MESNEVÎ-İ NÛRİYE

135

[Zeylü’z-Zeyl ]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

İ‘lem eyyühe’l-azîz Bazı insanların ağzında kemiyeten az, fakat keyfiyeten pek büyük üç kelime dolaşmaktadır.

Birincisi: Her şey kendi kendine teşekkül etmiştir. İkincisi: Mûcid ve müessir esbâbdır. Üçüncüsü: Tabiat iktizâ ediyor. Bu üç kelimenin pek çok muhâlâtı hakkında yapılan beyânâtı dinle, şöyle ki:

İnsan mevcûddur. Bu mevcûd insan, birinci kelimeye nazaran hem sâni‘dir, hem masnû‘dur. İkinci kelimeye nazaran, esbâbın te’sîriyle vücûda gelmiştir. Üçüncü kelimeye nazaran, mevhûm tabiatın eseridir. Dördüncü cihet ise, hak ve hakîkatin istilzâm ettiği gibi, Allâh’ın masnûudur.

Evvelki kelimenin gayr-i mahdûd muhâlâtı:

1 O kelimenin iktizâ ettiğine göre, insanı teşkîl eden zerrelerin her birisinde hem insanın içini, hem kâinâtı görecek, bilecek bir göz, bir ilim ve sâir sıfât-ı lâzimenin bulunması lâzımdır.

2 İnsanın bedeninde zerrâttan teşekkül eden muhtelif mürekkebât adedince, matbaalarda hurûfâtı tertîb etmek için kullanılan kalıblar gibi kalıblar lâzımdır.

3 Kârgîr kemerlerin taşları gibi, her bir zerrenin arkadaşlarına hem hâkim, hem mahkûm olması lâzım gelir. Ve kezâ, o zerrelerin her birisi ötekilere hem zıd, hem misil; hem mutlak, hem mukayyed olması lâzımdır.

İkinci kelimenin muhâlâtı:

1 İnsanın me’hazi, yani insanı teşkîl eden maddeler, eczâhânelerde bulunan, ağızları mühürlü, ayrı ayrı, çeşit çeşit mütebâyin ilaçlar gibi maddelerdir. Hiç kimsenin eli dokunmaksızın ihtiyâç nisbetinde kemâl-i intizâm ve muvâzene ile o ilaçların şişelerden kendi kendine çıkıp hayatî bir ma‘cun vaz‘iyetine gelmesi mümkün ise, insanın da sâni‘siz esbâb ve mevâdd-ı câmideden sudûru mümkündür denilebilir.

136

2 Bir şeyin kemâl-i intizâm ile gayr-i mahdûd olan kör, sağır, câmid, şuûrsuz esbâbdan sudûrunun muhâliyeti nisbetinde, sâni‘siz olarak insanın da o maddelerden yapılması muhâldir. Maahâzâ, maddî esbâbın yalnız zâhire taalluku vardır. Bâtınındaki latîf, ince, garîb nakışlara ve san‘atlara nüfûzu yoktur.

3 O kelimenin iktizâsına göre, kemâl-i ittifâk ve intizâm ile ihtiyâç nisbetinde gayr-i mahsûr esbâbın bir cüz’de, bir hüceyrede ictimâ‘ları lâzım gelir. Bu ictimâ‘, âlemin eczâ ve erkânının azametiyle beraber senin elinin içine girip ictimâ‘ etmeleri demektir. Çünki insanın ustası esbâb olduğu takdîrde, âlemin bütün eczâ ve erkânı insan ile alâkadâr olduğuna göre, insanın yapılışında âlemin eczâ ve erkânı âmil ve usta olmaları lâzım gelir. Zîrâ bir usta, yaptığı şeyin içerisinde bulunduktan sonra yapabilir. O hâlde insanın bir hüceyresinde âlemin eczâsı ictimâ‘ etmelidir. Bu öyle bir muhâldir ki, muhâllerin en mümteniidir.

Üçüncü kelimenin muhâl ve butlânı ise:

Evet, tabiatın iki ciheti vardır. Biri zâhirîdir, diğeri bâtınîdir. Zâhirî ciheti ehl-i gaflet ve dalâletçe hakîkat zannedilmiştir. Bâtınî ciheti ise san‘at-ı İlâhiye ve sıbga-i Rahmâniyedir. Tabiata ilâveten iddiâ edilen kuvvet ise, Hâlik-ı Hakîm-i Alîm’in cilve-i kudretidir. Ehl-i gafletin sâni‘ olarak telakkî ettikleri tabiata cenâh olarak yapıştırdıkları kör tesâdüf ve ittifâk ise, dalâletten neş’et eden ızdırâr netîcesinde şeytanların ihtirâ‘ ettikleri hezeyanlardır.

Çünki müteaddid eserlerimde kat‘î sûrette isbat edildiği gibi, hârikaların hârikası olan şu san‘at, ancak ve ancak bütün evsâf-ı kemâliye ile muttasıf bir Habîr ve Basîr’in yed-i kudretinden çıkmamış ise, şu kesîf, câmid, mukayyed, miskîn, mümkünün eliyle mi şu kâinâta giydirilen gömlek yapılmıştır? Yoksa âlemlere giydirilen şu güzel teşkîlleri, nakışları baûdalar mı veya kaplumbağalar mı yapmıştır? Hâşâ, sümme hâşâ

Evet, insanda ve her şeyde, Sâni‘-i Ezelî’nin masnûu olduklarına dâir mevcûdâtın adedince şâhidler vardır. Meselâ:

1 Kâinâttır. Evet, kâinâtın ihtivâ ettiği bütün zerrât ve mürekkebâtın her birisi, elli beş lisân ile Sâni‘-i Ezelî’ye şehâdet etmektedir.

137

2 Kur’ân’dır. Kur’ân, bütün enbiyâ ve evliyâ ve muvahhidînin kitaplarıyla, sahîfe-i kevn ü vücûddan yaratılan îcâdî ve tekvînî âyetler, Hâlik’ın hallâkiyetine âdil şâhidlerdir.

3 Mahlûkātın reîsi ve resûlü, bütün enbiyâ ve evliyâ ve melâike ile birlikte, her şeyin sâni‘i Allâh olduğunu i‘lân edip şehâdet ediyorlar.

4 İns ve cin tâifeleri envâen ihtiyâcât-ı fıtriyeleriyle Allâh’ın varlığına şâhiddirler.

5 Ulûhiyet ve hallâkiyetin Allâh’a mahsûs ve münhasır olduğuna Allah da şehâdet ediyor.

Arkadaş San‘atın vücûh-u selâse-i mezkûre ile îcâdı gayr-i mümkinedir. Hakkın istilzâm ettiğine nazaran, Vâcib’e olan isnâdî mes’elesi ise, semeredâr bir ağaç mes’elesi gibidir. Şöyle ki: Ağacın o meyveleri ya vahdete isnâd edilir. Yani neşv ü nemâ kanunuyla ağacın kökünden, kök de çekirdekten, çekirdek de evâmir-i tekvîniyeyi temessülden, evâmir-i tekvîniyede Kün emrinden, “Kün emri dahi Vâhid-i Vâcib’den sâdır olmuştur.

O vakit o ağaç bütün eczâsıyla, yapraklarıyla, dallarıyla, meyveleriyle yaratılış kolaylığında bir meyve-i vâhide hükmünde olur. Çünki vahdete nisbeten, küçük bir meyve ağacıyla pek büyük ve çok meyveli bir ağaç arasında fark yoktur. Bu adem-i fark, vahdette suhûletle yüsür olduğundan, kesrette suûbetle usrün bulunduğundan neş’et etmiştir.

Eğer kesrete isnâd edilirse, her bir meyve, her bir çiçek, her bir yaprak, her bir dal, tam bir ağacın vücûda gelmesine lâzım olan bütün âlât ve cihâzât, esbâb vesâireye ihtiyâç gösterecektir. Çünki küllün numûnesi cüz’de bulunur. O külle ne lâzımsa bu cüz’e de lâzımdır. Mes’ele bu iki şıktan hâriç değildir. Biri vâcibdir, diğeri mümteni‘dir.

Hulâsa: Bir hüceyrenin vücûda gelmesi, kendisine isnâd edilirse, kâinâtı muhît olan sıfatlar, hüceyrenin kendisinde bulunması lâzımdır. Esbâba isnâd edilirse, âlemdeki bütün esbâbın o hüceyrede ictimâ‘ları lâzımdır. Hâlbuki sineğin iki eli sığmayan bir hüceyre, iki ilâhın tasarrufuna mahal olabilir mi? Hâşâ

Maahâzâ, hüceyreden tut, tâ âleme kadar her bir şeyin bir nevi‘ vahdeti vardır. Öyle ise Sâni‘ de vâhid olacaktır. Çünki vâhid, ancak vâhidden sudûr eder. Ve kezâ, bir habbe şemsi ziyâsıyla, rengiyle, tecellî sûretiyle içine alabilir.

138

Fakat masdariyet i‘tibâriyle, bir habbe iki habbeyi içine alıp onlara masdar olamaz. Ve kezâ, vücûd-u hâricî vücûd-u misâlîden daha sâbit, daha muhkemdir. Vücûd-u hâricîden bir nokta, vücûd-u misâlîden bir dağı içine alabilir. Kezâlik, vücûd-u vücûbî daha kavî, daha râsih, daha sâbittir. Belki de vücûd-u hakîkî ve vücûd-u hâricî ondan ibârettir.

Binâenaleyh ilm-i muhît-i ezelîden temessül eden imkânî vücûdlar, vücûb-u vücûdunun tecelliyât-ı nûriyelerine ayna ve ma‘kestirler. Öyle ise, ilm-i ezelî imkânî vücûdlara ayna olduğu gibi, imkânî vücûdlar da vücûd-u vücûbîye aynalardır. Sonra o imkânî vücûdlar, ilm-i ezelîden vücûd-u hâricîye intikāl etmişlerse de, vücûd-u hakîkî mertebesine vâsıl olmamışlardır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Kevn ve vücûd sahasında durup, ahvâl-i âleme dikkat eden adam, hadsî bir sür‘atle anlar ki, te’sîr ve fâiliyet latîf, nûrânî, mücerred olan şeylerin şe’ni olduğu gibi; infiâl, kābiliyet, teessür de maddî, kesîf, cismânî şeylerin hâssasıdır. Evet, misâl olarak semâdaki nûr ile yerdeki şu kocaman dağa bak O nûr semâda iken ziyâsıyla yerde iş görür, fa‘âliyettedir. O dağ ise, azametiyle beraber fa‘âliyetsiz, yerinde oturuyor. Ne bir te’sîri var ve ne de bir fiili var.

Ve kezâ, eşyâ arasında vukū‘a gelen fiillerden anlaşılıyor ki, hangi bir şey latîf ve nûrânî ise, sebeb ve fâil olmaya kesb-i liyâkat eder. Kesâfeti nisbetinde de infiâl ve müsebbebiyet mertebesine yaklaşıyor. Bundan anlaşılıyor ki, esbâb-ı zâhiriyenin Hâlik’ıyla, müsebbebâtın Hâlik’ı, ancak ve ancak Nûru’l-Envâr olan Sâni‘-i Ezelî’dir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Tefekkür gafleti izâle eder. Dikkat, teemmül, evhâm-ı zulümâtı dağıtır. Lâkin nefsinde ve bâtınında ve husûsî ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman, derinden derine, tafsîlât ile tedkîkāt yap. Fakat âfâkî ve hâricî ve umûmî ahvâlâtı teemmül ettiğin vakit, sathî ve icmâlî düşün, tafsîlâta geçme. Çünki icmâlde ve fezlekede olan kıymet ve güzellik, tafsîlâtda yoktur. Hem de âfâkî tefekkür, dipsiz denize benzer. Sâhili yoktur. İçine dalma, boğulursun.

139

Arkadaş Nefsî tefekkürü tafsîlâtlı, âfâkî tefekkürü ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdîrde, kesret, fikrini dağıtır. Evhâm, seni havalandırır, enâniyetin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalb eder. İşte insanları dalâlete îsâl eden kesret yolu budur.

İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsan ne kadar câhil ve gāfildir Ne kadar yolunu şaşırmış Nefsine zarar veriyor. Evet, insan dokuz cihette menfaati muhakkak olan ve yalnız bir cihette mevhûm zararı bulunan bir hayr-ı azîmi terk ediyor, dalâleti irtikâb ediyor. Evet, sofestâînin bir şübhesi yüzünden, binlerle menfaat delîlleri olan hidâyeti terk ediyor. Hâlbuki insan çok vehhâm ve ihtiyâtlı olduğuna nazaran, dünyevî bir işinde onda bir zarar ihtimâli varsa, ictinâb eder. Âhiret işi olursa, onda dokuz zarar ihtimâli olduğu hâlde ictinâb etmez. İşte cehâlet bu kadar olur.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Rûh-u insanî, gayr-i mütenâhî ihtiyaçlara giriftârdır. Gayr-i mütenâhî elemlere mahaldir. Gayr-i mahsûr lezzetlere iştihâlıdır. Gayr-i mahdûd âmâli beslemektedir. Hatta kalbin dalâletiyle beraber ruhundan fışkıran şefkat, gayr-i mütenâhî elemleri tazammun ediyor. Binâenaleyh, Ben neyim Ve ne kıymetim var ki, benim için kıyâmet kopsun, mîzân vaz‘ edilsin, hesab görülsün? demeye hakkın yoktur.

Ey kemâl-i gurûr ile dalâlet kürsüsünde oturan insan Hayatına mağrûr olma. Zîrâ o hayat, bir muğālata ile kāimdir. Şöyle ki: O kürsüde oturan dâll, zevâl ve fenânın dehşetini düşünüp korktuğu zaman, saâdet-i ebediye ihtimâline kaçar. Ve tekâlîf-i dîniyenin terkinden, âhiretin olmayacağı ihtimâline kaçar. Bu mağlata ile iki elemden kurtulur. Lâkin kısa bir zamanda ölüm gelir, düğüm açılır. Hakîkat ortaya çıkar. Ne birinci ihtimâl elemini izâle eder; ve ne de ikinci ihtimâl yükünü tahfîf eder.

Ve kezâ, musîbet taammüm ettiğinde, elem hafîf olur. Ben de emsâlim gibiyim der. Yine yük altından kaçar. Fakat musîbet âmm olduğunda, elemi muzâaf olur. Hem kat kat ziyâde olur. Çünki kendisi gibi, sevdiği akrabası, ahbâbı da o musîbete dâhildir. Çünki insanın rûhu ebnâ-yı cinsiyle alâkadârdır. Gamları ne kadar olursa, o kadar da elemleri fazla olur.

140

Ey şekk cebhesinde, gaflet gölgesinde istirâhate çekilen bîçâre insan Gaflet serinliğinde, şekk içinde zevk ettiğin lezzeti lezzet sayma. O zehirli baldır. Az bir zaman sonra cehennemî bir azâba inkılâb edecektir.

Eğer sen, âlâmın lezâize, nârın nûra inkılâb etmesi emelinde isen, evkāt-ı hamsede rükû‘ ve sücûd kancasıyla gururun hortumunu bük, sık, başını kır. Onun yerine kalbine îmânı doldur. Sonra âyâtı tefekkür ile tââte devam et ki, şekk ve gaflet perdeleri yırtılsın. Hidâyetten bulduğun necât halâvetiyle münâcât lezzeti ortaya çıksın.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Ubûdiyette ancak teslîmiyet vardır. Tecrübe ve imtihân yoktur. Çünki seyyid ve efendi, abdini ve hizmetkârını tecrübe ve imtihân edebilir. Fakat abd, seyyidini imtihân etmek salâhiyetinde değildir. Ve kezâ, insan Rabbisini ve Hâlik’ını tecrübe edemez.

[On Yedinci Lem‘a]

[Mütercimin bir İfâdesi]

Bu Zehre Risâlesi, Mesnevî-i Arabî’nin çok mühim bir risâlesidir. Her ne kadar tercüme etmeye çalıştımsa da, müellifin, vaktiyle Nûr Şâkirdlerinin ricâkârâne ısrarları üzerine yaptığı tercümeyi aynen derc etmeyi daha münâsib gördüm. Risâle-i Nûr’un On Yedinci Lem‘ası nâmını alan bu risâle ile Arabî Zehre Risâlesi arasında bir icmâl ve tafsîl, takdîm ve te’hîr farkı vardır.

Mütercim

Abdülmecîd

141

[بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ]

[On Yedinci Lem‘a]

Kur'ân-ı Hakîm'in bahçelerinden bir Zehre'dir.

Zehre’den gelmiş On Yedi Nota dan ibârettir.

Mukaddeme: Bir zaman inâyet-i Rabbâniye ile ma‘rifet-i İlâhiyede bir hareket-i fikriye ve bir seyâhat-i kalbiye ve bir inkişâfât-ı rûhiyede tezâhür eden bazı lemeât-ı tevhîdiyeyi, Arabî olarak Notalar sûretinde Zehre, