Bağış Yap
MESNEVÎ-İ NÛRİYEZeylü’z-Zeyl

135

[Zeylü’z-Zeyl ]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

İ‘lem eyyühe’l-azîz Bazı insanların ağzında kemiyeten az, fakat keyfiyeten pek büyük üç kelime dolaşmaktadır.

Birincisi: Her şey kendi kendine teşekkül etmiştir. İkincisi: Mûcid ve müessir esbâbdır. Üçüncüsü: Tabiat iktizâ ediyor. Bu üç kelimenin pek çok muhâlâtı hakkında yapılan beyânâtı dinle, şöyle ki:

İnsan mevcûddur. Bu mevcûd insan, birinci kelimeye nazaran hem sâni‘dir, hem masnû‘dur. İkinci kelimeye nazaran, esbâbın te’sîriyle vücûda gelmiştir. Üçüncü kelimeye nazaran, mevhûm tabiatın eseridir. Dördüncü cihet ise, hak ve hakîkatin istilzâm ettiği gibi, Allâh’ın masnûudur.

Evvelki kelimenin gayr-i mahdûd muhâlâtı:

1 O kelimenin iktizâ ettiğine göre, insanı teşkîl eden zerrelerin her birisinde hem insanın içini, hem kâinâtı görecek, bilecek bir göz, bir ilim ve sâir sıfât-ı lâzimenin bulunması lâzımdır.

2 İnsanın bedeninde zerrâttan teşekkül eden muhtelif mürekkebât adedince, matbaalarda hurûfâtı tertîb etmek için kullanılan kalıblar gibi kalıblar lâzımdır.

3 Kârgîr kemerlerin taşları gibi, her bir zerrenin arkadaşlarına hem hâkim, hem mahkûm olması lâzım gelir. Ve kezâ, o zerrelerin her birisi ötekilere hem zıd, hem misil; hem mutlak, hem mukayyed olması lâzımdır.

İkinci kelimenin muhâlâtı:

1 İnsanın me’hazi, yani insanı teşkîl eden maddeler, eczâhânelerde bulunan, ağızları mühürlü, ayrı ayrı, çeşit çeşit mütebâyin ilaçlar gibi maddelerdir. Hiç kimsenin eli dokunmaksızın ihtiyâç nisbetinde kemâl-i intizâm ve muvâzene ile o ilaçların şişelerden kendi kendine çıkıp hayatî bir ma‘cun vaz‘iyetine gelmesi mümkün ise, insanın da sâni‘siz esbâb ve mevâdd-ı câmideden sudûru mümkündür denilebilir.

136

2 Bir şeyin kemâl-i intizâm ile gayr-i mahdûd olan kör, sağır, câmid, şuûrsuz esbâbdan sudûrunun muhâliyeti nisbetinde, sâni‘siz olarak insanın da o maddelerden yapılması muhâldir. Maahâzâ, maddî esbâbın yalnız zâhire taalluku vardır. Bâtınındaki latîf, ince, garîb nakışlara ve san‘atlara nüfûzu yoktur.

3 O kelimenin iktizâsına göre, kemâl-i ittifâk ve intizâm ile ihtiyâç nisbetinde gayr-i mahsûr esbâbın bir cüz’de, bir hüceyrede ictimâ‘ları lâzım gelir. Bu ictimâ‘, âlemin eczâ ve erkânının azametiyle beraber senin elinin içine girip ictimâ‘ etmeleri demektir. Çünki insanın ustası esbâb olduğu takdîrde, âlemin bütün eczâ ve erkânı insan ile alâkadâr olduğuna göre, insanın yapılışında âlemin eczâ ve erkânı âmil ve usta olmaları lâzım gelir. Zîrâ bir usta, yaptığı şeyin içerisinde bulunduktan sonra yapabilir. O hâlde insanın bir hüceyresinde âlemin eczâsı ictimâ‘ etmelidir. Bu öyle bir muhâldir ki, muhâllerin en mümteniidir.

Üçüncü kelimenin muhâl ve butlânı ise:

Evet, tabiatın iki ciheti vardır. Biri zâhirîdir, diğeri bâtınîdir. Zâhirî ciheti ehl-i gaflet ve dalâletçe hakîkat zannedilmiştir. Bâtınî ciheti ise san‘at-ı İlâhiye ve sıbga-i Rahmâniyedir. Tabiata ilâveten iddiâ edilen kuvvet ise, Hâlik-ı Hakîm-i Alîm’in cilve-i kudretidir. Ehl-i gafletin sâni‘ olarak telakkî ettikleri tabiata cenâh olarak yapıştırdıkları kör tesâdüf ve ittifâk ise, dalâletten neş’et eden ızdırâr netîcesinde şeytanların ihtirâ‘ ettikleri hezeyanlardır.

Çünki müteaddid eserlerimde kat‘î sûrette isbat edildiği gibi, hârikaların hârikası olan şu san‘at, ancak ve ancak bütün evsâf-ı kemâliye ile muttasıf bir Habîr ve Basîr’in yed-i kudretinden çıkmamış ise, şu kesîf, câmid, mukayyed, miskîn, mümkünün eliyle mi şu kâinâta giydirilen gömlek yapılmıştır? Yoksa âlemlere giydirilen şu güzel teşkîlleri, nakışları baûdalar mı veya kaplumbağalar mı yapmıştır? Hâşâ, sümme hâşâ

Evet, insanda ve her şeyde, Sâni‘-i Ezelî’nin masnûu olduklarına dâir mevcûdâtın adedince şâhidler vardır. Meselâ:

1 Kâinâttır. Evet, kâinâtın ihtivâ ettiği bütün zerrât ve mürekkebâtın her birisi, elli beş lisân ile Sâni‘-i Ezelî’ye şehâdet etmektedir.

137

2 Kur’ân’dır. Kur’ân, bütün enbiyâ ve evliyâ ve muvahhidînin kitaplarıyla, sahîfe-i kevn ü vücûddan yaratılan îcâdî ve tekvînî âyetler, Hâlik’ın hallâkiyetine âdil şâhidlerdir.

3 Mahlûkātın reîsi ve resûlü, bütün enbiyâ ve evliyâ ve melâike ile birlikte, her şeyin sâni‘i Allâh olduğunu i‘lân edip şehâdet ediyorlar.

4 İns ve cin tâifeleri envâen ihtiyâcât-ı fıtriyeleriyle Allâh’ın varlığına şâhiddirler.

5 Ulûhiyet ve hallâkiyetin Allâh’a mahsûs ve münhasır olduğuna Allah da şehâdet ediyor.

Arkadaş San‘atın vücûh-u selâse-i mezkûre ile îcâdı gayr-i mümkinedir. Hakkın istilzâm ettiğine nazaran, Vâcib’e olan isnâdî mes’elesi ise, semeredâr bir ağaç mes’elesi gibidir. Şöyle ki: Ağacın o meyveleri ya vahdete isnâd edilir. Yani neşv ü nemâ kanunuyla ağacın kökünden, kök de çekirdekten, çekirdek de evâmir-i tekvîniyeyi temessülden, evâmir-i tekvîniyede Kün emrinden, “Kün emri dahi Vâhid-i Vâcib’den sâdır olmuştur.

O vakit o ağaç bütün eczâsıyla, yapraklarıyla, dallarıyla, meyveleriyle yaratılış kolaylığında bir meyve-i vâhide hükmünde olur. Çünki vahdete nisbeten, küçük bir meyve ağacıyla pek büyük ve çok meyveli bir ağaç arasında fark yoktur. Bu adem-i fark, vahdette suhûletle yüsür olduğundan, kesrette suûbetle usrün bulunduğundan neş’et etmiştir.

Eğer kesrete isnâd edilirse, her bir meyve, her bir çiçek, her bir yaprak, her bir dal, tam bir ağacın vücûda gelmesine lâzım olan bütün âlât ve cihâzât, esbâb vesâireye ihtiyâç gösterecektir. Çünki küllün numûnesi cüz’de bulunur. O külle ne lâzımsa bu cüz’e de lâzımdır. Mes’ele bu iki şıktan hâriç değildir. Biri vâcibdir, diğeri mümteni‘dir.

Hulâsa: Bir hüceyrenin vücûda gelmesi, kendisine isnâd edilirse, kâinâtı muhît olan sıfatlar, hüceyrenin kendisinde bulunması lâzımdır. Esbâba isnâd edilirse, âlemdeki bütün esbâbın o hüceyrede ictimâ‘ları lâzımdır. Hâlbuki sineğin iki eli sığmayan bir hüceyre, iki ilâhın tasarrufuna mahal olabilir mi? Hâşâ

Maahâzâ, hüceyreden tut, tâ âleme kadar her bir şeyin bir nevi‘ vahdeti vardır. Öyle ise Sâni‘ de vâhid olacaktır. Çünki vâhid, ancak vâhidden sudûr eder. Ve kezâ, bir habbe şemsi ziyâsıyla, rengiyle, tecellî sûretiyle içine alabilir.

138

Fakat masdariyet i‘tibâriyle, bir habbe iki habbeyi içine alıp onlara masdar olamaz. Ve kezâ, vücûd-u hâricî vücûd-u misâlîden daha sâbit, daha muhkemdir. Vücûd-u hâricîden bir nokta, vücûd-u misâlîden bir dağı içine alabilir. Kezâlik, vücûd-u vücûbî daha kavî, daha râsih, daha sâbittir. Belki de vücûd-u hakîkî ve vücûd-u hâricî ondan ibârettir.

Binâenaleyh ilm-i muhît-i ezelîden temessül eden imkânî vücûdlar, vücûb-u vücûdunun tecelliyât-ı nûriyelerine ayna ve ma‘kestirler. Öyle ise, ilm-i ezelî imkânî vücûdlara ayna olduğu gibi, imkânî vücûdlar da vücûd-u vücûbîye aynalardır. Sonra o imkânî vücûdlar, ilm-i ezelîden vücûd-u hâricîye intikāl etmişlerse de, vücûd-u hakîkî mertebesine vâsıl olmamışlardır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Kevn ve vücûd sahasında durup, ahvâl-i âleme dikkat eden adam, hadsî bir sür‘atle anlar ki, te’sîr ve fâiliyet latîf, nûrânî, mücerred olan şeylerin şe’ni olduğu gibi; infiâl, kābiliyet, teessür de maddî, kesîf, cismânî şeylerin hâssasıdır. Evet, misâl olarak semâdaki nûr ile yerdeki şu kocaman dağa bak O nûr semâda iken ziyâsıyla yerde iş görür, fa‘âliyettedir. O dağ ise, azametiyle beraber fa‘âliyetsiz, yerinde oturuyor. Ne bir te’sîri var ve ne de bir fiili var.

Ve kezâ, eşyâ arasında vukū‘a gelen fiillerden anlaşılıyor ki, hangi bir şey latîf ve nûrânî ise, sebeb ve fâil olmaya kesb-i liyâkat eder. Kesâfeti nisbetinde de infiâl ve müsebbebiyet mertebesine yaklaşıyor. Bundan anlaşılıyor ki, esbâb-ı zâhiriyenin Hâlik’ıyla, müsebbebâtın Hâlik’ı, ancak ve ancak Nûru’l-Envâr olan Sâni‘-i Ezelî’dir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Tefekkür gafleti izâle eder. Dikkat, teemmül, evhâm-ı zulümâtı dağıtır. Lâkin nefsinde ve bâtınında ve husûsî ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman, derinden derine, tafsîlât ile tedkîkāt yap. Fakat âfâkî ve hâricî ve umûmî ahvâlâtı teemmül ettiğin vakit, sathî ve icmâlî düşün, tafsîlâta geçme. Çünki icmâlde ve fezlekede olan kıymet ve güzellik, tafsîlâtda yoktur. Hem de âfâkî tefekkür, dipsiz denize benzer. Sâhili yoktur. İçine dalma, boğulursun.

139

Arkadaş Nefsî tefekkürü tafsîlâtlı, âfâkî tefekkürü ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdîrde, kesret, fikrini dağıtır. Evhâm, seni havalandırır, enâniyetin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalb eder. İşte insanları dalâlete îsâl eden kesret yolu budur.

İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsan ne kadar câhil ve gāfildir Ne kadar yolunu şaşırmış Nefsine zarar veriyor. Evet, insan dokuz cihette menfaati muhakkak olan ve yalnız bir cihette mevhûm zararı bulunan bir hayr-ı azîmi terk ediyor, dalâleti irtikâb ediyor. Evet, sofestâînin bir şübhesi yüzünden, binlerle menfaat delîlleri olan hidâyeti terk ediyor. Hâlbuki insan çok vehhâm ve ihtiyâtlı olduğuna nazaran, dünyevî bir işinde onda bir zarar ihtimâli varsa, ictinâb eder. Âhiret işi olursa, onda dokuz zarar ihtimâli olduğu hâlde ictinâb etmez. İşte cehâlet bu kadar olur.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Rûh-u insanî, gayr-i mütenâhî ihtiyaçlara giriftârdır. Gayr-i mütenâhî elemlere mahaldir. Gayr-i mahsûr lezzetlere iştihâlıdır. Gayr-i mahdûd âmâli beslemektedir. Hatta kalbin dalâletiyle beraber ruhundan fışkıran şefkat, gayr-i mütenâhî elemleri tazammun ediyor. Binâenaleyh, Ben neyim Ve ne kıymetim var ki, benim için kıyâmet kopsun, mîzân vaz‘ edilsin, hesab görülsün? demeye hakkın yoktur.

Ey kemâl-i gurûr ile dalâlet kürsüsünde oturan insan Hayatına mağrûr olma. Zîrâ o hayat, bir muğālata ile kāimdir. Şöyle ki: O kürsüde oturan dâll, zevâl ve fenânın dehşetini düşünüp korktuğu zaman, saâdet-i ebediye ihtimâline kaçar. Ve tekâlîf-i dîniyenin terkinden, âhiretin olmayacağı ihtimâline kaçar. Bu mağlata ile iki elemden kurtulur. Lâkin kısa bir zamanda ölüm gelir, düğüm açılır. Hakîkat ortaya çıkar. Ne birinci ihtimâl elemini izâle eder; ve ne de ikinci ihtimâl yükünü tahfîf eder.

Ve kezâ, musîbet taammüm ettiğinde, elem hafîf olur. Ben de emsâlim gibiyim der. Yine yük altından kaçar. Fakat musîbet âmm olduğunda, elemi muzâaf olur. Hem kat kat ziyâde olur. Çünki kendisi gibi, sevdiği akrabası, ahbâbı da o musîbete dâhildir. Çünki insanın rûhu ebnâ-yı cinsiyle alâkadârdır. Gamları ne kadar olursa, o kadar da elemleri fazla olur.

140

Ey şekk cebhesinde, gaflet gölgesinde istirâhate çekilen bîçâre insan Gaflet serinliğinde, şekk içinde zevk ettiğin lezzeti lezzet sayma. O zehirli baldır. Az bir zaman sonra cehennemî bir azâba inkılâb edecektir.

Eğer sen, âlâmın lezâize, nârın nûra inkılâb etmesi emelinde isen, evkāt-ı hamsede rükû‘ ve sücûd kancasıyla gururun hortumunu bük, sık, başını kır. Onun yerine kalbine îmânı doldur. Sonra âyâtı tefekkür ile tââte devam et ki, şekk ve gaflet perdeleri yırtılsın. Hidâyetten bulduğun necât halâvetiyle münâcât lezzeti ortaya çıksın.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Ubûdiyette ancak teslîmiyet vardır. Tecrübe ve imtihân yoktur. Çünki seyyid ve efendi, abdini ve hizmetkârını tecrübe ve imtihân edebilir. Fakat abd, seyyidini imtihân etmek salâhiyetinde değildir. Ve kezâ, insan Rabbisini ve Hâlik’ını tecrübe edemez.

[On Yedinci Lem‘a]

[Mütercimin bir İfâdesi]

Bu Zehre Risâlesi, Mesnevî-i Arabî’nin çok mühim bir risâlesidir. Her ne kadar tercüme etmeye çalıştımsa da, müellifin, vaktiyle Nûr Şâkirdlerinin ricâkârâne ısrarları üzerine yaptığı tercümeyi aynen derc etmeyi daha münâsib gördüm. Risâle-i Nûr’un On Yedinci Lem‘ası nâmını alan bu risâle ile Arabî Zehre Risâlesi arasında bir icmâl ve tafsîl, takdîm ve te’hîr farkı vardır.

Mütercim

Abdülmecîd

141

[بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ]

[On Yedinci Lem‘a]

Kur'ân-ı Hakîm'in bahçelerinden bir Zehre'dir.

Zehre’den gelmiş On Yedi Nota dan ibârettir.

Mukaddeme: Bir zaman inâyet-i Rabbâniye ile ma‘rifet-i İlâhiyede bir hareket-i fikriye ve bir seyâhat-i kalbiye ve bir inkişâfât-ı rûhiyede tezâhür eden bazı lemeât-ı tevhîdiyeyi, Arabî olarak Notalar sûretinde Zehre, Şu‘le, Habbe, Şemme, Zerre, Katre gibi risâlelerde kaydetmiştim. Bu risâleler uzun bir hakîkatin yalnız bir ucunu göstermek ve parlak bir nûrun yalnız bir şuâ‘ını irâe etmek tarzında yazılmıştı. Yalnız kendi kendime birer hâtıra ve birer ihtâr şeklinde idi. Başkaların istifâdeleri mahdûd kalmıştı. Hususan en mümtâz ve en hâs kardeşlerimin kısm-ı a‘zamı Arabî okumamışlar. Bunların ısrarları ve ilhâhları üzerine, o Notaların ve o Lem‘aların kısmen îzâhlı ve kısmen kısa meâlini Türkçe olarak yazmaya mecbûr oldum. Şu Notalar ve Arabî risâleler, Yeni Saîd’in en evvel hakîkat ilminden, bir derece şuhûd sûretinde gördüğü hakîkatler olup, tağyîr edilmeden meâlleri yazıldı. Onun için bazı cümleleri, sâir Sözlerde zikredilmekle beraber burada da zikrediliyor. Bir kısmı da, gāyet mücmel olmakla beraber îzâh edilmiyor. letâfet-i asliyesini kaybetmesin.

Zehre’nin Notalarından Birinci Nota: Kendi nefsime hitâben demiştim: Ey gāfil Saîd Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refâkat etmeyen ve dünyanın harâbıyla senden mufârakat eden bir şeye kalbini bağlamak, sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırâzıyla seni terk edip arka çeviren, bâhusûs berzah seferinde sana arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî‘ etmeyen, hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firâkla senden ayrılıp günahlarını senin boynuna takan, hususan senin rağmine olarak, husûlü ânında seni terk eden fânî şeylerle kalbini bağlamak, senin için kâr-ı akıl değildir.

Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtta, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtın müsâdemâtı altında ezilip bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme Onların zevâlinden kederlenme.

142

Sen kendi mâhiyetine bak ki, senin latîfelerin içinde öyle bir latîfe var ki, ebedden ve ebedî zâttan başkasına râzı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemez. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmîn edemez. O şey ise, senin duygularının ve latîfelerinin sultânıdır. Fâtır-ı Hakîm’in emrine mutî‘ olan o sultânına itâat et, kurtul

İkinci Nota: Hakîkatdâr bir rüyada gördüm ki, insanlara diyordum: Ey insan Kur’ân’ın desâtîrindendir ki, Cenâb-ı Hakk’ın mâsivâsından hiç bir şeyi ona taabbüd edecek derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini, hiç bir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünki mahlûkāt, ma‘bûdiyetten uzaklık noktasında müsâvî oldukları gibi, mahlûkiyet nisbetinde de birdirler.

Üçüncü Nota: Ey gāfil Saîd Bil ki, galat-ı his nev‘inden, gāyet muvakkat dünyayı lâyemût ve dâimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sâbit ve müstemir gördüğünden, fânî nefsini de o nazarla sâbit telakkî ettiğinden, yalnız kıyâmetin kopacağından dehşet alıyorsun. Güyâ kıyâmetin kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, yalnız kıyâmetin kopmasından korkuyorsun.

Aklını başına al Sen de ve senin husûsî dünyan da, dâimî zevâl ve fenâ darbesine ma‘rûzsunuz. Senin bu galat-ı hissin ve mağlatan, şu misâle benzer ki, bir adam, elinde olan aynasını bir hâneye veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa, misâlî bir hâne, bir şehir, bir bahçe o aynada görünür. Ednâ bir hareket ve küçük bir tagayyür aynanın başına gelse, o misâlî hânede ve bahçede, herc ü merc ve karışıklık düşer. Hâriçteki hakîkî hânenin veya şehirin veya bahçenin devâm-ı bekāsı sana fâide vermez.

Çünki senin elindeki aynadaki hâne ve sana âit şehir ve bahçe, yalnız aynanın sana verdiği mikyâs ve mîzân iledir. Senin hayâtın ve ömrün, bir aynadır. Senin dünyanın direği ve aynası ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakîkada o hânen ve bahçen ve şehrin ölmesi mümkün ve harâb olması muhtemel olduğundan, her dakîka senin başına yıkılacak ve senin kıyâmetin kopacak bir vaz‘iyettedir. Mâdem öyledir, sen bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç