MESNEVÎ-İ NÛRİYE

17

[بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ]

[Reşhalar]

Tenbîh: Hâlik-ı Âlem’i bize ta‘rîf ve i‘lân eden delîller ve burhânlar, lâyuad ve lâyuhsâdır. O delîllerin en büyükleri üçtür.

Birincisi: Bazı âyetlerini gördüğün ve işittiğin şu kitâb-ı kebîr-i kâinâttır. İkincisi Bu kitabın âyetü’l-kübrâsı ve dîvân-ı nübüvvetin hâtemi ve künûz-u mahfiyenin miftâhı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.

Üçüncüsü: Kitâb-ı âlemin tefsîri ve mahlûkāta karşı Allâh’ın hucceti olan Kur’ân’dır.

Şimdi birkaç reşha içinde ikinci burhânı ta‘rîften sonra sözlerini dinleyeceğiz.

Birinci Reşha: Arkadaş Hâlikımızı ta‘rîf eden, pek büyük bir şahsiyet-i ma‘neviyeye mâlik ve bir burhân-ı nâtık dediğimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm kimdir? diye sorulan suâle cevâben deriz ki:

O Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm öyle bir zâttır ki, azamet-i ma‘neviyesinden dolayı, sath-ı arz o Zâtın asm Mescid-i Aksâ’sıdır. Mekke-i Mükerreme onun mihrâbıdır. Medîne-i Münevvere onun minber-i fazl-ı kemâlidir. Cemâat-i mü’minînin en son ve en âlî imamı ve nev‘-i beşerin hatîb-i şehîridir, saâdet düstûrlarını beyân ediyor. Ve bütün enbiyânın reisidir, onları tezkiye ve tasdîk ediyor. Çünki dîni, bütün dinlerin esâsâtını câmi‘dir. Ve bütün evliyânın başıdır. Şems-i risâletiyle onları terbiye ve tenvîr ediyor.

O Zât asm öyle bir kutub ve öyle bir nokta-i merkeziyedir ki, onun halka-i zikrinde bulunan bütün enbiyâ, ahyâr, ebrâr, sıddîkîn onun gelmesinde müttefiktirler. Ve kelâm-ı nutkuyla nâtıktırlar. Ve öyle bir şecere-i nûrâniyedir ki, damarları

18

ve kökleri enbiyânın as esâsât-ı semâviyesidir. Dalları ve budakları, evliyânın maârif-i ilhâmiyesidir.

Bu i‘tibârla herhangi bir da‘vâyı iddiâ etmiş ise, bütün enbiyâ mu‘cizelerine istinâden ve bütün evliyâ kerâmetlerine müsteniden ona şehâdet etmişlerdir. Evet, bütün da‘vâlarının tasdîkini iş‘âr eden bütün kâmillerin hâtem ve mühürleri vardır.

Ezcümle: O zâtın da‘vâlarından biri tevhîddir. Bu da‘vâyı tasrîh ve ifade eden لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kelime-i mübârekesidir. O zâtın halka-i dîn ve zikrine giren bütün geçmiş ve gelecek insanlar, o kelime-i mukaddeseyi rükn-ü îmân ve vird-i zebân etmişlerdir. Demek o insanların onun da‘vâsının hak ve hakîkat olduğuna kanâatleri ve itmi’nânları ve iz‘ânları hâsıl olmuş ki, zaman ve mekâna şâmil bir tarzda o kelime-i mübâreke, meşrebleri ve meslekleri ve an‘aneleri mütehâlif ve mütebâyin insanların ağızlarında Mevlevîler gibi semâ'da deverân ve cevelân ediyor.

Binâenaleyh, nihâyetsiz şâhidlerin tasdîkiyle hak ve hakkāniyeti tahakkuk eden bir da‘vâya, hiç bir vehmin haddi değildir ki, ona dest-i i‘tirâzını uzatabilsin.

İkinci Reşha: Arkadaş Tevhîdi isbat ve nev‘-i beşeri irşâd eden o nûrânî burhân; biri sağında, diğeri solunda, biri mütevâtir, diğeri mecma‘-ı aleyh bulunan nübüvvet ve velâyet ile mücehhezdir. Ve aynı zamanda, irhâsât denilen kable’n-nübüvvet kendisinden sudûr eden hârika hâllerin rumûzâtıyla ve kütüb-ü semâviyenin beşârâtıyla ve havâtif denilen gaybdan verilen tebşîrât-ı müteaddide ile musaddaktır.

Ve kezâ, o burhân-ı nûrânîden zuhûr eden inşikāk-ı kamer, parmaklarından fışkıran sular, ağaçların onun da‘vetine icâbetleri, duâsının akîbinde yağmurun nüzûlü, pek az bir yemekten çokların yiyip doymaları, kurt, ceylan, deve, taş ve sâirenin onun ile konuşmaları gibi mu‘cizelerinin delâlet ve şehâdetiyle tasdîk edilmiş bir Zâttır asm.

Ve kezâ, dünya ve âhiret saâdetlerini te’mîne kâfil ve kâfî olan şerîatı, nübüvvetini tasdîk ve isbata kâfîdir. Geçen derslerde şems-i şerîattan bazı şuâ‘ları gördük. Tatvîl-i kelâmı mûcib tekrarları lâzım değildir.

19

Üçüncü Reşha: Arkadaş O Zât asm, delâil-i âfâkiye denilen hâricî delîller ile musaddak olduğu gibi, delâil-i enfüsiye denilen, zâtında ve nefsinde sâbit delîller ve işaretlerle dahi musaddaktır. Çünki o Zât asm şems gibidir. Zâtını, zâtı ile ziyâlandırarak gösterir.

Meselâ, bütün ahlâk-ı hamîdenin en yüksekleri o Zât'ta asm ictimâ‘ etmiş olduğuna bütün âlem şehâdet ediyor. Ve kezâ, o Zât'ın asm nezîh hasletleri ve huyları ve en yüksek seciyeleri câmi‘ bir şahsiyet-i ma‘neviye sâhibi olduğuna icmâ‘ vardır.

Ve kezâ, o Zât'ın asm en yüksek derecede bulunan zühdünün ve takvâsının ve ubûdiyetinin şehâdetleriyle, mâlik olduğu kuvve-i îmâniyesiyle musaddaktır. Ve kezâ, siyer-i nebeviyenin şehâdetiyle, derece-i vüsûku ve kemâl-i ciddiyeti ve metâneti ve bütün işlerinde ve harekâtında kuvve-i emniyeti, o Zât'ın asm hakka mütemessik ve hakîkate sâlik olduğunu tasdîk eden kat‘î delillerdir. Evet, yaprakların yeşilliği, çiçeklerin tarâvet ve güzelliği ve semerelerin tazeliği ağacının canlı ve hayatlı olduğuna sâdık şâhidlerdir.

Dördüncü Reşha: Arkadaş Tûl-ü zaman ve bu‘d-u mekânın muhâkemât-ı akliyede te’sîri çoktur. Maahâzâ, لَیْسَ الْخَبَرُ كَالْعَیَانِ düstûruna ittibâen, şu zaman ve muhîtin hayâlâtından çıkarak tayy-ı zaman ve mekân ile hayâlen Cezîretü’l-Arab’a gidelim. Ve Medîne-i Münevvere’de nûrânî olan ve yüksek minber-i saadetine çıkmış, nev‘-i beşere hitâben irşâdâtta bulunan o Zât-ı muallâyı asm bizzât görelim. Sözlerini dinleyelim.

İşte hayâlen oraya gittik. Bak, hârika bir sûrette hüsn-ü sûretle hüsn-ü sîreti cem‘ eden o mürşid-i umûmî, o hatîb-i kudsî, cevâhir dolu bir kitâb-ı mu‘cizü’l-beyân eline alarak bütün insanlara mele-i a‘lâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor. Ve bütün benî-âdeme ve cinlere ve mevcûdâta dinletiyor. Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-i âlemin acîb muammâsını açıyor. Kâinâtın sırr-ı hikmetine dâir tılsımını çözüyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin nev‘-i beşere, Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? diye îrâd ettiği, akılları âciz ve hayrette bırakan üç suâle cevâb veriyor.

20

Beşinci Reşha: Arkadaş Şu zât-ı nûrânî ve mürşid-i îmânî olan Resûl-ü Ekrem’e asm bak. Nasıl neşrettiği hakîkatin nûruyla, hakkın ziyâsıyla, nev‘-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı inkılâb ile âlemin şeklini değiştirerek âlemi nûrânî bir şekle sokmuştur.

Evet, o Zât'ın asm nûrânî güzelliğiyle kâinâta bakılmazsa, kâinât bir mâtem-i umûmî içinde görünecekti. Bütün mevcûdât birbirine karşı ecnebî ve düşman durumunda bulunacaktı. Cemâdât, birer cenaze sûretini gösterecekti. Hayvanlar ve insanlar, yetîmler gibi zevâl ve firâkın korkusundan vâveylâlara düşeceklerdi. Ve kâinâta harekâtıyla, tenevvüüyle ve tagayyürâtıyla ve nukūşuyla tesâdüfe bağlı bir oyuncak nazarıyla bakılacaktı. Bilhassa insanlar hayvanlardan daha aşağı, zelîl ve hakîr olacaklardı.

İşte o zâtın telkîn ettiği îmân nazarıyla kâinâta bakılmadığı takdîrde, kâinât böyle korkunç, zulümâtlı bir şekilde görünecektir.

Fakat o mürşid-i kâmilin gözüyle ve îmân gözlüğüyle bakılırsa, her taraf nûrlu, ziyâdâr, canlı, hayatlı, sevimli, sevgili bir durumda arz-ı dîdâr edecektir.

Evet, kâinât îmân nûruyla mâtem-i umûmî yeri olmaktan çıkıp mescid-i zikir ve şükür olmuştur. Birbirine düşman telakkî edilen mevcûdât, birbirlerine ahbâb ve kardeş olmuşlardır. Cenazeler ve ölüler şeklini gösteren cemâdât, ünsiyetli birer hayâtdâr ve lisân-ı hâliyle Hâlik’ının âyâtını nâtık birer musahhar me’mûr şekline giriyorlar. Ağlayan müştekî ve eytâm kıyafetinde görünen insan, ibâdetinde zâkir ve Hâlik’ına şâkir sıfatını takınıyor. Ve kâinâtın harekâtı, tenevvüâtı ve tagayyürât-ı nukūşu abesiyetten kurtuluyor. Rabbânî mektûblar, âyât-ı tekvîniyeye sahîfeler, esmâ-yı İlâhiyeye aynalar sûretine inkılâb ederler.

Hulâsa: Îmân nûruyla âlem öyle terakkî eder ki, hikmet-i Samedâniye kitabı nâmını alır. Ve insan, zelîl ve fakîr ve âciz hayvanların sırasından çıkar. Zaafının kuvvetiyle, aczinin kudretiyle, ubûdiyetinin şevketiyle, kalbinin şuâıyla, aklının haşmet-i îmâniyesiyle hilâfet ve hâkimiyetin zirvesine yükselir. Hatta aczi, fakrı, ihtiyacı, aklı, onun sukūtuna esbâb iken, suûduna ve yükselmesine esbâb olurlar. Mâzî zulümâtlı, karanlıklı bir mezâr-ı ekber sûretinde göründüğü zaman, enbiyâ ve evliyânın ziyâsıyla ziyâdâr ve nûrânî görünmeye başlar. Karanlıklı gece şeklinde olan istikbâl, Kur’ân’ın ziyâsıyla tenevvür eder, cennetin bostanları şekline girer.

21

Buna binâen, o Zât-ı nûrânî asm olmasa idi, kâinât da, insan da, her şey de adem hükmünde kalırdı. Bu varlığın ne kıymeti olurdu ve ne de ehemmiyeti kalırdı.

Binâenaleyh, bu kadar garîb ve acîb, güzel kâinât için böyle ta‘rîfâtçı ve teşrîfâtçı bir mürşid-i hârika lâzımdır. “Eğer bu Zât asm olmasa idi, kâinât da olmazdı” meâlinde olan لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ hadîs-i kudsî, bu hakîkati tenvîr ediyor.

Altıncı Reşha: Arkadaş O hutbe-i ezeliyeyi okuyan zât, kâinâtın kemâlâtını keşfeden canlı bir güneştir. Bak, saâdet-i ebediyeyi ihbâr ve tebşîr ediyor. Nihâyetsiz rahmeti keşfetmiş, i‘lân ediyor. Saltanat-ı rubûbiyetin mehâsininin dellâlı ve esmâ-yı İlâhiyenin gizli definelerinin keşşâfıdır.

Evet, o Zât asm vazîfe i‘tibâriyle hakkın burhânı, hakîkatin ziyâsı, hidâyetin güneşi, saâdetin vesîlesidir. Şahsiyeti ve hüviyeti cihetiyle muhabbet-i Rahmâniyenin misâli, rahmet-i Rabbâniyenin timsâli, hakîkat-i insaniyenin şerefi, şecere-i hilkatin en kıymetdâr ve en bahâdâr meyvesidir. Teblîğ ettiği dîni, hârikulâde bir sür‘atle şark ve garbı ihâta etmiş, nev‘-i beşerin beşte biri dinini kabûl etmiştir. Acaba böyle bir Zât'ın asm da‘vâlarında nefis ve şeytanın münâkaşa ve i‘tirâzlarına bir imkân var mıdır?

Yedinci Reşha: Arkadaş O Zât'ı asm harekete getirip o inkılâbları kendisine yaptıran ancak bir kuvve-i kudsiyedir. Evet, bilhassa Cezîretü’l-Arab’da yaptığı inkılâb ve icrââta bak. O sahrâlarda, o çöllerde oturan kavimler, âdetlerini muhâfazada pek mutaassıb, fevkalâde inâdcı, kasâvet-i kalb ve merhametsizlikte emsâlsiz, hatta diri diri kızlarını toprağa gömerek öldürürlerken bile müteessir olmayan pek çok vahşi insanlar idiler.

O Zât-ı nûrânî asm, kısa bir zamanda, o kavimlerden bütün ahlâk-ı seyyielerini kaldırarak yerlerini ahlâk-ı hasene ile tebdîl ettirdi. Hatta o Zât-ı mürşidin asm telkîn ettiği îmân nûru sâyesinde, o vahşi insanlar, insan âleminde insanlara muallim oldular. Ve medeniyet dünyasında medenîlere üstâd oldular.

22

O Zât'ın asm bu kadar geniş ve azîm saltanatı, yalnız zâhirî bir saltanat değildir. O Zât'ın asm daha geniş, daha derin yerde bir de saltanat-ı bâtıniyesi vardır ki, bütün kalbleri ve akılları kendisine cezb ve celb etmiştir. Ve bütün rûhları ve nefisleri teshîr etmiştir ki, kalblere mahbûb, akıllara muallim ve tenvîr edici ve nefislere mürebbî ve rûhlara sultân olmuştur ve olmaktadır.

Sekizinci Reşha: Arkadaş Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir şeyi tiryâkîsinden ref‘ etmek pek zahmetlidir. Hatta pek büyük bir hâkim, büyük bir azim ile, küçük bir kavimden i‘tiyâd edilen bir hasleti kaldırmakta büyük müşkilâta rast gelir. Hâlbuki bu Zât-ı nûrânî asm, pek çok âdetleri pek çok asabî ve inâdcı kavimlerden cüz’î bir kuvvetle, kısa bir zamanda kaldırarak, yerlerini yüksek ve nezîh ahlâk ve âdetlerle doldurmuştur.

Evet, Hazret-i Ömer İbnü’l-Hattâb’ın ra İslâmiyet’den evvelki ve sonraki hâlleri, bu mes’eleye güzel bir misâldir. Bunun gibi icrâât-ı esâsiyesinden binlerle hârikaları vardır. Biz o Zât'ın asm o zamandaki icrââtına hârika diyoruz. Acaba bu zamanın yüzlerce feylesofları, o zamanda o vahşet-âbâd cezîreye gitseler, pek uzun zamanlar o vahşileri ıslâh için çalışsalar, o Zât-ı mürşidin asm bir senede muvaffak olduğu kadar, elli senede muvaffak olabilirler mi? Hâşâ

Dokuzuncu Reşha: Arkadaş Aklı başında olan bir adam münâzaralı da‘vâlarda yalan söyleyemez. Çünki yalanının bil’âhire açığa çıkıp mahcûb olacağından korkar. Ve kezâ, bir insan yalan söylediği takdîrde pervâsız, lâubâlî bir tarzda söyleyemez. Ve kezâ, yalan bir sözün serbest ve heyecanlı söylenmesine girişilemez. Velev âdî bir mes’elede, küçük bir cemâat içinde, küçük bir vazîfede bulunan küçük bir şahıs olsun. Acaba büyük bir vazîfe ile vazîfedâr, pek büyük bir mes’elede, pek büyük bir şeref ve haysiyet sâhibi, pek büyük bir cemâat içinde, pek şedîd hasımların karşısında iddiâ ettiği bir da‘vâda yalan ve hilâf-ı hakîkat söyleyebilir mi?

23

İşte o Zât-ı nûrânî asm, okuduğu o hutbe-i ezeliyeyi öyle bir tarz ile okuyor ki, ne tereddüdü var, ne hicabı Ne korkusu var, ne teessürü Hem gāyet samîmî bir safâ-yı kalble, hem hâlis bir ciddiyetle okuyor. Hem hasımlarının damarlarına pek şiddetle dokunduruyor. Hem akıllarını tezyîf ediyor. Nefislerini tahkîr edip izzetlerini kırıyor. Acaba böyle bir da‘vâda, böyle bir makamda, böyle bir şahıstan zerre miskāl bir hilenin bu mes’eleye karışmasına imkân var mıdır? Hâşâ اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْیٌ یُوحٰی, Evet, hak hileye muhtâç değildir. Hakkı söylemekte hile ve iğfâl ihtimâli yoktur. Hakîkati gören bir nazar halkı iğfâl etmez. Hilâf-ı hakîkat söylemez. Hayâl ile hakîkati temyîz eder. Aralarında iltibâs olmaz.

Onuncu Reşha: Arkadaş O Zât-ı mürşid asm, nev‘-i beşeri korkutmak için pek müdhiş hakîkatlerden bahsediyor. Ve insanları tebşîr etmek için kalbleri cezb ve akılları celb eden mes’elelerden haber veriyor.

Bak, hakāik ve garâibi keşfetmek için insanlarda öyle bir şevk ve öyle bir merâk var ki, garîb bir hakîkati keşif yolunda canlarını fedâ ediyorlar. Bu Zât'ın asm keşif ve ihbâr ettiği hakāike ne için ehemmiyet vermiyorlar? Hâlbuki bütün enbiyâ ve evliyâ ve sıddîkînden olan ehl-i şuhûd ve ashâb-ı ihtisâs, bil’ittifâk o Zât'ı asm tasdîk etmişler ve ediyorlar.

Bu Zât asm öyle bir sultânın şuûnundan bahsediyor ki, kamer onun mülkünde bir sinektir. Hem bu Zât asm böyle acîb hârikalardan bahsettiği gibi, pek müdhiş infilâklardan ve inkılâblardan da haber veriyor. Bakınız, o hutbe-i ezeliyede اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا gibi tilâvet ettiği âyetlere dikkat ediniz.

Ve beşer için öyle bir istikbâlden haber veriyor ki, dünyevî istikbâl, ona nisbeten bir katre hükmündedir. Ve öyle bir saadetten müjde veriyor ki, dünya saâdetleri ona nazaran rüyalar gibi olur. Evet, bu kâinâtın perdesi altında çok acâibler var, bizleri bekliyor. Biz de onları intizâr ediyoruz. Binâenaleyh, o acâibi görüp bize keyfiyetlerini hikâye etmek için hârikulâde bir insan lâzımdır ki, o hârika garâibi görsün. Ve gördüğü gibi bize de söylesin.

24

Ve kezâ, o Zât asm, Hâlikımızın bizden taleb ettiği şeylerden bahsediyor. Ve çok büyük hakîkatlerden ve çok büyük mes’elelerden haber veriyor ki, onlardan kurtuluş çâresi yoktur. Feyâ acaba Ekser nâsa ne olmuş ki, böyle hak şeylerden gözlerini yumuyorlar? Hakîkatlerden kulaklarını tıkıyorlar?

On Birinci Reşha: Arkadaş Şu minber-i âlîde hutbe-i ezeliyeyi okuyan ve şahs-ı ma‘neviyesiyle bizlere meşhûd olan ve yüksek şuûnâtıyla âlemde meşhûr olan Zât-ı Nûrânî asm, vahdâniyet-i İlâhiyeye bir burhân-ı sâdık ve nâtık; ve tevhîdin hakîkat olduğuna bir delîl-i hak ve saâdet-i ebediyenin vücûda geleceğine kat‘î bir delîl ve zâhir bir burhândır.

Ve kezâ, o Zât asm, insanları hidâyete da‘vet etmekle saâdet-i ebediyenin husûlüne sebeb olduğu gibi, vusûlüne de sebebdir.

Ve kezâ, o Zât asm, duâsıyla ve ubûdiyetiyle o saâdetin vücûduna ve îcâdına vesîledir. Evet, bak, o Zât asm nev‘-i beşere imamdır. Mescidi yalnız Cezîretü’l-Arab değil, küre-i arzdır. Cemâati yalnız o zamanın insanları değildir. Belki Âdem as zamanından kıyâmete kadar her asrın halkı bir saf olup, bütün asırlardaki cemâatlerin safları onun arkasında durmuşlar. Onun duâsına Âmîn diyorlar.

Bilhassa o Zât asm, o cemâat-i uzmâda umûm zevi’l-hayata şâmil pek şedîd bir ihtiyâc-ı azîm için duâ ediyor. Ve onun duâsına yalnız o cemâat değil, belki arz ve semâvât ve bütün mevcûdât Âmîn diyorlar. Yani Yâ Rabbenâ, onun duâsını kabûl eyle Biz de o duâyı ediyoruz Biz de onun taleb ettiğini taleb ediyoruz diyorlar.

Ve bilhassa o cemâat-i uzmâ önünde kıldırdığı namazda, öyle bir tazarru‘ ve tezellül ile, öyle bir iştiyâkla ve öyle bir hüzün ile niyâz edip duâ ediyor ki, kâinât bile heyecana geliyor. Onun duâsına iştirâk ediyor. Evet, o Zât asm öyle bir maksad için niyâz eder ki, eğer o maksad husûle gelmezse, yalnız mahlûkāt değil, âlem bile esfel-i sâfilîne düşer. Çünki o Zât'ın asm matlûbuyla mevcûdât yüksek kemâlâta erişir.

Acaba o Zât asm, o matlûbu kimden istiyor? Evet, öyle bir Zât'tan taleb eder ki, en gizli ve en küçük bir hayvanın cüz’î bir ihtiyacı için lisân-ı hâl ile yaptığı duâyı işitir, kabûl eder. İhtiyâcını yerine getirir. Ve kezâ, o matlûbu öyle bir Zât'tan

25

ister ki, en ednâ bir emeli, en ednâ bir gāye için, en ednâ bir zîhayattan görür. Ve onu ona yetiştirmekle ikrâm eder, merhamet eder. Hem bu duâların netîcesinde yapılan terbiyeler ve tedbîrler öyle bir intizâm ile cereyân ediyor ki, o terbiyelerin ve o tedbîrlerin ancak bir Semî‘ ve Basîr’den ve bir Alîm ve Hakîm’den olduğuna şübhe bırakmaz.

Acaba o Zât asm, o minberde Arş’a müteveccihen ellerini kaldırarak yaptığı duâ ile ne istiyor? Bütün mahlûkāt da Âmîn diyor.

Evet, o Zât asm, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını istiyor. Ve cennette mülâkāt ve rü’yetini istiyor. Ve saâdet-i ebediyeyi istiyor. Bu istenilen şeylerin îcâdına rahmet, hikmet, adâlet gibi sayısız esbâb-ı mûcibe olmasa bile, yine o Zât-ı nûrânînin asm tek duâsı ve tazarru‘ ile niyâz etmesi, cennetin îcâdına ve istediği şeylerin i‘tâsına kâfîdir.

Binâenaleyh, o Zât’ın asm risâleti, imtihân ve ubûdiyet için şu dünyanın kurulmasına sebeb olmuştur. Ve onun ubûdiyeti ve yaptığı duâ da, mükâfât ve mücâzât için dâr-ı âhiretin îcâdına sebeb olmuştur.

Evet, bu yüksek intizâm ve geniş rahmet ve güzel san‘at ve kusursuz cemâl ile zulüm ve çirkinlik arasında tezâd vardır. Zıdların ictimâ‘ları mümkün değildir.

Evet, ednâ bir sesi ednâ bir kimseden âdî bir iş için işitip kabûl etmekle, en yüksek bir savtı en büyük iş için işitip kabûl etmemek, emsâlsiz bir kubuh ve bir çirkinlik ve bir kusurdur. Bu ise mümkün değildir. Çünki o zaman hüsn-ü zâtî, kubh-u zâtîye inkılâb eder. İnkılâb-ı hakāik muhâldir.

On İkinci Reşha: Arkadaş O hatîb-i mürşidden gördüklerin, işittiklerin kâfîdir. Çünki onun ahvâlini tamamıyla ihâta etmek mümkün değildir. Öyle ise, ondan sonra gelen asırların o Zât'tan asm aldıkları feyizlere dikkat etmek üzere geri dönelim.

Bak, arkadaş Bütün bu asırlar o Asr-ı Saâdet’in güneşinden Ebû Hanîfe, Şâfiî, Ebû Bâyezîd-i Bistâmî, Cüneyd-i Bağdâdî, Abdülkādir-i Geylânî, İmâm-ı Gazâlî, Muhyiddîn-i Arabî, Ebu’l-Hasen-i Şâzelî, Şâh-ı Nakşibend, İmâm-ı Rabbânî radıyallâhü anhüm ecmaîn gibi binlerle nûrânî ziyâdâr yıldızlar feyiz alıp yetişmişler. Âlem-i beşeri tenvîr etmişlerdir.

26

Meşhûdâtımızın tafsîlâtını başka vakte te’hîr ederek, sâhib-i mu‘cizât o Zât-ı nûrânî Aleyhissalâtü Vesselâm’a salât ve selâm getirelim.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی هٰذَا الذَّاتِ النُّورَانِیِّ الَّذٖٓی اُنْزِلَ عَلَیْهِ الْقُرْاٰنُ الْحَكٖیمُ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ مِنَ الْعَرْشِ الْعَظٖیمِ اَعْنٖی سَیِّدَنَا مُحَمَّدًا اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهٖ

عَلٰی مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ التَّوْرَاةُ وَالْاِنْجٖیلُ وَالزَّبُورُ وَالزُّبُرُ وَبَشَّرَ بِنُبُوَّتِهِ الْاِرْهَاصَاتُ وَهَوَاتِفُ الْجِنِّ وَاَوْلِیَٓاءُ الْاِنْسِ وَكَوَاهِنُ الْبَشَرِ وَانْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ سَیِّدِنَا وَمَوْلٰینَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اُمَّتِهٖ

عَلٰی مَنْ جَٓائَتْ لِدَعْوَتِهِ الشَّجَرُ وَنَزَلَ سُرْعَةً بِدُعَٓائِهِ الْمَطَرُ وَاَظَلَّتْهُ الْغَمَامَةُ مِنَ الْحَرِّ وَشَبِعَ مِنْ صَاعٍ مِنْ طَعَامِهٖ مِأٰتٌ مِنَ الْبَشَرِ وَنَبَعَ الْمَٓاءُ مِنْ بَیْنِ اَصَابِعِهٖ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ كَالْكَوْثَرِ وَسَبَّحَ فٖی كَفَّیْهِ الْحَصَاةُ وَالْمَدَرُ وَانْطَقَ اللّٰهُ لَهُ الضَّبَّ وَالظَّبْیَ وَالذِّئْبَ وَالْجِذْعَ وَالذِّرَاعَ وَالْجَمَلَ وَالْجَبَلَ وَالْحَجَرَ وَالشَّجَرَ صَاحِبِ الْمِعْرَاجِ وَمَا زَاغَ الْبَصَرُ سَیِّدِنَا وَمَوْلٰینَا وَشَفٖیعِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ كُلِّ الْحُرُوفِ الْمُتُشَكِّلَةِ فِی الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ فٖی مَرَایَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَٓاءِ عِنْدَ قِرَٓائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِئٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰٓی اٰخِرِ الزَّمَانِ

وَاغْفِرْلَنَا وَارْحَمْنَا وَالْطُفْ بِنَا یَٓا اِلٰهَنَا بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَٓا اٰمٖینَ

Arkadaş Risâlet-i Ahmediye’yi asm isbat eden delîller pek büyük bir yekün teşkîl ediyor. On Dokuzuncu Söz nâmındaki risâlede o delîllerden bir kısmı zikredilmiştir. O Zât'ın asm ızhâr ettiği bine yakın mu‘cizeleri ile, Yirmi Beşinci Söz nâmındaki eserde tafsîl edilen kırk vech-i i‘câza bâliğ olan Kur’ân, risâlet-i Ahmediyeye asm şehâdet ettiği gibi, bu kâinât da âyâtıyla o Zât'ın asm nübüvvetine delâlet eder. Evet, kâinâtta yazılan sayısız âyetler Zât-ı Ehad’in vahdâniyetine şehâdet ettikleri gibi, risâlet-i Ahmediyeyede asm delâlet ve şehâdet ederler.

27

Ezcümle: Kâinâtta görünen hüsn-ü san‘at, risâlet-i Ahmediyeye asm şehâdet eden kat‘î bir delîldir. Zîrâ şu ziynetli masnûâtın cemâli, hüsn-ü san‘at ve ziyneti ızhâr eder. San‘at ve sûretin güzelliği, Sâni‘de güzelleştirmek ve ziynetleştirmek arzusu mevcûd olduğuna delâlet eder. Güzelleştirmek ve ziynetleştirmek sıfatları, Sâni‘in san‘atına olan muhabbetine delâlet eder. Bu muhabbet ise, masnûâtın en ekmeli insan olduğuna delîldir. Çünki o muhabbetin mazhar ve medârı insandır. İnsan dahi masnûâtın en câmi‘i ve en garibi olduğundan, şecere-i hilkatin bir semere-i şuûriyesidir. Yani hilkat ağacının şuûrlu bir meyvesidir. İnsan bir semere, yani bir meyve olduğu için, kâinâtın eczâsı arasında en câmi‘ ve baîd cüz’üdür. İnsan zîşuûr ve câmi‘ olduğu için, nazarı âmm, şuûru küllîdir. Nazarı âmm olduğundan şecere-i hilkati tamamıyla görür. Şuûru küllî olduğundan Sâni‘in makāsıdını bilir. Öyle ise insan Sâni‘in muhâtab-ı hâssıdır.

Evet, âmm ve şumûllü olan nazar ve şuûrunu Sâni‘in ibâdetine ve muhabbetine sarf eden ve san‘atını istihsâna ve takdîrine ve teşhîrine tevcîh eden ve ni‘metlerinin şükrüne isti‘mâl eden insan, ferde verdiği ni‘metlere karşı şükür isteyen ve yarattığı mahlûkātı ibâdete ve şükre da‘vet eden Sâni‘in hâs muhâtabı ve habîbidir.

Ey insanlar Zikredilen ahvâl ve şuûnâtla muttasıf olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Sâni‘in o ferd-i ferîdi dediğimiz muhâtab-ı hâssı olmamasına imkân var mıdır? Ve tarihinizin gösterdiği nev‘-i beşerden en büyük insanlar arasında, bu makama daha lâyık diğer bir şahıs var mıdır?

Ey gözleri sağlam ve kalbleri kör olmayan insanlar Bakınız, insan âleminde iki dâire ve iki levha var. Birinci dâire, rubûbiyet dâiresidir. İkinci dâire, ubûdiyet dâiresidir. Birinci levha, hüsn-ü san‘at levhasıdır. İkinci levha, tefekkür ve istihsân levhasıdır. Bu iki dâire ile iki levha arasındaki münâsebete bakınız: Ubûdiyet dâiresi, bütün kuvvetiyle rubûbiyet dâiresi hesabına çalışıyor. Tefekkür ve teşekkür ve istihsân levhası da, bütün işârâtıyla hüsn-ü san‘at ve ni‘met levhasına bakıyor.

28

Bu hakîkati gözün ile gördükten sonra, rubûbiyet ve ubûdiyet dâirelerinin reîsleri arasında en büyük bir münâsebetin bulunmamasına aklınca imkân var mıdır? Ve Sâni‘in makāsıdına kemâl-i ihlâs ile hizmet eden ubûdiyet dâiresi reîsinin, rubûbiyet dâiresi reîsi olan Sâni‘-i Hakîm ile azîm bir münâsebeti ve kavî bir intisâbı; ve o intisâb ile her iki dâire reîsleri arasında bir muârefe ve mükâleme ve alışverişin olmamasına ihtimâl var mıdır? Öyle ise, bilbedâhe tahakkuk etti ki, o ubûdiyet dâiresi reîsi, rubûbiyetin en hâs mahbûbu ve en makbûl kuludur.

Ey insan Bu süslü masnûâtı envâ‘-ı mehâsinle tezyîn eden ve bütün zîhayatın zevklerine ve iştihâlarına göre bu kadar ni‘metleri in‘âm eden Sâni‘in en kâmil ve en cemîl ve ibâdetine kemâl-i şevk ve iştiyâkla teveccüh eden ve Sâni‘in mehâsin-i san‘atını takdîr ve istihsânla Arş ve ferşi taraba ve sevince getiren ve Sâni‘in ihsânâtına karşı yaptığı teşekkürât ve tekbîrât ve tebrîkât ile berr ve bahri cezbeye getiren şu güzel mahlûkuna ve şu sevimli masnûuna iltifât edip sözünü nazara almaması ve teşekkürâtına mukābele etmemesi ve teveccüh edip kendisiyle konuşmaması ve iktidarına göre bütün mahlûkātına bir imam ve bir mürşid yapmaması imkânı var mıdır? Hâşâ ve kellâ

29

[بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ]

[Lâsiyyemâlar]

Onuncu Söz’ün bir cihette esası ve Yirmi Sekizinci Söz’ün Arabî İkinci Makamı’dır.

Kâinâtın bütün zerrâtının gerek müctemian ve gerekse münferiden lisân-ı acz ve fakırlarıyla vücûb-u vücûduna ve vahdetine şehâdet ettikleri Sâni‘-i Hakîm’e, kâinâtın zerrâtı adedince hamd ü senâlar ve şükürler olsun. Hem kâinâtın tılsımını açıp, âyâtını keşfedip beyân eden resûlü ile âl ve ashâbına ve sâir enbiyâ ve mürselîne ve ihvânına ve ibâd-ı sâlihîne bî-nihâye ve bî-hesâb salât ü selâmlar olsun.

Arkadaş Tabiat ve esbâb, bazı insanlara şükür kapısını kapattırmış, şirk ve küfür kapısını açmıştır; Hâlbuki şirkin temeli sayısız muhâlâttan kurulmuş olduğundan ehl-i şirkin haberleri yok. O muhâlâttan bir tanesini beyân edeceğim. Tâ ki, şirkin ne kadar fenâ olduğunu kör gözleriyle görsünler. Şöyle ki:

Şirk sâhibi cehâlet sarhoşluğunu terk edip, ilim gözüyle küfrüne baktığı zaman, o küfrüne inanıp iz‘ân edebilmek için, bir zerre-i vâhidenin bir ton ağırlığında bir yük yüklenmeye; ve her zerrede sayısız matbaaları îcâd edip tabiat ve esbâbın eline vermeye; ve her zerrenin bütün masnûâttaki san‘at inceliklerini tabiata ders vermeye muktedir olduğunu kabûl etmeye muzdar ve mecbûr olur.

Zîrâ, hava unsurundan, meselâ her bir zerre bütün nebâtların, çiçeklerin ve meyvelerin üstüne konup bünyelerinde vazîfesini yapmak salâhiyetindedir. Eğer bu zerreler, yaptıkları vazîfelerde me’mûr olup Cenâb-ı Hakk’ın emir ve irâdesine tâbi‘ oldukları kâfirâne inkâr edilirse, o zerre herhangi bir bünyeye girse, o bünyenin bütün cihâzâtını keyfiyetiyle teşekkülünü bilmesi lâzımdır. Bu bilginin o zerrede bulunduğuna ancak o kâfir i‘tikād edebilir.

Maahâzâ, bir meyve bir şecerenin bir misâl-i musaggarıdır. Ve o meyvedeki çekirdek, o şecerenin defter-i a‘mâlidir. O ağacın târîh-i hayatı o çekirdekte yazılıdır. Bu i‘tibârla, bir meyve şecerenin tamamına, belki o şecerenin nev‘ine, belki küre-i arza nâzırdır.

30

Öyle ise bir meyvenin san‘atındaki azamet-i ma‘neviyesi, arzın cesâmeti nisbetindedir. O zerreyi san‘atça hâvî olduğu o azamet-i ma‘neviye ile binâ eden, arzı hamledip binâ etmekten âciz kalmayacaktır. Acaba o kâfir münkir, kalbinde böyle bir küfrü taşımakla akıl ve zekâ iddiâsında bulunması kadar bir ahmaklık var mıdır?

Arkadaş Her şey için iki sûret ve şekil vardır. Biri maddiyedir ki, âdetâ bir gömlek gibi her şeyin vücûduna göre kaderin takdîriyle biçilmiş şu görünen suretlerdir. Diğeri ma‘kūledir ki, bir şeyin yaşadığı bir ömürde mürûr-u zamanla değiştirdiği muhtelif maddî sûretlerin ictimâından tasavvur edilen bir sûret-i vehmiyedir.

Bir ateşin sür‘atle çevrilmesinden hâsıl olan dâire-i vehmiye gibi, her şeyin târîh-i hayâtını bildiren ve kadere medâr olan ve mukadderât-ı eşyâ denilen şu ikinci sûret, ma‘kūledir. Sûret-i maddiye i‘tibâriyle her şeyin bir nihâyeti, bir gāyesi olduğu gibi, sûret-i ma‘neviye i‘tibâriyle de bir nihâyeti ve gizli bazı hikmetler için bir gayesi de vardır. Binâenaleyh her şeyin sûret-i maddiyesinde kudret-i Rabbâniye ustadır, kader mühendistir. Sûret-i ma‘neviyesinde ise, kader mistardır, yani teşkîlâtının çizgilerini çizer. Kudret masdardır, yani o çizgiler üstünde yapılan teşkîlat kudretten sudûr eder.

Ey kâfir Bunu işittikten sonra iyice düşün. Bir zerreye terzilik san‘atını öğretmeye kudretin var mıdır? Kendine hâlık ittihâz ettiğin tabiat ve esbâb, her şeyin muhtelif ve mütenevvi‘ sûretlerini biçip dikmeye kudretleri var mıdır?

Bak, ey gözden mahrûm kâfir Şecere-i hilkatin semeresi ve kuvvet ve ihtiyârca esbâbdan üstün olan insan, terziliğin bütün kābiliyetlerini ve bilgilerini cem‘ etse, dikenli bir şecerenin a‘zâlarına uygun bir gömleği dikemez. Hâlbuki Sâni‘-i Hakîm, her şeyin nemâsı zamanında pek muntazam ve cedîd, taze taze gömlekleri ve yeşil yeşil hulleleri kemâl-i sür‘at ve suhûletle yapar, giydirir. Fesübhânallâh

Evet, Hâlık münezzehtir. Her şeyin vücûdu, emrine bağlı olan Allâh münezzehtir. Her şeyin iç yüzü, elinde bulunan Sâni‘ münezzehtir. Bütün mahlûkāta merci‘ olan Sâni‘, münezzehtir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç