
SAYFA 111
Cennet-i Kur’âniyenin semerâtından bir semerenin ihtivâ ettiği
[Habbe]
(حَبَّە مٖی كُویَدْ مَنْ شَاخِ دِرَخْتَمْ پُرْ اَزْ مَیْوَۀِ تَوْحٖیدْ یَكْ شَبْنَمَمْ اَزْ یَمْ پُرْ اَزْ لُؤْلُؤِ تَمْجٖیدْ)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
(اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی دٖینِ الْاِسْلَامِ وَكَمَالِ الْاٖیمَانِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰی مُحَمَّدٍنِ الَّذٖی هُوَ مَرْكَزُ دَٓائِرَةِ الْاِسْلَامِ وَمَنْبَعُ اَنْوَارِ الْاٖیمَانِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ مَادَامَ الْمَلَوَانُ وَمَا دَارَ الْقَمَرَانُ)
İ‘lem eyyühe’l-azîz Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, nûr-u Muhammedî asm o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer şu âlem-i kebîr bir şecere tahayyül edilirse, nûr-u Muhammedî asm hem çekirdeği, hem meyvesi olur. Eğer şu dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nûr-u Muhammedî asm onun rûhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nûr-u Muhammedî asm onun aklı olur. Eğer pek güzel şa‘şaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, nûr-u Muhammedî asm onun andelîbi olur.
Eğer pek büyük bir saray farz edilirse, nûr-u Muhammedî asm o Sultân-ı Ezel ve Ebed'in makarr-ı saltanat ve haşmetini ve tecelliyât-ı cemâliyesiyle âsâr-ı san‘atını hâvî olan o yüksek saraya nâzır ve münâdî ve teşrîfâtçı olur. Bütün insanları o saraya da‘vet ediyor. Ve o sarayda bulunan bütün antika san‘atları, hârika mu‘cizeleri o saraya girenlere ta‘rîf ediyor. O sarayın sâhib ve sâni‘ine îmân etmek üzere halkı câzibedâr ve hayret-efzâ bir sûrette da‘vet ediyor.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Hilkat şeceresinin meyvesi insandır. Ma‘lûmdur ki, meyve bütün eczânın en ekmeli ve kökten en uzağı olduğu için, bütün eczânın hâsiyetlerini ve meziyetlerini hâvîdir. Ve kezâ, hilkat-i âlemin ille-i gāiyesi hükmünde olan çekirdeği yine insandır.
Sonra o şecerenin meyvesi hükmünde olan insandan birisini, şecere-i İslâmiyete çekirdek ittihâz etmiştir. Demek o çekirdek, âlem-i İslâmiyetin hem bânîsidir, hem güneşidir. Fakat o çekirdeğin çekirdeği kalbdir. Kalbin ihtiyâç sâikasıyla âlemin envâıyla, eczâsıyla pek çok alâkaları var. Esmâ-yı Hüsnâ’nın bütün nûrlarına ihtiyâçları var. Dünyayı dolduracak kadar o kalbin hem emelleri, hem de düşmanları var. Ancak Ganiyy-i Mutlak ve Hâfız-ı Hakîkî ile mutmain olabilir.
SAYFA 112
Ve kezâ, o kalbin öyle bir kābiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihrist gibi bütün âlemi temsîl eder. Ve merkezinde Vâhid-i Ehad’den başka bir şey kabûl etmez. Ebedî ve sermedî bir bekādan mâadâ bir şeye râzı olmaz.
İnsanın çekirdeği olan kalb, ubûdiyet ve ihlâs altında İslâmiyet ile iskā edilmekle, îmân ile intibâha gelirse, nûrânî ve misâlî âlem-i emirden gelen emir ile öyle bir şecere-i nûrâniye olarak yeşillenir ki, onun cismânî âlemine rûh olur. Eğer o kalb çekirdeği böyle bir terbiye görmezse, kuru bir çekirdek olarak kalır. Nûra inkılâb edinceye kadar ateş ile yanması lâzımdır.
Ve kezâ, o habbe-i kalb için pek çok hizmetçi vardır ki, o hâdimler kalbin hayatıyla hayat bulur, inbisât ederlerse, kocaman kâinât onlara tenezzüh ve seyrângâh olur. Hatta kalbin hizmetçilerinden bulunan hayâl, en zaîf ve en ehemmiyetsiz iken, hapiste ve zindanda kayıdlı olan sâhibini bütün dünyada gezdirir, ferahlandırır. Ve şarkta namaz kılan bir adamın başını Hacerü’l-Esved’in altına koydurur. Ve şehâdetlerini muhâfaza için Hacerü’l-Esved’e tevdî‘ ettirir.
