Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 219
[Mu‘cize-i kübrâdan birkaç katreyi tazammun eden]
[On Dördüncü Reşha]
Birinci Katre: Nübüvvet-i Ahmediyeyi asm isbat eden delîller ne ta‘dâd edilebilir ve ne de tahdîd edilebilir. Ehl-i tahkîk ve yüksek insanlarca beyânları hakkında yapılan tasnîfler pek çoktur. Acz ve kusurumla Şuâât isimli eserimde o şemsin bazı şuâ‘ları beyân edildiği gibi, Lemeât isimli diğer bir eserimde Kur’ân’ın i‘câz dereceleri kırka iblâğ edilmiştir. Ve o vücûh-u i‘câzdan belâgat-i nazmiyeye âit bir vechi de, İşârâtü’l-İ‘câz nâmındaki eserimde beyân edilmiştir. İştihâsı olanlara bu üç kitabı tavsiye ediyorum.
İkinci Katre: Geçen derslerden anlaşıldığı üzere, Hâlik-ı arz ve semâvâtın nev‘-i beşerin ıslâh ve terbiyesi için inzâl ettiği Kur’ân’ın pek çok vazîfeleri ve makamları vardır.
Evet, Kur’ân, kâinâtın bir tercüme-i ezeliyesidir. Ve kâinâtın kendi lisânlarıyla okudukları âyât-ı tekvîniyenin tercümanıdır. Ve şu kitâb-ı âlemin tefsîri olduğu gibi, arz ve semâvât sahîfelerinde müstetir Esmâ-yı Hüsnâ’nın definelerinin keşşâfıdır. Ve şu âlem-i şehâdette âlem-i gaybin bir lisânıdır. Ve âlem-i İslâmiyetin güneşi olduğu gibi, âlem-i âhiretin de haritasıdır. Ve Cenâb-ı Hakk’ın zâtına, sıfâtına ve esmâsına ve şuûnâtına bir burhân ve bir tercümandır. Ve kezâ, nev‘-i beşerin şerîat kitabı, hikmet kitabı, duâ kitabı, da‘vet kitabı, ibâdet kitabı, emir kitabı, nehiy kitabı, zikir kitabı, fikir kitabı olmakla beraber, zâhiren bir kitap şeklinde ise de, ihtivâ ettiği fünûn ve ulûm cihetiyle binlerle kitap hükmündedir.
Üçüncü Katre: Tekrârât-ı Kur’âniyedeki i‘câzın bir lem‘asını beyân eden Altı Nokta'dan ibârettir.
Birinci Nokta: Kur’ân bir zikir kitabı, bir duâ kitabı, bir da‘vet kitabı olduğuna nazaran, sûrelerinde vukū‘a gelen tekrarlar belâgatçe ayn-ı isâbet ve ayn-ı hikmettir. Çünki zikir ve duâdan maksad sevabdır. Ve merhamet-i İlâhiyeyi celb etmektir.
SAYFA 220
Ma‘lûmdur ki, bu gibi husûslarda fazlasıyla tekrar lâzımdır ki, o nisbette sevâb kazanılsın ve merhamet-i İlâhiye celb edilsin. Hem de zikrin tekrarı kalbi tenvîr eder. Duânın tekrarı bir takrîrdir. Da‘vetin dahi tekrarı nisbetinde te’sîri ve te’kîdi vardır.
İkinci Nokta: Kur’ân, bütün beşerin tabakātına hitâb ve devâ olduğu için, zek-gabî, takî-şakî, zâhid-gayr-i zâhid bütün insan tabakaları şu hitâb-ı İlâhîye mazhardır. Ve bu eczâhâne-i Rahmânîden ilaç almaya hakları vardır. Hâlbuki Kur’ân’ı tamâmen ve dâimâ okumak herkese müyesser olmaz. Bunun için, lüzûmlu olan maksadlar, huccetler bilhassa uzun sûrelerde tekrar edilmiştir ki, her bir sûre hemen hemen küçük bir Kur’ân hükmünde olsun ve herkes suhûletle istediği vakit istediği sûreyi okumakla tam Kur’ân’ın sevâbını kazanabilsin. Evet وَلَقَدْ یَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ âyet-i kerîmesi, bu hakîkati isbat ediyor.
Üçüncü Nokta: Cismânî ihtiyâçlar, vakitlerin ihtilâflarıyla tebeddül eder. Ya noksânlaşır veya fazlalaşır. Meselâ, havaya olan ihtiyâç her an vardır. Suya olan ihtiyâç, midenin harâreti zamanlarında olur. Gıdaya olan ihtiyâç, her günde olur. Ziyâya olan ihtiyâç, ale’l-ekser haftada bir def‘a lâzımdır ve hâkezâ.
Kezâlik, ma‘nevî ihtiyaçların da vakitleri muhtelif ve mütefâvittir. Her anda Allâh kelimesine ihtiyâç vardır. Her vakit Besmele’ye, her sâat لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ cümlesine ihtiyâç vardır.
