mütenâhî olur, inkıtâa uğrar. Bu hâl ise birkaç cihette muhâldir. Öyle ise istiklâl ve infirâd, ulûhiyet için zâtî hâssalardır.
SAYFA 55
Böyle olmakla beraber, şerîke bir mahal, bir makam, bir imkân-ı zâtî yoktur. Ve şerîkin vücûdu hakkında ne bir delîl ve ne de bir delilden neş’et eden bir ihtimâl ve ne de bir emâre ve ne de kâinâtın hiç bir cihetinde şerîke bir yer yoktur. Bilakis hangi şeye hangi cihete bakılırsa tevhîd sikkesi görünüyor. Demek müessir-i hakîkî ancak ve ancak Allah’dır.
Evet, insan kâinâtın en eşrefi ve esbâb içinde ihtiyârı en genişi olduğu hâlde, ef‘âl-i ihtiyâriyesi içinde, yemek ve içmek gibi en âdî bir fiilinde, yüz cüz’den ancak bir cüz’ü insana âit olabilir. Esbâbın sultânı olan insan böyle eli bağlı te’sîrsiz olursa, diğer esbâb-ı câmide ne halt edebilirler? İşte kâinât bu hakîkatten tebârüz eden vücûd ve vahdet lisânıyla اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ hakîkatini tilâvet eder.
Ve kezâ, kâinâtın bütün eczâsına ve zerrâtına tecellî eden esmâ-yı İlâhiye arasındaki tesânüd, yani birbirine dayanarak tecellî ettikleri bir temâzüc, yani elvân-ı seb‘a gibi birbiriyle memzûc olarak eşyâyı cilvelendirdikleri eserler bir olduğu gibi, müsemmâlarının da Vâhid-i Ehad olduğuna şehâdet eder. Bu şehâdet lisânıyla kâinât اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ diyerek vahdâniyeti i‘lân eder.
Ve kezâ, kâinâtın küllî ve cüz’î ihtivâ ettiği bütün eczâsını istîlâ eden bir hikmet-i âmme görünüyor. Ve bu hikmet-i âmme, kasıd, şuûr, irâde, ihtiyâr sıfatlarını tazammun ediyor. Bu sıfatlar, bir Hakîm-i Mutlak’ın vücûb-u vücûduna delâlet eder. Çünki kâinât mef‘ûl ve münfaildir. Mef‘ûl fâilsiz olamadığı gibi, mef‘ûlün câmid bir cüz’ü de fâil olamaz.
Ve kezâ, kâinât sahîfesinde bir inâyet-i tâmme parlıyor. Bu inâyet, tazammun ettiği hikmet, lütuf, tahsîn sıfatlarıyla bir Hâlik-ı Kerîm’in vücûb-u vücûduna delâlet eder. Çünki in‘âm ve ihsân, mün‘im ve muhsinsiz olamaz.
Ve kezâ, kâinâtı müştemelâtıyla beraber içine alan pek geniş bir merhamet görünüyor. Bu merhamet, rahmet, hikmet, inâyet, in‘âm gibi çok sıfatları tazammun ediyor. Bu sıfatlar, bir Rahmân-ı Rahîm’in vücûb-u vücûduna şehâdet eder. Çünki sıfat mevsûfsuz olamaz.
Ve kezâ, zevi’l-hayata ve canlı mahlûkāta tevzî‘ edilen bir rızk-ı âmm var. Ve bu rızık sıfatı, geçen sıfatları istilzâm etmekle beraber, bir Rezzâk-ı Rahîm’in vücûduna delâlet eder. Çünki fiil fâilsiz olamaz.
Ve kezâ, bütün kâinâtta intişâr eden bir hayat var. Bu hayat sıfatı da geçen sıfatları iktizâ etmekle beraber, bir Hayy-ı Kayyûm ve bir Muhyî ve Mümît Hâlik’ın vücûb-u vücûduna delâlet eder.
SAYFA 56
Arkadaş Elvân-ı seb‘a gibi memzûc olan şu beş hakîkat, kâinâta bir Rabb-i Kadîr’in ve Alîm, Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rahmân, Rezzâk, Hayy ve Kayyûm’un zarûrî olduğuna bilbedâhe delâlet ve şehâdet eder. Ve kâinât bu şehâdetlerini اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile i‘lân eder.
Ve kezâ, şu kâinât yüzünde hüsn-ü zâtîyi gösteren ve bir hüsn-ü arazîyi ve bir cemâl-i mücerredi gösteren bir cemâl-i hazîn; ve bir Mahbûb-u Hakîkî’ye işâret eden bir aşk-ı sâdık; ve bütün esrârı cezb eden bir hakîkat-i câzibeye işâret eden bir cezbe ve bir incizâb var. Bu hakîkatler kâinâta bir Rabb-i Vâcibü’l-Vücûd’un lâzım ve zarûrî olduğuna şehâdet ettiklerini kâinât اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile ta‘lîm ve i‘lâm ediyor.
Ve kezâ, bütün envâın cüz’iyâtında bir tasarruf var. Bu tasarruf, fâideli işler ve maslahatlar içindir. Ve nebâtât ve hayvanâtta bir tebeddül ve tahavvül var. Bu da pek çok menfaatler içindir. Küre-i arzda gece ve gündüz cihetiyle bir tagayyürât var. Bu dahi büyük büyük gāyeler içindir. Ve kâinâtta hüküm-fermâ olan nizâm ve intizâmla beraber, fa‘âliyet husûsunda elvân-ı seb‘a gibi tebârüz eden şu hakîkatler, bilbedâhe bir mutasarrıf-ı hakîm-i kadîre ve bir fâil-i muhtâra ve bütün evsâf-ı kemâliye ile muttasıf bir Hâlik’ın vücûb-u vücûduna yaptıkları delâleti, kâinât اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile teblîğ ediyor.
Ve kezâ, kâinâtın ihtivâ ettiği bütün envâını ve eczâsını ve zerrâtını istîlâ eden hudûs, bir muhdisi ve bir mûcidi iktizâ eder.
Ve kezâ, kâinâtın bütün eczâsıyla beraber gayr-i mütenâhî eşkâllere ve vaz‘iyetlere kābiliyeti ve ihtimâli ve imkânı varken bu şekl-i hâzıra girmesi, elbette bir Hâlik-ı Vâcibü’l-Vücûd’un ihtiyârı ve irâdesi ve tercîhiyle olmuştur.
Ve kezâ, büyük bir fakr ve ihtiyaçta bulunan kâinâtın envâına ve eczâsına lâzım olan şeylerini ve hâcetlerini evkāt-ı münâsibede مِنْ حَیْثُ لَا یَحْتَسِبُ îfâ ve is‘âf etmek, bir Rezzâk-ı Kerîm’in vücûb-u vücûduna delâlet eder.
Ve kezâ, kâinât, umûmî ve husûsî, maddî ve ma‘nevî pek büyük ihtiyâçlar içindedir. Gerek vücûduna ve gerekse bekāsına lâzım olan şeyleri tedârik etmekten ve işleri görmekten âcizdir. Bu gibi matlûblarının şuûru olmaksızın yerine getirilmesi, elbette Rahmân, Rahîm ve Vâcibü’l-Vücûd bir Sâni‘-i Hakîm tarafındandır.
SAYFA 57
Ve kezâ, kevn ü vücûdda imkân, kesret, infiâl mertebeleri vardır. İmkân mertebesi vücûb mertebesine bakar ve onu istilzâm eder. Kesret mertebesi vahdet mertebesine nâzırdır, onu iktizâ eder. İnfiâl mertebesi fâiliyet mertebesine mütevakkıftır. Bu mertebeler arasındaki istilzâm, bizzarûre vâcib, vâhid, fa‘âl bir Hâlik’ı iktizâ ve istilzâm eder.
Ve kezâ, bakıyoruz ki, kâinâtta herhangi bir şey, hadd-i kemâle vâsıl oluncaya kadar hareket etmekte devam ediyor, durmuyor. Kemâline vâsıl olduğu zaman, hareketi terk edip sâkin oluyor, oturuyor. Bundan anlaşılıyor ki, vücûd kemâlini ister. Kemâl de sübûtu iktizâ eder. Öyle ise vücûdun vücûdu kemâl iledir. Kemâlin kemâli de devam ile olur. Öyle ise, bir Vâcib-i Sermedî, kâmil-i mutlak var ki, mümkinâtın bütün kemâlâtı, onun nûr-u kemâlinin cilvelerine birer gölgedir. Öyle ise, Cenâb-ı Hakk zâtında, sıfâtında, ef‘âlinde kâmil-i mutlaktır.
Ve kezâ, her şeyin bâtını zâhirinden daha latîf, daha şeffaftır. Bu hâl ise, Sâni‘in o şeyden hâriç ve baîd olmadığına delâlet eder. O şeyin sâir eşyâ ile nizâm ve muvâzenesinin Sâni‘i tarafından te’mîn edildiği cihetle, Sâni‘in o şeyde dâhil olmamasını iktizâ eder. Öyle ise, bir masnûun zâtına bakılırsa, Sâni‘in ilim ve hikmeti görünür. Gayrısı ile bakılırsa, Sâni‘in fevka’l-kül bir sem‘ ve basara mâlik olduğu görünür. Bu hakîkatten anlaşılır ki, Sâni‘-i âlem, âlemde dâhil olmadığı gibi, âlemden hâriçte de değildir. İlmiyle ve kudretiyle her şeyin içinde olduğu gibi, her şeyin de fevkındedir. Bir şeyi gördüğü gibi, bütün eşyâyı da beraber görür.
Bu hakîkatler, kavs-i kuzah renkleri gibi ma‘cun olmuş birtakım nûrânî âyetlerdir. Kâinât bütün evsâf-ı kemâliye ile muttasıf bir Hâlik’ın vücûb-u vücûduna ve vahdetine delâlet ve şehâdet eder. Evet, kâinât, Hâlik’ın nûrunun gölgesi ve esmâsının tecelliyâtı ve ef‘âlinin âsârıdır.
Arkadaş Kâinâtın şu geçen hakîkatlerin lisânıyla söylediği اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ delâiliyle لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ hakîkatini isbat eder.
SAYFA 58
Ve kezâ, فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hakîkati مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ hakîkatini istilzâm ediyor. مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ hakîkati dahi, îmânın beş rüknünü tazammun ettiği gibi, sıfat-ı rubûbiyete mazhar ve mir’âttir. Bu sırra binâendir ki, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ îmânın mîzân terâzisinde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ile hem karîn, hem muvâzî olmuştur. Çünki nübüvvet, sıfat-ı rubûbiyete nâzır ve mazhar olduğundan, umûmî bir câmiiyete mâliktir. Velâyet ise husûsî ve cüz’îdir. Aralarındaki nisbet رَبُّ الْعَالَمٖینَ ile رَبٖی arasındaki nisbet gibidir ki, birisinde izâfe umûmîdir, ötekisinde hususîdir. Veya arzdan Arş’a olan mi‘râc ile, secdedeki mi‘râc arasındaki nisbet gibi veya Arş ile kalb arasındaki nisbet gibidir.
Arkadaş Şu yüksek olan matlûba zikrettiğimiz burhânlar, matlûbu ihâta eden bir dâiredir. Matlûb olan vücûb-u vücûd ve vahdet, o dâirenin merkezindedir. Dâireyi teşkîl eden burhânların her birisi, parmağını uzatıp matlûbun hak ve sâdık olduğuna imza atıyorlar. O burhânlardan zaîf olanların aralarında tesânüd vardır. Yani birbirini te’yîd ve takviye etmekle, zaîf burhânların za‘fiyeti zâil olur. Zâil olmasa bile i‘tibârdan düşmez. İ‘tibârdan düşse bile, dâirenin bozulmasına sebeb olmaz. Ancak dâire küçülür.
Maahâzâ, burhânların hey’et-i mecmûasına terettüb eden matlûbun kuvvet ve vuzûhunu her ferdden istemek ve her ferdde aramak, aklın hastalığına ve zihnin cüz’iyetine işâret olup, matlûbu red ve inkâr için bir zemîn teşkîl eder. Binâenaleyh bir burhâna bakıldığı zaman za‘fiyetinden dolayı vehimler baş gösterir ise, öteki burhânlardan süzülen kuvvet ile ortada za‘fiyet kalmaz. Vehimler de dağılır.
Maahâzâ, bazı burhânlar suya benzer. Bir kısmı da havaya benzer. Bir kısmı da ziyâ gibidir. Binâenaleyh bu gibi burhânları gāyet latîf ve dikkatli ince bir fikir ile arayıp tartmalıdır ki, dökülmesin, sönmesin, uçmasın.
SAYFA 59
[Hâtime]
Şu hâtime dört çeşit hastalığı beyân eder ve tedâvi çarelerini gösterir.
Birinci Hastalık: Yeistir. Arkadaş Amele ve tâate muvaffak olamayan bir insan, azâbdan korkar, ye’se düşer. Böyle bir kimsenin gözüne dînî mes’elelere münâfî ednâ ve zaîf bir emâre, kocaman bir burhân görünür. Böylece birkaç emâreyi elde eder etmez, diğer emârelerin sâikasıyla i‘lân-ı isyân eder. Dâire-i İslâmiyetten çıkar, şeytanın ordusuna iltihâk eder. Binâenaleyh a‘mâle muvaffak olamayanlar, yeise düşmemek için şu âyete mürâcaat etsinler. قُلْ یَا عِبَادِیَ الَّذٖینَ اَسْرَفُوا عَلٰٓی اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ یَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمٖیعًا اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحٖیمُ
İkinci Hastalık: Ucubdur. Arkadaş Ye’se düşen adam, azâbdan kurtulmak için istinâd edecek bir noktayı aramaya başlar. Bakar ki, bir mikdâr hasenât ve kemâlâtı var. Hemen o kemâlâta bel bağlar, güvenir. Ve der ki: Bu kemâlât beni kurtarır. Ve bir derece râhat eder. Hâlbuki a‘mâle güvenmek ucubdur. İnsanı dalâlete atar. Çünki insanın yaptığı kemâlâtta ve iyiliklerde hakkı yoktur. Kemâlât ve iyilikler mülkü değildir. Onlara güvenemez.
Hem insanın vücûdu ve cesedi bile onun değildir. Çünki kendisinin eser-i san‘atı değildir. O vücûdu yolda bulmuş değildir. Lakîta olarak da temellük etmiş değildir. Yani kıymeti olmayan şeylerden olduğu için yere atılmış da, insan almış değildir. Ancak o vücûd, garîb san‘atın ve acîb nakışların şehâdetiyle, bir Sâni‘-i Hakîm’in dest-i kudretinden çıkmış kıymetdâr bir hânedir. İnsan o hânede emâneten oturur. O vücûdda yapılan binlerle tasarrufâttan ancak bir tanesi insana âittir.
Ve kezâ, esbâb içerisinde en eşrefi ve en kuvvetli ihtiyâr sâhibi insan iken, ef‘âl-i ihtiyâriye nâmıyla kendine mal zannettiği ef‘âlin ekil ve şürb gibi en âdî işlerinin husûlünde yüz cüz’ünden ancak bir cüz’ü insana âittir.
Ve kezâ, insanın elindeki ihtiyâr pek dardır. Havâssının en genişi hayâl olduğu hâlde, hayâl aklı ve aklın semerelerini ihâta edemez. Bunlar bu kadar büyük iken, bunları nasıl dâire-i ihtiyârına alıp onlarla iftihâr ediyorsun?
SAYFA 60
Ve kezâ, şuûrî olmaksızın senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyân etmektedir. O fiiller şuûrî oldukları hâlde, şuûrun taalluk etmediğinden sâbit olur ki, o fiillerin fâili bir Sâni‘-i Zî-şuûr’dur. Ne sen fâilsin ve ne de senin esbâbın Binâenaleyh mâlikiyet da‘vâsından vazgeç. Kendini mehâsin-i kemâlâta masdar olduğunu zannetme. Ve kat‘iyen bil ki, senden yine sana yalnız noksân ve kusur vardır. Çünki sû’-i ihtiyârınla, sana verilen kemâlâtı tağyîr ediyorsun. Senin hânen hükmünde olan cesedin sana emânettir. Senin mehâsinin hep mevhibedir, seyyiâtın meksûbedir. Binâenaleyh لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ de.
Üçüncü Hastalık: Gururdur. Evet, gurur ile insan, maddî ve ma‘nevî kemâlâttan ve mehâsinden mahrûm kalır. Eğer gurur sâikasıyla başkaların kemâlâtına tenezzül etmeyip kendi kemâlâtını kâfî ve yüksek görürse, o insan nâkıstır. Böyle insanlar, ma‘lûmât ve keşfiyâtlarını daha yüksek görmekle, eslâf-ı izâmın irşâdât ve keşfiyâtlarından mahrûm kalırlar. Ve evhâma ma‘rûz kalarak bütün bütün çizgiden çıkarlar. Hâlbuki eslâf-ı izâmın kırk günde elde ettikleri bir keşfiyâtı, bunlar kırk senede bulamazlar.
Dördüncü Hastalık: Sû’-i zandır. Evet, insan hüsn-ü zanna me’mûrdur. İnsan herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Sû’-i zan sâikasıyla, kendisinde bulunan sû’-i ahlâkı başkalara teşmîl etmemelidir. Ve başkaların bazı harekâtının hikmetini bilmediğinden takbîh etmemelidir.
Binâenaleyh eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hâllerini beğenmemek sû’-i zandır. Sû’-i zan ise, maddî ve ma‘nevî hayât-ı ictimâiyeyi zedeler.
Arkadaş Tahtelarz yaptığım hayâlî bir seyâhatte gördüğüm bazı hakîkatleri zikredeceğim.
Birinci Hakîkat: Arkadaş Mâlik-i Hakîkî’den gaflet, nefsin firavunluğuna sebeb olur. Evet, taht-ı tasarrufunda bulunan bütün eşyânın Mâlik-i Hakîkî’sini unutan ve kendisini kendine mâlik zanneden, hâkimiyet tevehhümünde bulunur. Başkalarını da, bilhassa esbâbı da, kendisine kıyâsla hâkim ve mâlik defterine kaydeder. Ve böyle vesîlelerle Allâh’ın mülkünü, malını