Mâdem benî-Âdem kâinâtın meyvesidir. Nasıl ki bir harmanda başaklar dövülür. Tasfiye netîcesinde semereler istibkā ve iddihâr edilir. Binâenaleyh haşir meydanı da bir harmandır. Kâinâtın başak ve semeresi olan benî-Âdemi intizâr etmektedir.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Şu görünen umûmî âlemde her insanın husûsî bir âlemi vardır. Bu husûsî âlemler umûmî âlemin aynıdırlar. Yalnız umûmî âlemin merkezi şemstir. Husûsî âlemin merkezi ise, şahıstır. Her husûsî âlemin anahtarları o âlemin sâhibinde olup, letâifiyle bağlıdır. O şahsî âlemlerin safveti, hüsnü, kubhu, ziyâsı ve zulmeti, merkezleri olan eşhâsa tâbi‘dir. Evet, aynada irtisâm eden bir bahçe hareket, tagayyür ve sâir ahvâlinde aynaya tâbi‘ olduğu gibi; her şahsın âlemi de merkezi olan o şahsa tâbi‘dir. Gölge ve misâl gibi. Binâenaleyh cisminin küçüklüğüne bakıp da günahlarını küçük zannetme. Çünki kalbin kasâvetinden bir zerre, senin şahsî âleminin bütün yıldızlarını küsûfa uğrattırır.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Otuz seneden beri iki tâğūt ile mücâdelem var. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri enedir, diğeri tabiattır. Birinci tâğūtu kasdî olmayarak gölge-vârî bir ayna gördüm. Fakat o tâğūtu kasden veya bizzât nazar-ı ehemmiyete alanlar, Nemrûd ve Firavun olurlar.
SAYFA 113
İkinci tâğūt ise, onu İlâhî bir san‘at ve Rahmânî bir sıbgat, yani nakışlı bir boya şeklinde gördüm. Fakat gaflet nazarıyla bakılırsa, tabiat denilen, maddiyyûnlarca bir ilâh olur. Maahâzâ, o tabiat zannedilen şey, İlâhî bir san‘attır. Cenâb-ı Hakk’a nihâyetsiz şükürler olsun ki, Kur’ân’ın feyziyle mezkûr mücâdelem her iki tâğūtun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi.
Evet, Nokta, Katre, Zerre, Şemme, Habbe, Habâb Risâlelerimde isbat ve îzâh edildiği gibi, mevhûm olan tabiat perdesi parçalanarak altından şerîat-ı fıtriye-i İlâhiye ve san‘at-ı şuûriye-i Rahmâniye güneş gibi ortaya çıkmıştır. Ve kezâ, firavunluğa delâlet eden eneden, Sâni‘-i Zülcelâl’e râci‘ olan Hüve tebârüz etmiştir.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Dünyada sana âit çok emirler vardır. Ama ne mâhiyetlerinden ve ne de âkıbetlerinden haberdâr değilsin. Bunlardan biri ceseddir. Evet, cesedin genç iken latîf, zarîf ve güzel gül çiçeğine benzerse de, ihtiyârlığında tahavvül eder. Kurumuş ve uyuşmuş kış çiçeğine benzer. Biri de hayat ve hayvaniyettir. Bunun da sonu ölüm ve zevâldir. Biri de insaniyettir. Bu ise zevâl ve bekā arasında mütereddiddir. Dâim-i Bâkî’nin zikriyle muhâfazası lâzımdır. Biri de ömür ve yaşayıştır. Bunun da hudûdu ta‘yîn edilmiştir. Ne ileri ve ne de geri bir adım atılamaz. Bunun için elem çekme, mahzûn olma. Tahammülünden âciz ve tâkatinden hâriç olduğun tûl-ü emel yükünü yükleme. Biri de vücûddur. Vücûd zâten senin mülkün değildir. Onun mâliki ancak Mâlikü’l-Mülk’dür. Ve senden daha ziyâde senin vücûduna şefkatlidir. Binâenaleyh Mâlik-i Hakîkî’nin dâire-i emrinden hâriç o vücûda karıştığın zaman zarar vermiş olursun. Ümidsizliği intâc eden hırs gibi. Biri de belâ ve musibetlerdir. Bunlar zâildir. Devamları yoktur. Zevâlleri düşünülürse, zıdları zihne gelir, lezzet verir. Biri de, sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misâfir olan kimse, beraberce götüremeyeceği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın.
Ve kezâ, bu fânî dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise azîz olarak çıkmaya çalış. Vücûdunu Mûcidine fedâ et. Mukābilinde büyük bir fiyat alacaksın. Çünki fedâ etmediğin takdîrde, ya bâd-ı hevâ zâil olur gider, veya onun malı olduğundan yine ona rücû‘ eder. Eğer vücûduna i‘timâd edersen, ademe düşersin. Çünki ancak vücûdun terkiyle vücûd bulunabilir.
SAYFA 114
Ve kezâ, vücûduna kıymet vermek fikrinde isen, o vücûddan ancak senin elinde bir nokta kalabilir. Bütün vücûdun cihât-ı erbaasıyla ademler içerisinde kalır. Ama o noktayı da elinden atarsan, vücûdun tam ma‘nâsıyla nûrlar içinde kalır.
Biri de dünya lezzetleridir. Bu ise kısmete bağlıdır. Talebinde kalaka düşersin. Ve sür‘at-i zevâli i‘tibâriyle aklı başında olan, onları kalbine alıp kıymet vermez. Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezâizi terk etmek evlâdır. Çünki âkıbetin ya saâdettir, ya şekāvettir. Saâdet ise şu fânî lezâizin terkiyle olur. Şekāvet ise, ölüm ve i‘dâm, nazarında bulunan bir adam sehpânın tezyîninden ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alamaz.
Dünyasının âkıbetinin küfür sâikasıyla adem-i mutlak olduğunu tevehhüm eden adam için de terk-i lezâiz evlâdır. Çünki o lezâizin zevâliyle vukū‘a gelen husûsî ve mukayyed ademlerden adem-i mutlakın elîm elemleri her dakîka hissedilir. Bu gibi lezzetler o elemlere galebe edemez.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Mer‘âyı tecâvüz eden koyun sürüsünü çevirmek için çobanın attığı taşlarla musâb olan bir koyun, lisân-ı hâliyle der ki: Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyâde fâidemizi düşünür. Mâdem onun rızâsı yoktur, dönelim der. Kendisi döner, sürü de döner.
Ey nefis Sen o koyundan fazla âsî değilsin. Dâll değilsin. Kaderden sana atılan bir musîbet taşına ma‘rûz kaldığın zaman اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَیْهِ رَاجِعُونَ de. Ve Merci‘-i Hakîkî’ye dön. Îmâna gel. Mükedder olma. Allah da çoban gibi, seni senden daha ziyâde düşünür.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Kalbin kasden umûr-u dünyeviye ile iştigāl etmek için yaratılmadığı, şöyle îzâh edilebilir: Görüyoruz ki, kalb hangi bir şeye el atarsa, bütün kuvvetiyle ve bütün şiddetiyle o şeye bağlanır. Büyük bir ihtimâm ile eline alır, kucaklar ve ona sarılır. Ve ebedî bir devamla onun ile beraber kalmak ister. Ve onun hakkında tam ma‘nâsıyla fenâ olur. Ve en büyük ve en devamlı şeylerin peşinde olur, talebinde bulunur. Hâlbuki umûr-u dünyeviyeden hangi bir emir olursa olsun, kalbin istek ve âmâline nazaran bir kıl kadardır. Demek kalb, ebedü’l-âbâda müteveccihen açılmış bir penceredir. Bu fânî dünyaya râzı değildir.
SAYFA 115
İ‘lem eyyühe’l-azîz Kur’ân semâdan nâzil olmuştur. Ve onun nüzûlüyle, semâvî bir mâide ve bir sofra-i İlâhiye de nâzil olmuştur. Bu mâide, tabakāt-ı beşerin iştihâ ve istifâdelerine göre ayrılmış safhaları hâvîdir. O mâidenin sathında, yani yüzünde bulunan ilk safha tabaka-i avâma âittir.
Meselâاَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا âyet-i kerîmesi, beşerin birinci tabakasına şu ma‘nâyı ifhâm ve ifade ediyor. Semâvât, bulutsuz yağmuru yağdıracak bir kābiliyette olmadığı gibi, arz da kupkuru nebâtâtı yetiştirecek bir şekilde değildir. Sonra ikisinin de رَتْقًا lafzı yapışıklıklarını izâle ve فَتْقْ ettik, yani ayırdık. Birisinden sular inmeye, ötekisinden nebâtât çıkmaya başladı. Mezkûr âyetin ifade ettiği şu ma‘nâya delâlet eden وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَیْءٍ حَیٍّ âyet-i kerîmesidir. Çünki hayvânî ve nebâtî olan hayatları koruyan gıdalar, ancak arz ile semâvâtın izdivâcından tevellüd edebilir.
Mezkûr âyetin tabaka-i avâma âit safhasının arkasında şöyle bir safha daha vardır ki, nûr-u Muhammedîden asm yaratılan madde-i acîneden seyyârât ile şemsin, o nûrun ma‘cun ve hamurundan infisâl ettirilmesine işârettir. Bu safhayı delâletiyle te’yîd eden اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ نُورٖی hadîs-i şerîfidir.
İkinci misâl: اَفَعَیٖینَا بِالْخَلْقِ الْاَوَّلِ بَلْ هُمْ فٖی لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدٖیدٍ olan âyet-i kerîmenin tabaka-i avâma âit safhasında şu ma‘nâ vardır:
“Onlar daha acîb olan birinci yaratılışlarını müşâhedâtla ikrâr ettikleri hâlde, daha ehven, daha kolay olan ikinci yaratılışlarını uzak görüyorlar” . Şu safhanın arkasında haşir ve neşrin pek kolay olduğunu aydınlatan büyük bir burhân vardır.
Ey haşir ve neşri inkâr eden insan Ömründe kaç def‘a cismini tebdîl ediyorsun, biliyor musun? Sabah ve akşam elbiseni değiştirdiğin gibi, her yedi senede bir def‘a tamamıyla cismini tebdîl ve tecdîd ediyorsun, haberin var mı? Belki her senede, her günde cisminden bir kısım şeyler ölür, yerine emsâlleri gelir. Bunu hiç düşünemiyorsun. Eğer düşünebilsen, her vakit âlemde binlerle numûneleri vukū‘a gelen haşir ve neşirleri inkâr edemezsin.
SAYFA 116
İ‘lem eyyühe’l-azîz Nefsin belâhet ve hamâkatine bak ki, nefis, bir Rabb-i Muhtâr ve Hakîm tarafından terbiye edildiğini ve o Rabb-i Hakîm’in memlûk ve masnûu olduğunu bildiğine; ve bu temellük ve terbiyenin bütün efrâd ve envâ‘ ve ecnâsta cârî olmakla bir kāide-i külliye şeklini aldığına; ve bu feyzin şumûllü olmasıyla bir nevi‘ icmâ‘ ve fiilî bir tasdîke mazhar olduğuna nazaran, kanun ve düstûr şeklinde olan hâdiseye ve kesb-i külliyet eden kāideye bakarak kanâat ve itmi’nân etmesi lâzım iken, bütün âfâkı cilvelendiren esmânın tecelliyâtını, kendisi de o cilvelere hissedâr olduğu hâlde vâsıta-i tesettür ve alâmet-i ihmâl sanıyor. Güyâ o nefsin fevkınde onun bütün ahvâlini kontrol eden kimse yokmuş gibi, kendisini yaptığı fiilleri içinde fiil içinde müstetir hüve gibi görüyor. Tecelliyâtın genişliğini imtinâa ve büyüklüğünü ademe haml etmekle, şeytânı bile yaptığı muğālatadan utandırıyor.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Nefis dâimâ ızdırâblar, gönül darlığı, sabırsızlıklar içinde evhâmdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm-ü kadere râzı olmuyor. Hâlbuki şemsin tulû‘ ve gurûbu muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû‘ ve gurûbu ve sâir mukadderâtı kalem-i kader ile cebhesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun, o yazıları silebilirse silsin. Fakat başı kırılır, o yazılara bir şey olmaz. Bunu muhakkak olarak bilsin ki, semâvât ve arzın hâricine kaçıp kurtulamayan insan, Hâlik-ı Küll-i Şey’in rubûbiyetine muhabbetle rızâ göstermelidir.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Bir şeyin sâni‘i o şeyin içinde olursa, aralarında tam bir münâsebet lâzımdır. Ve masnûâtın adedince sâni‘lerin çoğalması lâzımdır. Bu ise muhâldir. Öyle ise sâni‘ içinde değildir ve olamaz. Meselâ matbaa ile teksîr edilen bir kitap, yine bir adamın kalemiyle yazılır. O kitabın nakışları ve harfleri kendiliğinden sünbüllenmez. Kâtib de o kitabet san‘atı içinde değildir. Ve illâ intizâm bozulur. Öyle ise masnûun nakışları kendisinden değildir. Ancak kudret kalemiyle kaderin takdîri üzerine yazılıyor.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Aklın pek garîb bir hâli vardır. Öyle bir yed-i tûlâ sâhibidir ki, bazen kâinâtı ihâta eder, kucağına alır. Bazen dâire-i imkândan çıkar, en yüksek dâirelere müdâhaleye çalışır. Bazen de bir katre suda boğulur,
SAYFA 117
bir zerre içinde yok olur, bir kılda kaybolur. Bununla beraber hangi şeyde fenâ ve kaybolursa, bütün varlığı o şeye münhasır olduğunu bilir. Ve hangi bir noktaya girse, bütün âlemi beraberce götürmek arzusunda olur.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Eğer dünyanın veya vücûdun mülkiyeti veya zi’l-yeddiyeti sende ise taahhüd, tahaffuz, korku ve külfetler içinde ni‘metlerden lezzet alamazsın. Dâimâ râhatsız olursun. Çünki noksânları tedârik etmek, mevcûdları telef olmaktan muhâfaza etmek ile mükellef olursun. Bunun için dâimâ evhâmlara, korkulara, meşakkatlere uğrarsın. Hâlbuki o ni‘metler, Mün‘im-i Kerîm’in taahhüdü altındadır. Senin işin onun sofra-i ihsânından yeyip içmekle şükretmektir. Şükürde bir zahmet yoktur. Bilakis şükür ni‘metin lezzetini arttırır.
Çünki şükür, ni‘mette in‘âmı görmek demektir. İn‘âmı görmek, ni‘metin zevâlinden hâsıl olan elemi def‘ eder. Zîrâ ni‘met zâil olduğunda, Mün‘im-i Hakîkî onun yerini boş bırakmaz, misliyle doldurur. Sen de teceddüdünden lezzet alırsın.
Evet وَاٰخِرُ دَعْوٰیهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ olan âyet-i kerîme, hamdin ayn-ı lezzet olduğuna delâlet eder. Çünki hamd, in‘âm şeceresini ni‘met semeresinde gösterir. Ve bu vesîle ile zevâl-i ni‘metin tasavvurundan hâsıl olan elem zâil olur. Çünki şecerede çok semere vardır. Biri giderse, ötekisi yerine gelir. Demek hamd, ayn-ı lezzettir.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Âfâkî ma‘lûmât, yani hâriçten ve uzaklardan alınan ma‘lûmât, evhâm ve vesveselerden hâlî olmuyor. Ama bizzât vicdânî bir şuûra mahal olan enfüsî ve dâhilî ma‘lûmât, evhâm ve ihtimâllerden temizdir. Binâenaleyh merkezden muhîta, dâhilden hârice bakmak lâzımdır.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefîhe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Ta‘dîli büyük bir himmete muhtâçtır. Ve kezâ, beşeriyet ruhundan dünyaya bakan pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması, ancak Allâh’ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.
SAYFA 118
İ‘lem eyyühe’l-azîz Bir zerre, kocaman şemsi tecellî ile, yani in‘ikâs i‘tibâriyle istîâb eder, içine alır. Fakat o zerre, küçücük iki zerreyi bizzât yani hacimleri i‘tibâriyle içine alamaz. Binâenaleyh, yağmurun şemsin timsâline ma‘kes olan katreleri gibi, kâinâtın zerrât ve mürekkebâtı, ilim ve irâdeye müstenid kudret-i nûrâniye-i ezeliyenin tecellî ve in‘ikâsı i‘tibâriyle lem‘alarına mazhar olabilir.
Fakat gözün içindeki bir hüceyre zerresi a‘sâb, evride ve şerâyînde te’sîrleri görünen kudret, şuûr ve irâdeye menba‘ olamaz. Bu acîb san‘at, muntazam nakış, ince hikmetin iktizâsına göre, kâinâtın her bir zerresi ve her bir mürekkebâtı, ulûhiyete mahsûs muhît ve mutlak sıfatlara menba‘ ve masdar olması lâzım gelir. Veyâhûd o sıfatlarla muttasıf Şems-i Ezelî’nin tecelliyât lem‘alarına ma‘kes olmaları lâzımdır.
Birinci şıkta kâinâtın zerrâtı adedince muhâlât vardır. Binâenaleyh her bir zerre, o büyük yükün tahammülünden âciz olduğunu ikrâr eder. Ve “Mûcid, Hâlık, Rab, Mâlik, Kayyûm ancak Allah’dır” diye şehâdetini i‘lân eder. Ve kezâ, her bir zerre ve her bir mürekkebât, muhtelif lisân ve delâletleriyle şu beyti terennüm ediyorlar: عِبَارَاتُنَا شَتّٰی وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ وَكُلٌّ اِلٰی ذَاكَ الْجَمَالِ یُشٖیرُ. Evet, her bir harf, kendi vücûduna bir vecihle delâlet eder. Ama kâtibinin ve sâni‘inin vücûduna çok cihetlerle delâlet eder. Evet تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَٓائِنَاتِ فَاِنَّهَا مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰٓی اِلَیْكَ رَسَٓائِلُ
İ‘lem eyyühe’l-azîz Cam, su, hava, âlem-i misâl, rûh, akıl, hayâl, zaman vesâire gibi tecellî, timsâl ve akislere mahal ve mazhar olan çok şeyler vardır. Maddiyât-ı kesîfenin timsâlleri hem münfasıl, hem ölü hükmündedirler. Çünki asıllarına gayr oldukları gibi, asıllarının hâsiyetlerinden de mahrumdurlar. Nûrânîlerin timsâlleri ise, asıllarıyla muttasıl ve asıllarının hâsiyetlerine mâlik ve asıllarına gayr değillerdir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk şemsin harâretini hayat, ziyâsını şuûr, ziyâdaki renklerini duygular gibi yapmış olsa idi, senin elindeki aynada temessül eden şemsin timsâli seninle konuşacaktı. Çünki o timsâlinde oldukça harâreti, ziyâsı, renkleri olurdu. Harâretiyle hayat bulurdu. Ziyâsıyla şuûrlu olurdu. Renkleriyle de duygulu olurdu. Böyle olduktan sonra, senin ile konuşabilirdi. Bu sırra binâendir ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kendisine okunan bütün salavât-ı şerîfelere bir anda vâkıf olur.
SAYFA 119
İ‘lem eyyühe’l-azîz سبحان اللّٰە الحمد للّٰە cümleleri, Cenâb-ı Hakk’ı celâl ve cemâl sıfatlarıyla zımnen tavsîf ediyorlar. Celâl sıfatını tazammun eden سبحان اللّٰە cümlesi, abdin ve mahlûkun Cenâb-ı Hakk’dan baîd olduklarına bakar. Cemâl sıfatını içine alan الحمد للّٰە cümlesi, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle abde ve mahlûka karîb olduğuna işârettir. Meselâ, bize nâzır şemsin biri kurb, diğeri bu‘d olmak üzere iki ciheti vardır. Kurb cihetiyle harâretini ve ziyâsını veriyor. Bu‘d cihetiyle insanların mazarratlarından tâhir ve sâfî kalıyor. Bu i‘tibârla insan şemse karşı yalnız kābil olabilir. Fâil ve müessir olamaz.
Kezâlik, bilâ teşbîh, Cenâb-ı Hakk rahmetiyle bize karîb olduğu cihetle ona hamdediyoruz. Biz ondan uzak olduğumuz cihetle onu tesbîh ediyoruz. Binâenaleyh, sen rahmetiyle kurbuna bakarken hamdet. Ondan baîd olduğuna bakarken tesbîh et.
Fakat her iki makamı karıştırma. Ve her iki nazarı birleştirme ki, hak ve istikāmet mültebis olmasın. Lâkin iltibâs ve mezc yapılmadığı takdîrde, her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdîl, hem cem‘ edebilirsin. Evet, سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِهٖ her iki makamı cem‘ eden bir cümledir.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Dört şey için dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lâzımdır.
Birincisi Dünyanın ömrü kısa olup sür‘atle zevâle ve gurûba gidiyor. Zevâlin elemiyle visâlin lezzeti zevâl bulur.
İkincisi Dünyanın lezâizi zehirli bir bala benzer. Lezzeti nisbetinde elemi de vardır.
Üçüncüsü Seni intizâr etmekte olan ve senin sür‘atle ona doğru gitmekte olduğun kabir, dünyanın ziynetli ve lezzetli şeylerini hediye olarak kabûl etmez. Çünki dünya ehlince güzel addedilen şeyler, orada çirkindir.
Dördüncüsü Düşmanlar ve haşerât-ı muzırra arasında bir sâat durmakla dostlar ve büyükler meclisinde senelerle durmak arasındaki muvâzene, kabir ile dünya arasındaki muvâzenenin aynıdır. Bununla beraber, Cenâb-ı Hakk da insanı bir saatlik lezzeti terk etmeye da‘vet ediyor ki, senelerle dostlarınla beraber râhat edesin. Öyle ise, kabre kayıdlı ve kelepçeli olarak sevk edilmezden evvel, Allâh’ın da‘vetine icâbet et.
SAYFA 120
Fesübhânallâh Cenâb-ı Hakk’ın insanlara fazl-ı keremi o kadar büyüktür ki, insana vedîa olarak verdiği malı, büyük bir bedel ile insandan satın alır. İbkā ve himâye eder. Eğer insan o malı temellük etse, Allâh’a satmasa, büyük bir belâya düşer. Çünki o malı uhdesine almış olur. Hâlbuki kudreti taahhüde kâfî gelmez. Çünki arkasına alırsa, beli kırılır. Eliyle tutarsa, kaçar, tutulmaz. En nihâye meccânen fenâ olur gider. Yalnız günâhları mîrâs kalır.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Geceye benzeyen gençliğim zamanında gözlerim uykuya dalmıştı. Bu uykudan ancak ihtiyârlık sabahıyla uyandım meâlinde olan وَعَیْنٖی قَدْ نَامَتْ بِلَیْلِ شَبٖیبَتٖی وَلَمْ تَنْتَبِهْ اِلَّا بِصُبْحِ مَشٖیبِ şiirin şumûlüne dâhilim. Çünki gençliğimde en yüksek bir intibâh şâhikasına çıktığımı sanıyordum. Şimdi anlıyorum ki, o intibâh intibâh değilmiş. Ancak uykunun en koyusunda bulunmaktan ibâretmiş. Binâenaleyh medenîlerin iftihârla bahsettikleri tenevvür-ü intibâhları, benim gençlik zamanımdaki intibâh kabîlinden olsa gerek.
Onların misâli, rüyada iken güyâ uyanıp rüyasını halka hikâye eden nâimin mislidir. Hâlbuki rüyasında onun o intibâhı uykunun hafîf perdesinden derin ve kalın perdesine intikāl ettiğine işârettir. Böyle bir nâim ölü gibidir. Yarıbuçuk uykuda bulunan insanları nasıl îkāz edebilir?
Ey uykuda iken kendilerini uyanık zanneden insanlar Umûr-u dîniyede müsâmaha ile ve teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Çünki aramızdaki dere pek derindir. O dereyi doldurup hatt-ı muvâsalayı te’mîn edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihâk edersiniz veya dalâlete düşer, boğulursunuz.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Ma‘siyetin mâhiyetinde eğer devam ederse, küfür tohumu vardır. Çünki o ma‘siyete devam eden, ülfet peydâ eder. Sonra ona âşık ve mübtelâ olur. Terkine imkân bulamayacak dereceye gelir. Sonra o ma‘siyetinin ikāba mûcib olmadığını temennîye başlar. Bu hâl böylece devam ettikçe, küfür tohumu yeşillenmeye başlar. En nihâyet gerek ikābı, gerek dâru’l-ikābı inkâra sebeb olur.
SAYFA 121
Ve kezâ, ma‘siyete terettüb eden hacâletten dolayı, o ma‘siyetin ma‘siyet olmadığını iddiâ etmekle, o ma‘siyete muttali‘ olan melekleri bile inkâr eder. Hatta şiddet-i hacâletten yevm-i hesâbın gelmeyeceğini temennî eder. Şâyet yevm-i hesâbı nefyeden ednâ bir vehmî bulursa, o vehmî kocaman bir burhân addeder. En nihâyet nedâmet edip terk etmeyenlerin kalbi küsûfa tutulur, mahvolur gider. El-iyâzü billâh
İ‘lem eyyühe’l-azîz Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın i‘câz ve belâgatine dâir Lemeât nâmındaki eserimde îzâh edilen bazı lem‘aları dinleyeceksin.
1 Kur’ân’ın okunuşunda yüksek bir selâset vardır ki, lisânlara ağır gelmez.
2 Büyük bir selâmet vardır ki, lafzan ve ma‘nen hatâdan sâlimdir.
3 Âyetler arasında büyük bir tesânüd vardır ki, kârgîr binalar gibi, âyetler birbirine dayanarak bünye-i Kur’âniyeyi sarsılmaktan vikāye ediyor.
4 Büyük bir tenâsüb, tecâvüb, teâvün vardır ki, âyetler birbirine ecnebî olmadığı gibi, birbirinin vuzûhuna yardım eder, istîzâhına cevâb verir.
5 Parça parça olarak, ayrı ayrı zamanlarda nâzil olduğu hâlde, şiddet-i tenâsübünden sanki bir def‘ada nâzil olmuştur.
6 Esbâb-ı nüzûl ayrı ayrı ve mütebâyin olduğu hâlde, şiddet-i tesânüdünden sanki sebeb birdir.
7 Mükerrer ve mütefâvit suâllere cevâb olduğu hâlde, şiddet-i imtizâc ve ittihâdından sanki suâl birdir.
8 Müteaddid ve mütegāyir hâdisâta beyân olduğu hâlde, kemâl-i intizâmından sanki hâdise birdir ve bir hâdiseye cevâbdır.
9 “Tenezzülât-ı İlâhiye” ile ta‘bîr edilen, muhâtabların fehimlerine yakın münâsib üslûblar üzerine nâzil olmuştur.
10 Bütün zamanlarda ve mekânlarda gelip geçen insanlara tevcîh-i kelâm ettiği hâlde, suhûlet-i beyânından dolayı sanki muhâtab birdir.
11 İrşâdın gāyelerine îsâl için tekrarları tahkîk ve takrîri ifade eder. Maahâzâ tekrarları halel vermez. Tekrarı zevki izâle etmez. Tekerrür ettikçe misk gibi kokar.
SAYFA 122
12 Kur’ân kalblere kūt ve gıdadır, rûhlara şifâdır. Gıdanın tekrarı kuvveti artırır. Tekrar etmek ile daha me’lûf ve daha me’nûs olduğundan lezzeti artar.
13 İnsan maddî hayatında her an havaya, her vakit suya, her zaman ve her gün gıdaya, her hafta ziyâya muhtâçtır. Bunların tekerrürü hadd-i zâtında tekrar değildir. İhtiyaçların tekerrürü içindir. Kezâlik, insan hayat-ı rûhiyesi cihetiyle Kur’ân’da zikredilen bütün nev‘lere muhtâçtır. Bazı nev‘lere her anda muhtâçtır. هُوَ اللّٰهُ gibi. Çünki rûh bunun ile nefes alır. Bazı nev‘lere her vakit, bazılarına her zaman muhtâçtır. İşte hayat-ı kalbiyenin ihtiyâçlarına binâen, Kur’ân tekrarlar yapıyor. Meselâ بِسْمِ اللّٰهِ hava-yı nesîmî gibi kalbi ve rûhu tatmîn ettiğinden, kesret-i ihtiyâca binâen Kur’ân’da çok tekrar edilmiştir.
14 Kıssa-i Mûsâ as gibi bazı hâdisât-ı cüz’iyenin tekrarı, o hâdisenin büyük bir düstûru tazammun ettiğine işârettir.
Hulâsa: Kur’ân hem zikirdir, hem fikirdir, hem hikmettir, hem ilimdir, hem hakîkattir, hem şerîattır. Hem sadırlara şifâ, mü’minlere hidâyet ve rahmettir.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Fıtrat-ı insaniyenin garîb bir hâli, gaflet zamanında letâif ile havâssın hükümlerini iltibâs eder. Birbirine benzetir, tefrîk edemez. Meselâ, el ile gözü birbirine benzetip hizmetlerini ve vazîfelerini tefrîk edemeyen bir mecnûn, yüksekte gözüyle gördüğü bir şeyi almak için elini uzatır. El de gözün komşusu olduğu münâsebetiyle, gözün yaptığı işi el de yapabilir zanneder.
Kezâlik, gāfil bir insan, kendi şahsına âit ednâ, cüz’î bir tanzîmden âciz olduğu hâlde, gururuyla, hayâliyle Cenâb-ı Hakk’ın ef‘âline tahakküm ile el uzatır.
Yine insanın fıtratında olan acîb bir hâl, insanın efrâdı arasında cismen ve sûreten ayrılık varsa da pek azdır. Ama ma‘nen ve rûhen, aralarında zerre ile şems arasındaki ayrılık kadar bir ayrılık vardır. Fakat sâir hayvanât öyle değildir. Meselâ balık ile kuş, kıymet-i rûhiyece birbirine pek yakındırlar. En küçüğü en büyüğü gibidir. Çünki insanın kuvve-i rûhiyesi tahdîd edilmemiştir. İnsan enâniyet ile o kadar aşağı düşer ki, zerreye müsâvî olur. Ubûdiyet ile o kadar yükseğe çıkar ki, iki cihânın güneşi olur. Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm gibi.
SAYFA 123
İ‘lem eyyühe’l-azîz Eşyâda esas olan bekādır, adem değildir. Hatta ademe gittiklerini zannettiğimiz kelimât, elfâz ve tasavvurât gibi serîü’z-zevâl olan bazı şeyler dahi ademe gitmiyorlar. Ancak sûretlerini ve vaz‘iyetlerini değiştirerek zevâlden masûn kalıyorlar. Bazı yerlerde tahassun ediyorlar. Adem-i mutlaka gitmiyorlar. Fen dedikleri hikmet-i cedîde bu sırra vâkıf olmuş ise de, vuzûhuyla vâkıf olamamıştır. Ve aynı zamanda hikmet-i cedîde, Âlemde adem-i mutlak yoktur, ancak terkîb ve inhilâl vardır diye ifrât ve hatâ etmiştir. Çünki âlemde Cenâb-ı Hakk’ın sun‘uyla terkîb vardır. Allâh’ın izniyle tahlîl vardır. Allâh’ın emriyle îcâd ve i‘dâm vardır. یَفْعَلُ اللّٰهُ مَا یَشَٓاءُ یَحْكُمُ مَا یُرٖیدُ
İ‘lem eyyühe’l-azîz Kabir, âlem-i âhirete bir kapıdır. Arka ciheti rahmettir, ön ciheti ise azâbdır. Bütün dost ve sevgililer o kapının arka cihetinde duruyorlar. Senin de onlara iltihâk zamanın gelmedi mi? Ve onlara gitmeye ve onları ziyâret etmeye iştiyâkın yok mu? Evet, vakit yaklaştı. Dünyanın kāzûrâtından temizlenmek için bir gusül lâzımdır. Yoksa onlar senden istikrâh edecekler, tiksineceklerdir.
Eğer İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî bugün Hindistan’da hayattadır deseler ve bir da‘vet de olsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyâretine gideceğim. Binâenaleyh, İncil’de Ahmed asm, Tevrat’da Ahyed asm, Kur’ân’da Muhammed asm ismiyle müsemmâ iki cihânın güneşi, kabrin arka tarafında milyonlarla Fârûkî Ahmed'lerle etrafı ihâta edilmiş olduğu hâlde sâkindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz? Geri kalmak hatâdır.
Yalnız şu esâsâta dikkat etmek lâzımdır:
1 Allâh’a abd olana her şey musahhardır. Olmayana her şey düşmandır.
2 Her şey kader ile takdîr edilmiştir. Kısmetine râzı ol ki, râhat edesin.
3 Mülk Allah’ındır. Sende emâneten duruyor. O emâneti ibkā edip senin için muhâfaza edecek. Sende kalırsa, meccânen zâil olur, gider.
4 Devamı olmayan bir şeyde lezzet yoktur. Sen zâilsin. Dünya da zâildir. Halkın dünyası da zâildir. Kâinâtın şu şekl-i hâzırı da zâildir. Bunlar saniye, dakîka, sâat, gün gibi birbirini ta‘kîben zevâle gidiyorlar.
5 Âhirette seni kurtaracak bir eserin yoksa, fânî dünyaya bıraktığın eserlere de kıymet verme.
SAYFA 124
İ‘lem eyyühe’l-azîz سُبْحَانَ اللّٰهِ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ اَللّٰهُ اَكْبَرُ Bu üç mukaddes cümlenin fâidelerini ve mahall-i isti‘mâllerini dinle:
1 Kalbinde hayat bulunan bir insan, kâinâta, âleme bakarken, idrâkinden âciz olduğu ve bilhassa şu boşlukta yapılan İlâhî manevraları görmekle hayretler içinde kalır. İşte bu gibi hayret ve dehşet-engîz vaz‘iyetleri ancak سُبْحَانَ اللّٰهِ cümlesinden nebeân eden mâ-i zülâli içmekle o hayret ateşi söner.
2 Aynı o insan, gördüğü lezîz ni‘metlerden duyduğu zevkleri ızhâr etmekle, hamd ünvânı altında ni‘mette in‘âmı ve in‘âmda da mün‘imi görmekle, idâme-i ni‘met ve tezyîd-i lezzet talebinde bulunarak اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ cümlesiyle ni‘metler definesini bulan adam gibi nefes alır.
3 Aynı o insan, mahlûkāt-ı acîbe ve harekât-ı garîbeden aklının tartamadığı ve zihninin içine alamadığı şeyleri gördüğü zaman اَللّٰهُ اَكْبَرُ demekle râhat bulur. Yani Hâlık daha azîm ve daha büyüktür. Onların halkı ve tedbîrleri kendisine ağır değildir.
İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsan, seyyiâtıyla Allâh’a zarar vermiş olmaz. Ancak nefsine zarar eder. Meselâ hâriçte, vâki‘de, hakîkatte Allâh’ın şerîki yoktur ki, mülküne ve âsârına müdâhale edilebilsin. Ancak Allâh’ın şerîki olduğunu düşünen bir kimse, kendi zihninde düşünür. Boş kafasında yerleştirir. Çünki hâriçte şerîkin yeri yoktur. O hâlde o kafasız, kendi eliyle kendi evini yıkar.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Allâh’a tevekkül edene Allâh kâfîdir. Allâh, kâmil-i mutlak olduğundan lizâtihî mahbûbdur. Allâh, Mûcid ve Vâcibü’l-Vücûd olduğundan kurbiyetinde vücûd nûrları, bu‘diyetinde adem zulmetleri vardır. Allâh, melce’ ve mence’dir. Kâinâttan küsmüş, dünya ziynetinden usanmış ve vücûddan bıkmış olan rûhlara melce’ ve mence’dir. Allâh bâkîdir. Âlemin bekāsı ancak onun bekāsıyladır. Allâh mâliktir. Sendeki mülkünü senin için saklamak üzere senden alır. Allâh, Ganiyy ve Muğnîdir. Her şeyin anahtarı ondadır.
Bir insan Allâh’a hâlis bir abd olursa, Allâh’ın mülkü olan kâinât onun mülkü gibi olur.