Binâenaleyh âyetlerin ve kelimelerin tekrarı, ihtiyaçların tekrarından ileri gelir. Ve kezâ, o gibi hükümlere olan ihtiyâcın şiddetine işârettir.
Dördüncü Nokta: Bilirsiniz ki, Kur’ân, bu metîn dîn-i azîmin esâsâtını ve İslâmiyet’in erkânını te’sîs ettiği gibi, ictimâât-ı beşeriyeyi tebdîl eden bir kitâb-ı mukaddestir. Ma‘lûmdur ki, müessis olan zât, vaz‘ ettiği esasları güzelce yerleştirmek için tekrarlara çok ihtiyacı olur. Evet, tekrar edilen şey sâbit kalır, takarrur eder, unutulmaz.
Ve kezâ, Kur’ân, beşerin muhtelif tabakalarından kālî ve hâlî yapılan suâllere lâzım olan cevabları veren umûmî bir mürşid-i mücîbdir. Ma‘lûm ya, suâller tekerrür ederse, cevablar da tekerrür eder.
SAYFA 221
Beşinci Nokta: Bilirsiniz ki, Kur’ân pek büyük mes’elelerden bahseder. Ve o bahsettiği mes’elelerde kalbleri îmân ve tasdîke da‘vet eder. Ve çok ince hakîkatlerden bahis açar. Akılları, ma‘rifete ve dikkate tahrîk eder. Binâenaleyh, o mesâilin ve o ince hakāikin kalblerde ve efkârda tesbît ve takrîri için suver-i muhtelifede türlü türlü üslûblarla tekrara ihtiyâç vardır.
Altıncı Nokta: Bilirsiniz ki, her bir âyetin bir zâhirî vardır, bir bâtını vardır. Bir haddi vardır, bir matlaı vardır. Ve her kıssanın da çok vecihleri, hükümleri, fâideleri, maksadları vardır. Binâenaleyh, muayyen bir âyet her yerde bir münâsib vecih için, bir fâide için zikredilebilir. Bu i‘tibârla zâhirde tekrar görünse bile, hakîkatte tekrar değildir.
Dördüncü Katre: Kur’ân’ın felsefî mesâil-i kevniyenin bir kısmında ihmâl ile, bir kısmında ibhâm ile, diğer bir kısmında icmâl ile işâret ettiği derece-i i‘câzı altı nükte içinde îzâh ediyoruz.
Birinci Nükte: Suâl: Ne için Kur’ân, hikmet-i felsefe gibi kâinâttan bahsetmiyor?
Elcevab: Felsefe, hakîkatten udûl etmiştir. Kâinâta ma‘nâ-yı ismiyle bakarak, kâinâtı kâinât hesabına istihdâm ediyor. Kur’ân ise, Hakk'dan hak ile nâzil olmuş, hakîkate gidiyor. Mevcûdâta ma‘nâ-yı harfiyle bakarak, Hâlik’ının hesabına mevcûdâtı istihdâm ediyor.
Suâl: Kur’ân’da ulvî ve süflî ecrâmın mâhiyetleri, şekilleri, hareketleri hakkında fennin verdiği beyânât gibi beyân lâzım iken mübhem bırakılmıştır.
Elcevab: Bu gibi mes’elelerde ibhâm daha mühimdir. Ve icmâl daha cemîl ve güzeldir. Çünki Kur’ân, istitrâdî ve tebeî olarak, Cenâb-ı Hakk’ın zâtına ve sıfâtına istidlâl için kâinâttan bahsediyor.
İstidlâlin Birinci Şartı, delilin neticeden daha zâhir ve ma‘lûm olması lâzımdır. Eğer fencilerin iştihâsı gibi, yani istediği gibi, ”Şemsin sükûnuna ve arzın hareketine bakmakla Allâh’ın azametini anlayınız“ demiş olsa idi, delîl müddeâdan daha hafî olurdu. Ve insanların ekserîsi, ekserî zamanlarda fehmedemediklerinden inkâra giderlerdi.
SAYFA 222
Hâlbuki irşâd ve hidâyet zamanlarında cumhûrun derece-i fehimleri nazara alınarak, ona göre söz söylemek îcâb eder.
Maahâzâ, ekseriyete yapılan mürââttan, ekalliyette kalanların mahrumiyetleri neş’et etmez. Çünki onlar da istifâde ediyorlar. Ama mes’ele ma‘kûse olursa, ekseriyet mahrûm kalır, istifâde edemez. Çünki ekseriyetin fehimleri kāsırdır.
Sâniyen: Belâgat-i irşâdiyenin şe’nindendir ki, avâmın nazarına, âmmenin hissine, cumhûrun fehmine göre hareket yapılsın ki, nazarları tevahhuş, fikirleri kabulden imtinâ‘ etmesin. Binâenaleyh, cumhura olan hitâbın en belîği zâhir, basît, ve sehil olmasıdır ki, âciz olmasınlar. Muhtasar olsun ki, melûl olmasınlar. Mücmel olsun ki, lüzûmlu olmayan tafsîlden nefret etmesinler.
Sâlisen: Kur’ân, mevcûdâtın ahvâlinden ancak Hâlikları için bahseder. Mevcûdâtın zâtlarından bahsetmez. Bu i‘tibârla Kur’ân’ca en mühim olan, kâinâtın Hâlik’a nâzır olan ahvâlidir. Fen ise, Hâlik’ı işe katmaz. Kâinâtın bizâtihâ ahvâlinden bahseder.
Ve kezâ, Kur’ân bütün insanlara hitâb eder ve ekseriyetin fehmini mürâât eder ki, tahkîkî bir ma‘rifet sâhibi olsunlar. Fen ise, yalnız fencilerle konuşur. Avâmı nazara almaz. Avâm taklîdde kalır. Bu i‘tibârla Kur’ân'ın fennin tafsîlâtını ihmâl veya ibhâm etmesi, maslahat-ı âmme ve menfaat-i umûmiyeye nazaran ayn-ı isâbet ve ayn-ı hikmettir.
Râbian: Kur’ân, bütün zamanları tenvîr ve bütün insanları irşâd eden bir kitaptır. Bu i‘tibârla irşâdın belâgati îcâbınca, ekseriyeti, nazarlarında bedîhî olan mes’elelere karşı mükâbereye ve muğālataya meydan vermemek ve onları icbâr etmemek lâzımdır. Ve onlarca mahsûs ve meşhûd ve ma‘rûf olan bir şeyi lüzûmsuz yerde tağyîr etmemek lâzımdır.
Ve kezâ, vazîfe-i asliyece ekseriyete lâzım olmayan şeyin ihmâli veya icmâlî lâzımdır. Meselâ, şemsin zâtından ve mâhiyetinden bahsetmek lâzım değildir. Ancak âlemi tenvîr etmekle hilkatin nizâm merkezi ve âleme mihver olması gibi hârika şeyleri ihtivâ eden vazîfesinden bahsetmekle, Hâlik’ın azamet-i kudretini efkâr-ı âmmeye ibrâz etmektir.
SAYFA 223
İkinci Nükte: وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا Suâl Ne için şems, sirâcla tavsîf edilmiştir? Hâlbuki ehl-i fence şems arza tâbi‘ değildir ki, arza sirâc olsun. Belki şems, arz ile seyyârât kendisine tâbi‘ olan bir merkezdir.
Elcevab: Sirâc ta‘bîri şöyle bir tasvîre işarettir ki: Âlem bir saray gibidir. Âlemin mevcûdâtı, o sarayın müştemelâtı ve tezyînâtı makamında olduğu gibi, şems de o saray halkını tenvîr eden İlâhî bir lüküs lâmbasıdır.
Ve kezâ, sirâc ta‘bîri, Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetinden doğan ve vüs‘at-i rahmetine ve o rahmet içinde derece-i in‘âm ve ihsânına bir ihtâr ve azamet-i saltanatı içinde vahdâniyetine bir i‘lândır ki, müşriklerin ma‘bûd ittihâz ettikleri kocaman şems, âlem sarayında lüküs lâmbası vazîfesiyle muvazzaf ve musahhar bir me’mûr ve bir hizmetkârdır. Ma‘lûmdur ki, lâmba hizmetini gören câmid bir şeyin ma‘bûd olmaya hiç bir liyâkati yoktur.
Üçüncü Nükte: Kur’ân’ın ta‘kîb ettiği makāsıd-ı esâsiye ve anâsır-ı asliye, tevhîd risâlet haşir adâlet ile ubûdiyet olmak üzere dörttür. Diğer bahsettiği mes’eleler ancak bu maksadlara vesîlelerdir. Bu i‘tibârla vesîlelerde yapılacak tafsîlât, ol bâbdaki kavâide muhâliftir. Çünki mâlâya‘nî ile iştigāl, maksadı geri bırakır. Bunun içindir ki, bazı mesâil-i kevniyede Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân ihmâl veya ibhâm veya icmâl yapmıştır.
Ve kezâ, Kur’ân’ın muhâtablarının kısm-ı ekserîsi avâmdır. Avâm takımının hakāik-i İlâhiyenin ince ve müşkil kısımlarına fehimleri kādir olamaz. Ancak temsîl ve icmâller ile fehimlerine yaklaştırmak lâzımdır. Bunun içindir ki Kur’ân, kesretle temsîlleri zikreder. Ve istikbâlde keşfedilecek bazı mesâilde de icmâl yapar.
Dördüncü Nükte: Mütercim tarafından tayyedilmiştir.
Beşinci Nükte: Müellif-i muhteremi tarafından tayyedilmiştir.
Altıncı Nükte: Tercüme edilmemiştir.
Beşinci Katre: Tercüme edilmemiştir.
Altıncı Katre: Kur’ân başka kelâmlar ile mukāyese edilmez. Çünki başka kelâmlarla Kur’ân’ın arasında münâsebet yoktur. Evet, kelâmın ulviyetine, hüsnüne, cemâline kuvvet veren mütekellim, muhâtab, maksad, makam olmak üzere dört şeydir. Edîblerin zannettikleri gibi yalnız makam değildir. Demek bir kelâmın derece-i kuvvetini anlamak istediğin zaman,
SAYFA 224
fâiline, muhâtabına, gayesine, mevzû‘una bakmak lâzımdır. Bunların dereceleri nisbetinde kelâmın derecesi anlaşılır.
Evet, meselâ, o kelâm emir veya nehiy olursa, irâde ve kudreti tazammun ettiğinden, derecesine göre tezâuf eder. Meselâ Kur’ân یَٓا اَرْضُ ابْلَعٖی مَٓاءَكِ وَیَا سَمَٓاءُ اَقْلِعٖی âyetiyle semâ ve arza verdiği emrin tazammun ettiği yüksek ve kat‘î irâde ve kudret ile derhâl semâdan sehâb çekilir. Arz da suyunu yutar.
Ve kezâ, arz ve semâya اِئْتِیَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا âyetiyle verilen emri semâ ve arz itâatla kabûl etmelerinden, o emirdeki irâde ve kudretin derece-i kuvveti ve dolayısıyla kelâmın derece-i ulviyeti tebârüz eder. Fakat insanların câmidâta verdikleri emirler, mütekellimindeki irâde ve kudretin za‘fiyeti nisbetinde ruhsuzdur. Ve hayâlî hezeyanlardan farkları yoktur.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Cenâb-ı Hakk’ın A‘lem, Ekber, Erham, Ahsen gibi esmâ ve sıfât ve ef‘âlinde kullanılan ism-i tafdîl, tevhîde naks değildir. Çünki maksad, bizzât ve hakîkî bir mevsûfu, gayr-i hakîkî veya aklî bir imkânla veya vehmî bir mevsûfa tafdîl etmektir.
Ve kezâ, izzet-i İlâhiyeye de münâfî değildir. Çünki maksad, sıfât ve ef‘âl-i İlâhiye ile mahlûkātın sıfât ve ef‘âli arasında bir muvâzene yapmak değildir. Yani ikisini bir seviyede tuttuktan sonra, bunu ona tafdîl etmek değildir ki, sıfât-ı İlâhiyeye bir naks olsun.
Evet, masnûâttaki kemâlât, Cenâb-ı Hakk’ın kemâlinden in‘ikâs eden bir gölge olduğuna nazaran, masnûât, sıfât-ı İlâhiye ile muvâzene hakkına mâlik değildirler.
SAYFA 225
[Şu‘le]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
İ‘lem eyyühe’l-azîz Bütün Esmâ-yı Hüsnâ’nın ifade ettiği ma‘nâlar ile bütün sıfât-ı kemâliyeye, Lafza-i Celâl olan Allâh bil’iltizâm delâlet eder. Sâir ism-i hâslar yalnız müsemmâlarına delâlet eder. Sıfatlarına delâletleri yoktur. Çünki sıfatlar müsemmâlarına cüz’ olmadığı gibi, aralarında lüzûm-u beyyin de yoktur. Bu i‘tibârla ne tazammunen ve ne de iltizâmen sıfatlara delâletleri yoktur. Ama Lafza-i Celâl, bilmutâbakat Zât-ı Akdes’e delâlet eder. Zât-ı Akdes ile sıfât-ı kemâliye arasında lüzûm-u beyyin olduğundan, sıfatlara da bil’iltizâm delâlet eder.
Ve kezâ, ulûhiyet ünvânı, sıfât-ı kemâliyeyi iltizâm etmesi, ism-i hâs olan Allah’ın da o sıfâtı iltizâm ettiğini istilzâm eder.
Ve kezâ, Allâh kelimesi de, nefiyden sonra sıfatlarıyla beraber düşünülür. Binâenaleyh لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kelâmı, Esmâ-yı Hüsnâ’nın adedince kelâmları tazammun eder. Bu i‘tibârla şu kelime-i tevhîd kelâmı, delâlet ettiği sıfatlar i‘tibâriyle bir kelâm iken, bin kelâm olur. لَا خَالِقَ اِلَّا اللّٰهُ لَا رَازِقَ اِلَّا اللّٰهُ لَا قَیُّومَ اِلَّا اللّٰهُ gibi. Binâenaleyh, terakkî etmiş olan zâkir bir zât, bu kelâmı söylerken içindeki binlerle kelâmları söylemiş olur.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Mâdem ki her şeyin Allah’dan olduğunu bilirsin. Ve ona iz‘ânın vardır. Zararlı ve menfaâtli olan her şeyi tahsîn ve hüsn-ü rızâ ile kabûl etmek lâzımdır. Ve illâ, gaflete düşmeye mecbûr olursun. Bunun içindir ki, esbâb-ı zâhiriye vaz‘ edilmiş ve gözlere de gaflet perdesi örtülmüştür. Kâinât hâdiselerinden insanın hevâ ve hevesine muhâlif olan kısım, muvâfık olandan daha çoktur. Eğer hevâ sâhibi bu esbâb-ı zâhiriyeyi görüp Müsebbibü’l-Esbâb’dan gaflet etmese, i‘tirâzlarını tamâmen Allâh’a tevcîh eder.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Duâlar üç kısımdır: Birisi, insanın lisânıyla yaptığı kavlî duâlardır. Savt ve sadâlı hayvanâtın, meselâ acıktıkları zaman kendi husûsî lisânlarıyla çıkardıkları sadâlar dahi kavlî duâlardandır. İkinci kısım, nebâtât ve eşcârın, bilhassa bahar mevsiminde lisân-ı ihtiyâcla yaptıkları ihtiyâcî duâlardır. Üçüncüsü, tahavvül ve tekemmül şe’ninden olan şeylerin lisân-ı isti‘dâdıyla hissedilen isti‘dâdî duâlarıdır. Evet, her şey Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ettiği gibi, lisân-ı ihtiyâcıyla ve isti‘dâdıyla dahi Allâh’a duâ eder.
SAYFA 226
İ‘lem eyyühe’l-azîz Çekirdek ağaç olmazdan evvel, yumurta kuş olmazdan evvel, habbe başak olmazdan evvel binlerle imkân ve ihtimâller içerisinde ve binlerle sûret ve şekillere girmek isti‘dâdında iken, o eğri-büğrü ihtimâller ve yollar içinden çekilip, doğru ve müstakîm ve müntec bir şekle ve bir vaz‘iyete sevk edilmelerinden anlaşılır ki, o tohumlar, evvelce Allâmü’l-Guyûb’un terbiye ve tedvîr ve tedbîri altında imişler. Sanki o tohumların her birisi, kudret kitaplarından istinsâh edilmiş küçük birer tezkeredir. Yâhûd bir fihristtir, ilm-i ezelîden alınmıştır. Yâhûd kader kitaplarından yazılmış bazı düstûrlardır.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Mü’min olan zât, ma‘nâ-yı harfiyle, yani gayra bir hâdim ve bir âlet sıfatıyla kâinâta bakıyor. Kâfir ise, ma‘nâ-yı ismiyle, yani müstakil bir ağa nazarıyla âleme bakıyor. Bu i‘tibârla her bir masnû‘da iki cihet vardır: Bir ciheti, kendi zât ve sıfâtından ibârettir. İkinci cihet, Sâni‘e ve Esmâ-yı Hüsnâ’dan kendisine olan tecelliyâta bakar.
İkinci cihetin dâiresi daha geniş ve meâlce daha kâmildir. Zîrâ bir harf, kendi zâtına bir harf mikdârı, o da bir vecihle delâlet eder. Kâtibine ise çok vecihlerle delâlet eder. Ve kâtibini kendine bakanlara ta‘rîf ve tavsîf eder.
Kezâlik, kudret-i ezeliye kitabından olan bir masnû‘, kendi nefsine kendi cirmi kadar ve bir vecihle delâlet eder. Ama Nakkāş-ı Ezelî’ye pek çok vücûhla delâlet eder. Ve kendisine tecellî eden esmâdan uzun bir kasîdeyi inşâd eder.
Kavâid-i mukarreredendir ki, ma‘nâ-yı harfî, kasdî hükümlere mahkûmun aleyh olamaz. Ve o ma‘nâ-yı harfînin inceliklerine tedkîkāt yapılamaz. Fakat ma‘nâ-yı ismî, sâdık-kâzib her hükme mahal olur. Bu sırra binâendir ki, ma‘nâ-yı ismiyle kâinâta bakan felâsifenin kitaplarında kâinâta âit hükümler, nefsül’emirde örümceğin nescinden daha zaîf ise de, zâhire göre daha muhkem görünür.
Ehl-i kelâm, felsefî mes’elelerde ulûm-u kevniyeye ma‘nâ-yı harfiyle, istidlâl için tebeî bir nazarla bakıyor. Hatta şemsin sirâc olması, arzın beşik ve cibâlin evtâd olması, ehl-i kelâmın müddeâlarını isbata kâfîdir. Hatta ehl-i kelâmın re’yleri, hiss-i umûmîye ve teârüf-ü âmmeye mutâbık olduktan sonra, vâkıa mutâbık olmasa bile onların müddeâsına zarar vermez. Ve tekzîbe de müstehak olmazlar. Bunun içindir ki, ehl-i kelâmın re’yleri mesâil-i felsefiyede ednâ ve zaîf görünür. Ama mesâil-i İlâhiyede demirden daha metîndir.
SAYFA 227
İ‘lem eyyühe’l-azîz Cenâb-ı Hakk’ın günahkârları affetmesi fazıldır, ta‘zîb etmesi adildir. Evet, zehiri içen adam, âdetullâha nazaran hastalığa ve ölüme kesb-i istihkāk eder. Sonra hasta olursa adildir. Çünki cezâsını çeker. Hasta olmazsa, Allâh’ın fazlına mazhar olur.
Ma‘siyet ile azâb arasında kavî bir münâsebet vardır. Hatta ehl-i i‘tizâl, ma‘siyet hakkında doğru yoldan udûl ile, ma‘siyeti ve şerri Allâh’a isnâd etmedikleri gibi, ma‘siyet üzerine ta‘zîbin de vâcib olduğuna zehâb etmişlerdir. Şerrin azâbı iltizâm ettiği, rahmet-i İlâhiyeye münâfî değildir. Çünki şer, nizâm-ı âlemin kanununa muhâliftir.
İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsan, nisyândan alındığı için, insan nisyâna mübtelâdır. Nisyânın en fenâsı da nefsin unutulmasıdır. Fakat hizmet, sa‘y ve tefekkür zamanlarında nefsin unutulması, yani nefse bir iş verilmemesi dalâlettir. Hizmetler görüldükten sonra, netîcede, mükâfât zamanlarında nefsin unutulması kemâldir. Bu i‘tibârla ehl-i dalâlet ile ehl-i kemâl, nisyân ve tezekkürde müteâkistirler. Evet, dâll olan kimse, bir iş ve bir ibâdet teklîfinde başını havaya kaldırarak firavunlaşır. Lâkin mükâfât ve menfaatin tevzîinde bir zerreyi bile terk etmez. Ama nefsini unutan ehl-i kemâl, sa‘y, tefekkür, sülûk zamanlarında her şeyden evvel nefsini ileri sürer. Fakat neticelerde ve fâidelerde ve menfaatlerde nefsini unutmakla en geriye bırakır.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Mü’minlerin ibâdetlerinde ve duâlarında ve birbirlerine dayanarak cemâatle kıldıkları namazlarında ve sâir ibâdetlerinde büyük bir sır vardır ki, her bir ferd kendi ibâdetinden kazandığı mikdardan pek fazla bir sevâb kazanır. Ve her bir ferd ötekilere duâcı olur, şefâatçi olur, tezkiyeci olur. Bilhassa Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a. Ve kezâ her bir ferd, arkadaşlarının saadetinden zevk alır. Ve Hallâk-ı Kâinât’a ubûdiyet etmeye ve saâdet-i ebediyeye nâmzed olur.
İşte mü’minler arasında cemâatler sâyesinde husûle gelen şu ulvî ma‘nevî teâvün ve birbirine yardımlaşmakla, hilâfete hamil, emânete mazhar olmakla beraber, mahlûkāt içerisinde mükerrem ünvânını almıştır.
SAYFA 228
İ‘lem eyyühe’l-azîz Bir şeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zeki olursa olsun, o şeyin ahvâli hakkında ihtilâfları olduğu zaman, yakın olanın sözü mu‘teberdir. Binâenaleyh Avrupa feylesofları maddiyâtta şiddetle tevaggul ettiklerinden dolayı, îmân ve İslâm ve Kur’ân’ın hakāikinden pek uzak mesâfelerde kalmışlardır. O feylesofların en büyüğü, hakāik-i İslâmiyeye vukūfu olan âmî bir adam gibi de değildir. Ben böyle gördüm. Nefsül’emirde dikkat edenler, benim gördüğümü tasdîk ederler. Binâenaleyh ”Şimşek ve buhar gibi fennî mes’eleleri keşfeden feylesoflar, hakkın esrârını ve Kur’ân’ın nûrlarını keşfedebilirler“ diyemezsin. Zîrâ onların akılları gözlerindedir. Göz ise kalb ve rûhun gördüklerini göremez. Onların kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet, onların kalblerini tabiat bataklığında çürütmüştür.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Sem‘, basar, hava ve su gibi umûmî ni‘metler, daha ehemmiyetli, daha kıymetli olduklarına nazaran, husûsî ve şahsî ni‘metlerden kat kat fazla şükre istihkāk ve liyâkatleri vardır. Binâenaleyh o gibi umûmî ni‘metlere karşı nankörlük edip şükür etmemek, en büyük bir küfrân-ı ni‘met sayılır.
Hâl bu merkezde iken bazı insanlar şahıslarına âit husûsî ni‘metlere karşı Allâh’a şükrederlerse de, şu umûmî ni‘metler, onlara şumûlü yokmuş gibi akıllarına bile gelmez. Hâlbuki en büyük ni‘met, âmm ve dâimî olan ni‘metlerdir. Umûmiyet, kemâl ve ehemmiyete delîl olduğu gibi, devam da ulviyet ve kıymete delâlet eder.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın bazı âyetlerinin tekrarını iktizâ eden hikmetler, bazı ezkâr ve duâların da tekrarını iktizâ eder. Zîrâ Kur’ân, hakîkat ve şerîat, hikmet ve ma‘rifet kitabı olduğu gibi, zikir ve duâ ve da‘vetin de kitabıdır. Duâda tekrar, zikirde tezkâr, da‘vette te’kîd lâzımdır.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Kur’ân’ın yüksek meziyetlerinden biri de şudur ki: Kesrete âit bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor. Tafsîlden sonra icmâl yapıyor. Cüz’iyâtın bahislerinden sonra rubûbiyet-i mutlakanın düstûrlarını ve sıfât-ı kemâliyenin nâmuslarını fezlekeleriyle zikrediyor. Bu gibi fezlekeler, âyetlerin sonundaki fâidelere ve âyetlerin ortalarında zikredilen mukaddemelere netîceler hükmündedirler. Veya illet olurlar. Tâ ki, sâmiin fikri, âyetlerde zikredilen cüz’iyâtla meşgul olup ulûhiyet-i mutlaka mertebesinin azametini unutmasın ki, ubûdiyet-i fikriyesine halel gelmesin.
SAYFA 229
İ‘lem eyyühe’l-azîz Velîlerin himmetleri ve imdâdları ve ma‘nevî fiilleriyle feyiz vermeleri, hâlî veya fiilî bir duâdır. Hâdî, Mugîs, Muîn ancak Allah’dır. Fakat insanda öyle bir latîfe ve öyle bir hâlet vardır ki, o latîfe lisânı ile her ne suâl edilirse, velev ki fâsık da olsun, Cenâb-ı Hakk o latîfeye merhameten o matlûbu yerine getirir. O latîfe pek uzaktan bana göründü. Fakat teşhîs edemedim.
İ‘lem eyyühe’l-azîz İlim ve yakîn şumûlüne dâhil olan ahvâl-i mâziye ile şekk perdesi altında kalan ahvâl-i istikbâliye arasında şöyle bir mukāyese yap: Silsile-i nesebin ortasında, bir dedenin yerinde kendini farz et, otur. Sonra mevcûdât-ı mâziye kāfilesine dâhil olan ecdadınla henüz istikbâl rahminde kalıp da peyderpey vücûda çıkan evlâd ve ahfâdın arasında bir tefâvüt var mıdır, iyice bak. Evvelki kısım, ilim ve ittikān ile Sâni‘in masnûu olduğu gibi, ikinci kısım da o Sâni‘in masnûu olacaktır. Her iki kısım dahi Sâni‘in ilmi ve müşâhedesi altındadır. Bu i‘tibârla ecdâdın iâdeten ihyâsı, evlâdının îcâdından daha garîb değildir. Belki daha ehvendir. İşte bu mukāyeseden anlaşılıyor ki, vukūât-ı mâziye, Sâni‘in bütün imkânât-ı istikbâliyeye kādir olduğuna şehâdet eden birtakım mu‘cizelerdir. Evet, kâinât bostanında görünen şu mevcûdât ve ecrâm, Hâliklarının her şeye kadîr ve her şeye alîm olduğuna delâlet eden hârikalardır.
Kezâlik, nebâtât ve hayvanât envâıyla, efrâdıyla, Sâni‘lerinin her şeye kādir olduğuna şehâdet eden san‘at hârikalarıdır. Evet, kudrete nisbeten zerrât ile şümûs mütesâvî oldukları gibi, yaprakların neşriyle beşerin haşri de birdir, mütesâvîdir. Ve kezâ, ağaçların çürümüş ve dağılmış olan yapraklarının iâdeten ihyâsı arasında da fark yoktur.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın büyük bir ölçüde tekrar ettiği ihyâ-yı arz ile, toprak unsuruna nazar-ı dikkati celb ettiğinden, kalbime şöyle bir feyiz damlamıştır ki: Arz âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir. Ve tevâzu‘ ve mahviyet gibi maksûda îsâl eden yolların en yakını, topraktır. Belki toprak, en yüksek olan semâvâttan Hâlik-ı Semâvât'a daha yakın bir yoldur. Zîrâ kâinâtta tecellî-i rubûbiyet ve fa‘âliyet-i kudrete ve makarr-ı hilâfete ve Hayy-ı Kayyûm isimlerinin cilvelerine en uygun topraktır.
SAYFA 230
Nasıl ki, arş-ı rahmet su üzerindedir. Arş-ı hayat ve ihyâ da toprak üstündedir. Toprak tecelliyât ve cilvelere en yüksek bir aynadır.
Evet, kesîf bir şeyin aynası ne kadar latîf olursa, o nisbette sûretini vâzıh gösterir. Ve nûrânî ve latîf bir şeyin de aynası ne kadar kesîf olursa, o nisbette esmânın cilvelerini cilâlı gösterir. Meselâ hava aynasında, yalnız şemsin zaîf bir ziyâsı görünür. Su aynasında da şems ziyâsıyla görünürse de, elvân-ı seb‘ası görünmez. Fakat toprak aynası, çiçeklerinin renkleriyle şemsin ziyâsındaki yedi rengini de gösterir. اَقْرَبُ مَا یَكُونُ الْعَبْدُ اِلَی للّٰهِ وَهُوَ سَاجِدٌ olan hadîs-i şerîfi, bu sırra işareten şehâdet eder. Öyle ise, arkadaş, topraktan toprağa inkılâb etmekten ve kabirden kabre girip yatmaktan tevahhuş etme.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Akıl yürüyüş yaparken, bazen kalbimle arkadaş olur. Kalb, zevk ile bulduğu şeyi akla veriyor. Akıl, bervech-i mu‘tâd burhân şeklinde bir temsîl ile ibrâz ediyor. Meselâ, Fâtır-ı Hakîm’in kâinâttan sonsuz bir uzaklığı olduğu gibi, sonsuz bir yakınlığı da vardır.
Evet, Fâtır-ı Hakîm ilim ve kudretiyle bâtınların en bâtınında bulunduğu gibi, fevklerin de en fevkınde bulunur. Hiç bir şeyde dâhil olmadığı gibi, hiç bir şeyden de hâriç değildir.
Evet, âsâr-ı rahmetine mazhar olan sath-ı arzda ma‘mûlât-ı kudrete bak ki, bir parça bu sırra vâkıf olasın. Meselâ biri arzda, diğeri semâda veya biri şarkta, diğeri garbda iki şeyi bir anda yaratan Sâni‘in, o yaratılan şeylerin arasındaki uzaklık kadar bir uzaklığı lâzımdır.
Ve kezâ, her şeyin kayyûmu olduğu cihetle de, her şeyin nefsinden ziyâde her şeye bir kurbiyeti de vardır. Bu sır, dâire-i vücûb ve tecerrüd ve ıtlâk hasâisindendir. Ve fâil-i aslînin mâhiyetiyle, zıllî olan münfail arasındaki mübâyenet-i lâzimesidir. Meselâ şems, timsâllerine kayyûm olduğu için, fevkalhad onlara bir kurbiyeti vardır. Aynadaki zıll ve gölge ile, semâda bulunan asıl arasındaki mesâfe kadar da bu‘diyeti vardır.
SAYFA 231
[Şu‘le’nin Zeyli]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
İ‘lem eyyühe’l-azîz Bütün kâinâtı ihâta eden bir nûrdan hiç bir şey gizlenemez. Ve gayr-i mütenâhî bir dâire-i kudretten hiç bir şey hâriç kalamaz. Ve illâ, gayr-i mütenâhînin tenâhîsi lâzım gelir.
Ve kezâ, hikmet-i İlâhiye her şeye değeri nisbetinde feyiz veriyor. Ve herkes bardağına göre denizden su alabilir.
Ve kezâ, mukaddir olan Kadîr-i Hakîm’in büyüğe olan teveccühü, küçüğüne olan teveccühüne mâni‘ olamaz.
Ve kezâ, maddeden mücerred zâhir ve bâtın olan muhît bir nazara, en büyük bir şey gibi, en küçük bir şey de mazhar ve mahal olduğu san‘at nisbetinde büyür. Ve küçük şeylerin nev‘leri büyük olurlar.
Ve kezâ, azamet-i mutlaka şirketi aslâ kabûl etmez.
Ve kezâ, fevkalâde bir suhûletle ve hârika bir sür‘atle ve mu‘ciz bir ittikān ve intizâmla cûd-u mutlaktan akan âsârdan anlaşılıyor ki, mikrop gibi en küçük ve daha küçük havâî, mâî, türâbî hayvanlar, boş zannedilen âlemin yerlerini doldurmuşlardır.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Nefsine olan muhabbeti îcâb ettiren nefsin sana olan kurbiyeti ise, Hâlik’ına olan muhabbetin daha fazla olmalıdır. Çünki nefsinden sana Hâlik’ın daha yakındır. Evet, senin fikrin ve ihtiyârın idrâk edemedikleri sendeki mahfiyât, Hâlik’ın nazarı ve ilmi altındadır.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Âlemde tesâdüf yoktur. Evet, bilhassa bahar mevsiminde, küre-i arz bahçesinde, bütün ağaçların dallarında, çiçeklerin yapraklarında, mezrûâtın sünbüllerinde hikmet bülbüllerinin hikmet âyetlerini tenaggum ve terennüm ile inşâd ettikleri, yani okudukları kasîdeleri îmân kulağıyla, basîret gözüyle dinlenirse, tesâdüf şeytanları bile kabûl edip hayrân olurlar.
SAYFA 232
İ‘lem eyyühe’l-azîz! Tevhîd ile bütün eşyâyı Vâhid-i Ehad’e isnâd etmediğin takdîrde, âlemde bulunan bütün efrâdın mazhar oldukları tecelliyât-ı İlâhiye adedince ilâhları kabûl etmek mecbûriyetindesin. Evet, gözünü şemsden yumduğun ve timsâlleriyle irtibâtını kestiğin zaman, timsâllerine ma‘kes olan şeylerin adedince hakîkî şemslerin vücûdunu kabûl etmeye mecbûr olursun.
İ‘lem eyyühe’l-azîz! Sen bazı cihetlerden fenâya gittiğin zaman, Hâlık, Rahmân, Rahîm’in ilminde ve meşhûdunda ve ma‘lûmunda bâkî kalmaklığın, senin bekān için kâfîdir.
Ey azîz Her şeyi sâhib-i hakîkîsine ver. Veya ona isnâd et. Ve onun ismiyle al ki, râhat edesin. Ve illâ, bu kadar eşyâyı vücûda getirip, nizâm ve intizâmlarını te’mîn edecek o kadar ilâhları kabûle muzdar kalacaksın.