
SAYFA 70
[Katre’nin Zeyli]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖین اٰمٖینَ
[Remiz]
Arkadaş Vaktin evvelinde Ka‘be’yi hayâlen nazara almakla namaz kılmak mendûbdur ki, birbirine giren dâireler gibi, Beyt’in etrafında teşekkül eden safları görmekle, yakın saflar Beyt’i ihâta ettikleri gibi, en uzak safların da âlem-i İslâm’ı ihâta etmiş olduğunu hayâl ile görsün. Ve o musallî de o saflara girmekle, o cemâat-i uzmâya dâhil olsun ki, o cemâatin icmâ‘ ve tevâtürü, onun namazda söylediği her da‘vâya ve her sözüne bir huccet ve bir burhân olsun.
Meselâ, namaz kılan الحمدللّٰە dediği zaman, sanki o zamanda o cemâat-i uzmâyı teşkîl eden bütün mü’minler, “Evet, doğru söyledin” diye onun o sözünü tasdîk ediyorlar. Ve bu tasdîkler, hücûm eden evhâm ve vesveselere karşı ma‘nevî bir kalkan vazîfesini görür. Ve aynı zamanda bütün hâsseleri ve latîfeleri ve duyguları o namazdan zevklerini ve hisselerini alırlar. Yalnız musallînin Ka‘be’ye olan şu hayâlî nazarı, kasdî olmamalıdır. Tebeî bir şuûrdan ibâret bulunmalıdır.
İhtâr: Sath-ı arz mescidini mütehâlif ve muntazam harekâtıyla tezyîn eden o cemâat-i uzmânın, satırları andıran saflarının o güzel manzarası muhâfaza edilmek üzere, âlem-i misâl sahîfesinde kalem-i kader ile ve İlâhî bir fotoğrafla tersîm ve terkîm edilmekte olduğu, ihtimâl ve imkândan hâlî değildir.
[Remiz]
Arkadaş Ben vesvese ve evhâm zulmetleri içinde yürürken, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetlerinin birer yıldız, birer lâmba vazîfesini gördüklerini gördüm. Her bir sünnet veya her bir hadd-i şer‘î, zulmetli dalâlet yollarında güneş gibi parlıyor. O yollarda insan zerre miskāl o sünnetlerden inhirâf edip udûl etse, şeytanlara mel‘ab, evhâma merkeb, ehvâl ve korkulara ma‘raz ve dağlar kadar ağır yüklere matiye olacaktır.
SAYFA 71
Ve kezâ, o sünnetleri, sanki semâdan sarkan ve inen ipler gibi gördüm ki, onlara temessük eden yükselir, saadetlere nâil olur. Muhâlefet eden ve akla dayananlar ise, uzun bir minâre ile semâya çıkmak hamâkatinde bulunan Firavun gibi birer firavun olurlar.
[Remiz]
Arkadaş Nefiste öyle dehşetli bir nokta ve açılmaz bir ukde var ki, nefiste zıdlar birbirinden tevellüd eder. Ve aleyhde olan her bir şeyi nefis lehte zanneder. Meselâ, güneşin eli sana yetişir, ziyâsıyla başını okşar. Fakat senin elin ona yetişemez. Ve güneş senin keyfine göre hareket etmez. Demek güneşin sana karşı iki ciheti vardır: Biri kurb, diğeri bu‘ddur. Eğer sen ondan baîd olduğun cihetle, “O bana te’sîr edemez” desen; veya onun sana karîb olduğu cihetle, “Ona te’sîr edebilirim” desen, cehlini i‘lân etmiş olursun.
Kezâ, Hâlık ile nefis arasında da bir kurb ve bu‘d vardır. Kurb Hâlik’ındır, bu‘d nefsindir. Eğer nefis uzaklığı cihetiyle enâniyet ile Hâlik’a bakıp, “Bana te’sîr edemez” diye bir ahmaklıkta bulunsa, dalâlete düşer.
Ve kezâ, nefis mükâfâtı gördüğü zaman, “Keşke ben de öyle yapaydım, böyle olaydım” der. Mücâzâtın şiddetini gördüğü vakit, teâmî ve inkâr ile kendisini teselli eder.
Ey ahmak nokta-i sevdâ Hâlik’ın ef‘âli sana nâzır değildir. Hâlik’ın ef‘âli ancak Hâlik’a bakar. Kâinâtı senin hendesen üzerine yapmış değildir. Ve seni hilkat-i âlemde müşâhid tutmamıştır. İmâm-ı Rabbânî’nin ra dediği gibi, “melikin atiyyelerini ancak matiyeleri taşıyabilir” .
[Remiz]
Azîz kardeşlerim Bilhassa muzdar olanların duâlarının büyük bir te’sîri vardır. Bazen o gibi duâların hürmetine, en büyük bir şey en küçük bir şeye musahhar ve mutî‘ olur. Evet, kırık bir tahta parçası üzerindeki bir fakîrin ve kalbi kırık bir ma‘sûmun duâsının hürmetine, denizin fırtınasının şiddet ve hiddeti sükûnet bulur. Demek duâlara cevâb veren zât, bütün mahlûkāta hâkimdir. Öyle ise bütün mahlûkātın da Hâlik’ıdır.
SAYFA 72
[Remiz]
Azîz kardeşlerim Nefsin en mühim bir hastalığı da şudur ki, küllî olanı cüz’îde, büyük olanı küçükte görmek ister. Göremediği takdîrde red ve inkâr eder. Meselâ, küçük bir kabarcıkta güneşin tamamıyla tecelliyâtını ister. Bunu göremediği için, o kabarcıktaki cilvenin güneşten olduğunu inkâr eder. Hâlbuki şemsin vahdeti, tecelliyâtının da vahdetini istilzâm etmez.
Ve kezâ, delâlet etmek, tazammun etmeyi iktizâ etmez. Meselâ, kabarcıktaki güneşin o cilvesi güneşin vücûduna delâlet eder. Fakat güneşi tazammun edemez, yani güneşi içine alamaz.
Ve kezâ, bir şeyi bir şeyle tavsîf edenin o şeyle muttasıf olması lâzım gelmez. Meselâ, şeffaf bir zerre şemsi tavsîf eder, fakat şems olamaz. Bal arısı Sâni‘-i Hakîm’i vasıflandırır, fakat Sâni‘ olamaz.
[Remiz]
Arkadaş Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikelidir. Îmân yolu ise, suda, havada, ziyâda yürümek gibi pek kolay ve zahmetsizdir. Meselâ bir insan, gövdesinin cihât-ı sittesini, yani her tarafını güneşlendirmek istediği zaman, ya bir Mevlevî gibi dönecek, gövdesinin her tarafını güneşe karşı getirecek; veyâhûd güneşi o mesâfe-i baîdeden celb edecek, yanına getirecek, gövdesinin etrafında döndürecektir. Birinci şık, tevhîdin kolaylığına misâldir. İkinci de, küfrün zahmetlerine misâldir.
Suâl: Şirk bu kadar zahmetli olduğu hâlde ne için kâfirler kabûl ediyorlar?
Elcevab: Kasden ve bizzât hiç bir kimse küfrü kabûl etmez. Yalnız şirk hevâ-yı nefislerine yapışır. Onlar da içine düşerler. Mülevves olurlar, pis olurlar. Ondan çıkmaları müşkilleşir. Îmân ise, kasden ve bizzât ta‘kîb ve kabûl edilmekle kalbin içine bırakılır.
[Remiz]
Arkadaş Bir kelime-i vâhidenin işitilmesinde bir tek adamla bin adam birdir. Yaratılış hususunda da, kudret-i ezeliyeye nisbeten bir şey ile bin şey birdir. Bir nev‘in îcâdıyla ferdlerinin îcâdı arasında fark yoktur.
SAYFA 73
[Remiz]
Arkadaş Bütün insanların bütün zamanlarda maddî ve ma‘nevî ihtiyâçlarını te’mîn için nâzil olan Kur’ân’ın hâiz olduğu hârikulâde câmiiyet ve vüs‘at ile beraber, tabakāt-ı beşerin hissiyâtına yaptığı mürâât ve okşamalar, bilhassa en büyük tabakayı teşkîl eden avâm-ı nâsın fehmini okşayarak tevcîh-i hitâb esnâsında yaptığı tenezzülât, Kur’ân’ın kemâl-i belâgatine delîl ve bâhir bir burhân olduğu hâlde, hasta olan nefislerin dalâlete düşmelerine sebeb olmuştur. Çünki zamanların ihtiyâçları mütehâliftir. İnsanlar fikirce, hisce, zekâca, gabâvetçe bir değillerdir. Kur’ân ise mürşiddir. İrşâdı umûmî olur. Bunun için, Kur’ân’ın ifadeleri zamanların ihtiyâçlarına, makamların iktizâsına, muhâtabların vaz‘iyetlerine göre ayrı ayrı olmuştur. Hakîkat-i hâl bu merkezde iken, en yüksek, en güzel ifade çeşitlerini Kur’ân’ın her bir ifadesinde aramak hatâ olduğu gibi, muhâtabın hissine ve fehmine uygun olan bir üslûbun mîzân ve mirsâdıyla mütekellime bakan, elbette dalâlete düşer.
[Remiz]
Arkadaş Dünyanın üç yüzü var: Birisi, âhirete bakar. Çünki onun mezraasıdır. İkincisi, Esmâ-yı Hüsnâ’ya bakar. Çünki Esmâ-yı Hüsnâ’nın mektûbu ve tezgâhıdır. Üçüncüsü, bizzât kendi kendine bakar. Dünyanın bu yüzü, insanların hevesâtına ve keyiflerine ve bu fânî hayâtın tekâlîfine bakar, medâr olur.
Nûr-u îmânla dünyanın evvelki iki yüzüne bakmak, ma‘nevî bir cennet gibidir. Üçüncü yüzü ise, dünyanın fenâ yüzüdür ki, zâtî ve ehemmiyetli bir kıymeti yoktur.
[Remiz]
Arkadaş İnsanın vücûdu ve bedeni, bir neferin elinde bulunan emvâl-i mîriyeden bir hayvan gibidir. O nefer, o hayvanı beslemeye ve sâir hizmetlerini görmeye mükellef olduğu gibi, insan da o vücûdu beslemeye mükelleftir.
Azîz kardeşlerim Burada bana bu sözü söylettiren, nefsimle olan bir münâkaşamdır. Şöyle ki: Mehâsinle mağrûr olan nefsime dedim ki: “Sen bir şeye mâlik değilsin. Nedir bu gururun?” Dedi ki: “Mâdem mâlik değilim, ben de hizmetini görmem” . Dedim ki: “Yâhû, bu sineğe bak. Gāyet küçük zarîf elleriyle kanatlarını, gözlerini siler, süpürür. Her işini görür. Sen de lâakal onun kadar vücûduna hizmet etmelisin” . Nefsim iknâ‘ oldu.
İşte takdîs ederiz o zâtı ki, bu sineğe nezâfeti ilhâmen öğretir. Bana da üstâd yapar. Onunla nefsimi iknâ‘ eder, ilzâm ederim.
SAYFA 74
[Remiz]
Arkadaş İnsanı dalâletlere sürükleyen cihetlerden biri de şudur ki: İsm-i Zâhir ile ism-i Bâtın’ın hükümleri ayrı ayrı olur. Bunları birbirine karıştırıp merci‘lerini kaybetmek mahzûrludur.
Kezâlik, kudretin levâzımı ile hikmetin levâzımı bir değildir. Birisine âit levâzımâtı ötekisinden taleb etmek hatâdır.
Kezâlik, dâire-i esbâbın iktizâsı ile dâire-i i‘tikād ve tevhîdin iktizâsı bir değildir. Onu bundan istememeli.
Ve kezâ, kudretin taallukātı ayrı, vücûdun cilveleri veya sâir sıfâtın tecelliyâtı ayrıdır. Birbirine iltibâs edilmemeli. Meselâ, dünyada vücûdun tekâmülü tedrîcîdir. Berzahî aynalarda ise, ânî ve def‘î olur. Çünki îcâd ile tecellî arasında fark vardır.
[Remiz]
Arkadaş İslâmiyet bütün insanlara bir nûr, bir rahmettir. Kâfirler dahi onun rahmetinden istifâde etmişlerdir. Çünki İslâmiyet’in telkînâtı ile küfr-ü mutlak ve inkâr-ı mutlak, şekk ve tereddüde inkılâb etmiştir. O telkînâtın kâfirlerde de yaptığı in‘ikâs ve te’sîrât sâyesinde, kâfirlerin hayât-ı ebediye hakkında ümîdleri vardır. Bu sâyede, dünya lezzetleri ve saâdetleri onlarca tamâmen zehirlenmiş değildir. O lezzetler, bütün bütün elemlere inkılâb etmez. Yalnız tereddüdleri vardır. Tereddüd ise her iki tarafa baktırır. Devekuşu gibi, tam ma‘nâsıyla ne kuş olur ve ne de deve olur. Ortada kalarak her iki tarafın zahmetinden kurtulur.
[Remiz]
Arkadaş Nefis, tenbellik sâikasıyla vazîfe-i ubûdiyetini terk ettiğinden, tesettür etmek ister. Yani onu görecek bir rakîbin gözü altında bulunmasını istemez. Bunun için bir Hâlik’ın, bir Mâlik'in bulunmamasını temennî eder. Sonra mülâhaza eder. Sonra tasavvur eder. Nihâyet Hâlik’ın ademini, yani yok olduğunu i‘tikād etmekle dinden çıkar. Hâlbuki o hâlette kazandığı o hürriyetlerin, adem-i mes’ûliyetlerin altında ne kadar büyük zehirli yılanların ve ne kadar çok elîm elemlerin bulunduğunu bilmiş olsa, derhâl tevbe eder, vazîfesine avdet eder.
SAYFA 75
[Remiz]
Arkadaş Her bir insanın bir nokta-i istinâdı bulunduğuna nazaran, istinâd noktalarının tefâvütüne göre insanların yapabileceği işler de tefâvüt eder. Meselâ, büyük bir sultâna istinâdı olan bir nefer, bir şâhın yapamadığı bir işi yapar. Çünki nokta-i istinâdı şâhtan büyüktür. Evet, kudret-i ezeliye tarafından me’mûr edilen baûdanın, yani sivrisineğin Nemrûd’a olan galebesi; ve bir çekirdeğin فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰی tarafından verilen izin ve kuvvete binâen koca bir ağacın cihâzâtını ve malzemesini tazammun etmesi, yani içine alması, bu hakîkati tenvîr eden bir hakîkattir.
[Remiz]
Arkadaş Katre nâmındaki eserimde, Kur’ân’dan ilhâm alarak ta‘kîb ettiğim yol ile, ehl-i nazar ve ehl-i felsefenin ta‘kîb ettikleri yol arasındaki fark şudur: Kur’ân’dan tavr-ı kalbe ilhâm ile Asâ-yı Mûsâ as gibi ma‘nevî bir asâ ihsân edilmiştir. Bu asâ ile, kitâb-ı kâinâtın herhangi bir zerresine vurulursa, derhâl mâu’l-hayat çıkar. Çünki müessir, ancak eserde görünebilir. Ma‘nevî asansör hükmünde olan murâkabelerle mâu’l-hayatı bulmak pek güçtür. Vesâite lüzûm gösteren ehl-i nazar ise, etrâf-ı âlemi Arş’a kadar gezmeleri lâzımdır. Ve o uzun mesâfede hücûm eden vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlûb olup caddeden çıkmamak için, pek çok burhânlar, alâmetler, nişânlar lâzımdır ki, yolu şaşırtmasınlar.
Kur’ân ise, bize Asâ-yı Mûsâ as gibi bir hakîkat vermiştir ki, nerede olsam, hatta taş üzerinde de olsam, asâyı vuruyorum, mâu’l-hayat fışkırıyor. Âlemin hâricine çıkarak uzun seferlere gitmeye ve zeminde döşenen su borularının kırılmaması ve parçalanmaması için muhâfazaya mecbûr olmuyorum. Evet وَفٖی كُلِّ شَیْءٍ لَهُٓ اٰیَةٌ تَدُلُّ عَلٰٓی اَنَّهُ وَاحِدٌ beytiyle, bu hakîkat hakîkatiyle tebârüz eder.
İhtâr: Kur’ân’ın delâletiyle bulduğum yola gitmek isteyenlere o yolu ta‘rîf eden Risâle-i Nûr Külliyâtı delîl ve burhân kaynağı olmakla beraber; en müstakîm, en nûrânî, en câzib ve en kısa hidâyet menba‘ı ve gāyet güzel ve gāyet şirin ve gāyet feyyâz, Kur’ânî hak bir eserdir.
SAYFA 76
[Remiz]
Arkadaş Nefsin vücûdunda bir körlük, vardır. O körlük vücûdunda zerre miskāl kaldıkça, hakîkat güneşinin görünmesine mâni‘ bir hicab olur. Evet, müşâhedemle sâbittir ki, kat‘î ve yakînî burhânlarla ve delîllerle dolu olan kal‘ada, küçük bir taşta za‘fiyet görünürse, o kör olası nefis o kal‘ayı tamâmen inkâr eder. Altını üstüne çevirir. İşte nefsin cehâleti ve hamâkati, bu gibi insafsızca tahrîbâtından anlaşılır.
[Remiz]
Ey insan Senin vücûdun sahasında yapılan fiillerden ve işlerden senin yed-i ihtiyârında bulunanları, ancak binde bir nisbetindedir. Bâkî kalan, Mâlikü’l-Mülk’e âittir. Binâenaleyh kendi kuvvetine göre yük al. Yoksa altında ezilirsin. Kıl kadar bir şuûr ile büyük taşları kaldırmak teşebbüsünde bulunma. Mâlikin izni olmaksızın onun mülküne el uzatma. Şâyet gafletle kendi hesabına bir iş yaptığın zaman, haddini tecâvüz etme. Eğer Mâlikin hesabına olursa, istediğin şeyi al, yap. Fakat izin ve meşîet ve emri dâiresinde olmak şartıyla. İzin ve meşîetini de şerîattan öğrenirsin.
[Remiz]
Ey şân ve şerefi, nâm ve şöhreti isteyen adam Gel, o dersi benden al.
Şöhret ayn-ı riyâdır. Ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O belâ musîbetine düşersen اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَیْهِ رَاجِعُونَ de. O belâdan kurtul.
SAYFA 77
[Kur’ân-ı Kerîm’in deryâ-yı kebîrinden ]
[Bir Habâb]
خُدَایِ پُرْكَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْرَا مٖی خَرَدْ اَزْ تُو
بَرَایِ تُو نِكَهْ دَارَدْ بَهَایِ بٖی كِرَانْ دَادَە
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
(اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ )
İ‘lem, ey zikreden ve namaz kılan kardeş
Senin اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ gibi mübârek kelimelerle i‘lân ettiğin bir hüküm ve iddiâ ettiğin bir da‘vâ ve işhâd ettiğin bir i‘tikād, lisânından çıkar çıkmaz milyonlarla mü’minlerin tasdîk ve şehâdetlerine iktirân eder.
Ve kezâ, İslâmiyet’in hak ve hakîkat olduğuna ve hükümlerinin doğru ve sâdık olduğuna delâlet eden bütün delîller, şâhidler, burhânlar, senin o da‘vân ve o i‘tikādın hak olduğuna delâlet ederler.
Ve kezâ, söylediğin o mübârek ve mukaddes kelâmlara pek büyük yümünler, feyizler ve bereketler taraf-ı İlâhîden terettüb eder.
Ve kezâ, cumhûr-u mü’minîn ve muvahhidînin o kelimât-ı mübârekeden kalben zevk ettikleri mâu’l-hayatı ve şarâb-ı cenneti, o mukaddes maşrabalardan sen de içersin.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Kavâid-i usûliyedendir ki, bir mes’ele hakkında isbat edenin sözü, nefyedenin sözüne müreccahtır. Çünki isbat edenin yardımcıları vardır. Sözünde kuvvet olur. Nefyedenin yardımcısı olmadığından tek kalır. Sözünde kuvvet olmaz. Hatta bin adam bir şeyi nefyederse, bir adam gibidir. Bin adam da isbat ederse, isbat edenlerin her birisi bin adam olur. Çünki hepsi bir şeye bakıyorlar ve bir noktaya parmak basıyorlar, birbirini takviye ediyorlar. Nefyedenler birbirini takviye edemiyorlar. Her birisi teker teker kalırlar.
SAYFA 78
Meselâ, bin pencereden bir yıldızı görüp isbat eden bin adamın her birisi ötekisine yardımcı olur. Birbirinin sözlerini takviye ederler. Çünki o bin adam, parmakla işâret eder gibi o şeyi isbat ediyorlar. Nefyedenler öyle değildir. Çünki nefiy için sebeb lâzımdır. Sebebler de ayrı ayrı olur. Meselâ kimi, "Gözümde za‘fiyet var, göremedim" der. Kimi, "Evimizde pencere yok" der. Kimi, "Soğuktan başımı kaldıramadım" der ve hâkezâ. Her birisi nefyine ve müddeâsına ayrı bir sebeb gösterdiğinden, kendilerince yıldızın bulunmaması, nefsül’emirde yıldızın bulunmamasına delâlet etmez. Birbirine yardımcı olamazlar.
Binâenaleyh bir mes’ele-i îmâniyenin nefyi hakkında ehl-i dalâletin ittifâkları, haber-i vâhid hükmündedir. Te’sîri yoktur. Ama ehl-i hidâyetin mesâil-i îmâniyede olan sözleri, her birisi ötekisine yardımcıdır, birbirini takviye eder.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Bir küll ne şeye muhtâç ise, cüz’ü de ona muhtâçtır. Meselâ bir şecerenin meydana gelmesi için ne lâzım ise, bir meyvenin vücûduna da lâzımdır. Öyle ise, meyvenin Hâlik’ı olan, şecerenin de Hâlik’ı olur. Hatta arzın ve şecere-i hilkatin de Hâlik’ı, o Hâlık olacaktır.
İ‘lem eyyühe’l-azîz İki tarafı birbirinden gāyet uzak bir mes’ele var ki, her bir tarafı bir çekirdek gibi sünbül vermiştir, ağaç olmuştur, dal budak salmıştır. Böyle bir mes’ele üzerine şükûk ve evhâmın konmaması lâzımdır. Çünki bir çekirdek diğer çekirdekle, çekirdek olarak toprak altında kaldıkları müddetçe iltibâs edilebilir. Ama ağaç olduktan ve meyve verdikten sonra şekk edersen, bütün meyveler senin aleyhinde şehâdet ederler. Eğer Bu başka çekirdektir diye tevehhüm etsen, kezâ o ağacın bütün meyveleri seni tekzîb ederler. Elma ağacına inkılâb etmiş bir çekirdeği, hanzale ağacının çekirdeği farz etmek, ancak tevehhümle mümkündür. Veya bütün elmaların hanzaleye tebdîl edilmiş olmasıyla mümkündür ki, bu da muhâldir.
Binâenaleyh, nübüvvet öyle bir çekirdektir ki, İslâmiyet şeceresi bütün semerâtıyla ve çiçekleriyle o çekirdekten çıkmıştır. Kur’ân dahi seyyâr yıldızları meyveleri yapan bir güneş gibi, İslâmiyet’in on bir rüknünü intâc etmiştir. Acaba bu cihan-bahâ semerelere bakıp gördükten sonra, çekirdeğinde şübhe ve tereddüd yeri kalır mı? Hâşâ ve kellâ
SAYFA 79
İ‘lem eyyühe’l-azîz Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder. Semâlarda tayerâna başlar. Âfâk-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini ve kemâlâtını ve terakkıyâtını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şübhe yoktur. Binâenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bidâyet-i hayatına maddî ve sûrî ve sathî bir nazarla bakan bir adam, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şahsiyet-i ma‘neviyesini idrâk edemez. Ve derece-i kıymetine vâsıl olamaz ve ulaşamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve ahvâl-i zâhirisine ince bir kışır, nâzik bir kabuk nazarıyla bakmalıdır ki, o kışır içerisinden iki âlemin güneşi, şecere-i tûbâ gibi şecere-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm çıkmıştır. Feyz-i İlâhî ile sulanmış ve fazl-ı Rabbânî ile tekâmül etmiştir.
Binâenaleyh, Nebiyy-i Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mebde’-i hayatına âit ahvâl-i sûriyesinden zaîf bir şey işitildiği vakit, üstünde durmamalıdır. Derhâl başını kaldırıp, etrâf-ı âleme neşrettiği nûrlara bakmalıdır.
Maahâzâ, Peygamber-i Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mebde’-i hayatına şekk ve şübhe ile bakan adam, her hâlde masdar ile mazharı, menba‘ ile ma‘kesi, zâtı ile tecellî aralarını fark edememiş, bu yüzden şübheye düşmüştür.
Evet, Nebiyy-i Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm tecelliyât-ı İlâhiyeye mazhar ve ma‘kestir. Masdar ve menba‘ değildir. Çünki o Zât asm, yalnız abddir. Ve ibâdetçe herkesten ileridir. Demek bu kadar görünen terakkıyât-ı kemâlât, onun zâtî malı değildir. Ancak Rahmân-ı Rahîm tarafından verilen tecellîlerdir.
Evvelce beyân edildiği gibi, hiç bir şey hiç bir zerreye bile ma‘nâ-yı ismiyle masdar olamaz. Ama bir zerre, ma‘nâ-yı harfiyle semânın yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gaflet ile o zerrenin masdar olduğu zannedilerek bakıldığından, san‘at-ı İlâhiyeyi tâğūtî bir tabiata mal ederler.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Duâlar, tevhîd ve ibâdetin esrârına numûnedir. Tevhîd ve ibâdette bilinmesi ve i‘tikād edilmesi lâzım olduğu gibi; duâ eden kimse de, kalbinde dolaşan arzu ve isteklerini Cenâb-ı Hakk’ın işittiğine ve vermeye kādir olduğuna i‘tikād etmelidir. Bu i‘tikād Allâh’ın her şeyi bildiğini ve her şeye kādir olduğunu istilzâm eder.
SAYFA 80
İ‘lem eyyühe’l-azîz Şu âlemi ziyâlandıran şemsin, bir sineğin gözüne tecellî ile girip ışıklandırması mümkündür. Fakat ateşten bir kıvılcımın o sineğin gözüne girip tenvîr etmesi mümkün değildir. Çünki kıvılcım gözü patlatır.
Kezâlik, bir zerre, Şems-i Ezelî’nin tecellîsine mazhar olur, fakat Müessir-i Hakîkî’ye zarf olamaz.
İ‘lem ey mağrûr, mütekebbir, mütemerrid nefis Sen öyle bir za‘fiyet ve aczlik, fakirlik ve miskinlik gibi hâllere mahalsin ki, ciğerlerine yapışan ve çok büyütüldükten sonra ancak görülebilen bir mikroba mukāvemet edemezsin. Çünki o mikrop seni her vakit yere serer, öldürür.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Hardale ta‘bîr edilen bir darı habbesi hükmünde olan kuvve-i hâfızanın ihâta ettiği meydanda gezintiler yapılırken, o hardale kadar kuvve-i hâfıza o kadar büyük bir sahrâya inkılâb eder ki, gezmekle bitmez bir şekil alır. Acaba o hardalenin içindeki meydanı bitiremeyen, o hardalenin dâiresini ne sûretle bitirecektir? Aklın nazarında hardalenin vaz‘iyeti böyle olsa, aklın gezdiği dâire nasıldır? Akıl da dünyayı yutar. Fesübhânallâh Cenâb-ı Hakk hardaleyi akıl için dünya gibi yapmış. Dünyayı da akıl için hardale gibi yapmıştır.
İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsanların en büyük zulümlerinden biri de şudur ki, büyük bir cemâatin mesâîsine terettüb eden hasenâtı netice veren semerâtı bir şahsa isnâd ederler. Ve ona mal ederler. Bu zulümde bir şirk-i hafî vardır. Çünki bir cemâatin cüz’-i ihtiyârîleriyle kesb ettikleri mahsûlâtı bir şahsa atfetmek, o şahsın, îcâd derecesinde hârikulâde bir kudrete mâlik olduğuna delâlet eder. Hatta eski Yunanlıların, Vesenîlerin âliheleri, böyle zâlimâne tasavvurât-ı şeytâniye mahsûlüdür.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Zikreden adamın feyz-i İlâhîyi celb eden muhtelif latîfeleri vardır. Bir kısmı kalb ve aklın şuûruna bağlıdır. Bir kısmı da şuûrsuzdur. Yani şuûrlara tâbi‘ değildir. مِنْ حَیْثُ لَا یَشْعُرُ husûle gelir. Binâenaleyh gafletle yapılan zikirler dahi feyizden hâlî değildir.
SAYFA 81
İ‘lem eyyühe’l-azîz Cenâb-ı Hakk insanı pek acîb bir terkîbde halketmiştir. İnsanın kesret içinde vahdeti, terkîb içinde besâtatı, cemâat içinde ferdiyeti vardır. İhtivâ ettiği a‘zâ, havâs ve letâifin her birisi için müstakil lezzetler ve elemler olduğu gibi; aralarında görülen sür‘at-i teâvün ve imdâddan anlaşıldığı üzere, her birisi arkadaşlarının lezzetlerinden, elemlerinden ve teessürâtlarından hisselerini alıyorlar. Bu hilkat sâyesinde, insan eğer ubûdiyet yoluna giderse, bütün lezzetlerin, ni‘metlerin, kemâlât nev‘lerinin birer kısımlarına mazhar olmaya şâyândır. Ve kezâ, enâniyet yolunu ta‘kîb ederse, çeşit çeşit elemlere ve azâblara mahal olmaya müstehaktır.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Kelime-i tevhîdin tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları ve ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihâz ettiği mahbûblarından yüzünü çevirtmektir. Maahâzâ, zâkir olan zâtta bulunan hâsse ve latîfelerin ayrı ayrı tevhîdleri olduğuna işâret olduğu gibi, o hâsse ve latîfelerin de kendilerine münâsib şerîkleriyle olan alâkalarını kesmek içindir.
İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsanın bir akrabasına okuduğu bir Fâtiha-i Şerîfe’den hâsıl olan sevâbdan istifâde etmekte, bir ile bin müsâvîdir. Nasıl ki ağızdan çıkan bir lafzın işitilmesinde, bir ferd ile bir cemâat bir olur. Çünki latîf şeyler, matbaa gibidir. İstinsâh edilen bir kelimeden binler kelime çıkar. Ve kezâ, nûrânî şeylerde vahdet ile beraber tekessür olduğuna işârettir. Yani nûrânî bir şeyden hâsıl olan sevabtan istifâde cihetinde, bir rûh ile binler rûh müsâvî bulunduğuna ve okunan bir Fâtiha-i Şerîfe’nin hâsıl olan sevabının hediye edilmesinde, bir rûh ile binler rûh bir olduğuna ve sevabının her bir rûha aynen vâsıl olacağına bir işârettir.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Nebiyy-i Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm’a verilen Makam-ı Mahmûd, İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzî‘ edilen lütuflar, feyizler, ni‘metler o sofradan akıyor. Resûl-ü Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm’a okunan salavât-ı şerîfeler, o sofraya edilen da‘vete icâbettir. Ve kezâ, salavât-ı şerîfeyi getiren adam, Zât-ı Peygamberî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı bir sıfatla tavsîf ettiği zaman, o sıfatın nereye taalluk ettiğini düşünsün ki, tekrar tekrar salavât getirmeye şevki olsun.
SAYFA 82
İ‘lem ey dîn âlimi “Ücretim az, ilmime rağbet yok” diye mahzûn olma. Çünki mükâfât-ı dünyeviye ihtiyaca bakar. Kıymet-i zâtiyeye bakmaz. Meziyet-i zâtiye ise, mükâfât-ı uhreviyeye nâzırdır. Öyle ise, zâtî olan meziyetini mükâfât-ı uhreviyeye sakla. Birkaç kuruşluk dünya metâına satma.
İ‘lem, ey hitâbet-i umûmiye sıfatı ile ve gazete lisânıyla konferans veren muharrir Senin kendi nefsini aşağı göstermeye ve nedâmet edip kusûrlarını i‘lân etmeye hakkın var. Fakat şeâir-i İslâmiyeye zıd ve muhâlif olan herzelerle İslâmiyet’i lekelendirmeye kat‘iyen hakkın yok.
Seni kim tevkîl etmiştir? Fetvâyı nereden alıyorsun? Hangi hakka binâen milletin nâmına, ümmetin hesabına, İslâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalâletini neşir ve i‘lân ediyorsun? Milleti ve ümmeti kendin gibi dâll zannetme. Dalâletini kime satıyorsun? Burası İslâm memleketidir. Yahûdî memleketi değildir. Cumhûr-u mü’minînin kabûl etmediği bir şeyi gazete ile i‘lân etmek, milleti dalâlete da‘vettir. Hukuk-u ümmete tecâvüzdür. Bir adamın hukukuna tecâvüze cevâz-ı kanunî olmadığı hâlde, koca bir milletin, belki âlem-i İslâm’ın hukukuna hangi cesâretle tecâvüz ediyorsun? Sus Ağzını kapat
İ‘lem eyyühe’l-azîz Kâfirlerin müslümanlara ve ehl-i îmâna ve ehl-i Kur’ân’a düşman olmaları, küfrün iktizâsındandır. Çünki küfür îmâna zıddır. Maahâzâ, Kur’ân, kâfirleri ve âbâ ü ecdadlarını i‘dâm-ı ebedî ile mahkûm etmiştir.
Binâenaleyh müslümanlarla ülfet ve muhabbetleri mümkün olmayan kâfirlere muhabbet boşa gider. Onların muhabbetiyle karşılaşılamaz. Onlardan meded beklenilemez. Ancak onlara karşı حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ diye Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmek lâzımdır.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Kâfirlerin medeniyeti ile mü’minlerin medeniyeti arasındaki fark şudur:
Birincisi: Medeniyet libâsını giymiş korkunç bir vahşettir. Zâhirî parlar, bâtını yakar; dışı süs, içi pis; sûreti me’nûs, sîreti ma‘kûs bir şeytandır.
İkincisi: Bâtını nûr, zâhirî rahmet; içi muhabbet, dışı uhuvvet; sûreti muâvenet, sîreti şefkat, câzibedâr bir melektir.
SAYFA 83
Evet, mü’min olan kimse, îmân ve tevhîd iktizâsıyla, kâinâta bir mehd-i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlûkātı, bilhassa insanları, bilhassa müslümanları birbiriyle bağlayan ipi de ancak uhuvvettir. Çünki îmân, bütün mü’minleri bir babanın cenâh-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addeder.
Küfür ise, öyle şedîd bir burûdettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır. Ve bütün eşyâda bir nevi‘ ecnebîlik tohumunu eker. Ve her şeyi her şeye düşman yapar. Evet, hamiyet-i milliyelerinde bir uhuvvet varsa da muvakkattir. Bu uhuvvet de, ezelî ve ebedî iftirâk ve firâk ile muttasıl ve mahdûddur. Ama kâfirlerin medeniyetinde görülen mehâsin ve yüksek terakkıyât ve sanâyi‘ ise, bunların tamâmen medeniyet-i İslâmiyeden ve Kur’ân’ın irşâdâtından ve edyân-ı semâviyeden in‘ikâs ve iktibâs edildiği, Lemeât ile Sünûhât nâmındaki eserlerimde istenildiği gibi îzâh ve isbat edilmiştir.
(فَرَاجِعْهُمَا تَرٰی فٖیهِمَٓا اَمْرًا عَظٖیمًا تَغَافَلَ عَنْهُ النَّاسُ)
İ‘lem eyyühe’l-azîz Mesâil-i dîniyeden olan ictihâd kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni‘ vardır.
Birincisi: Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapılar açmak, hiç bir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücûmunda ta‘mîr için duvarlarda delikler açmak, gark olmaya vesîledir. Öyle de, şu münkerât zamanında ve âdât-ı ecânibin istîlâsı ânında ve bid‘aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahrîbâtı hengâmında, ictihâd nâmıyla kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriblerin girmesine vesîle olacak olan delikler açmak, İslâmiyet’e cinâyettir.
İkincisi: Dinin zarûriyâtı ki, ictihâd onlara giremez. Çünki kat‘î ve muayyendirler. Hem o zarûriyât, kūt ve gıda hükmündedirler. Şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti onların ikāmesine ve ihyâsına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyet’in nazariyât kısmında ve selefin ictihâdât-ı sâfiyâne ve hâlisânesiyle bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu hâlde, onları bırakıp, heveskârâne yeni ictihâdlar yapmak, İslâmiyet’e bid‘akârâne bir hıyânettir.
Üçüncüsü: Her zamanın insanlarınca kıymetli addedilen ve efkârı celb eden câzibedâr bir metâ‘ mergūb olur. Meselâ, bu zamanda en rağbetli ve en iftihârlı olan, siyâsetle iştigāl ve dünya hayatını te’mîn etmektir.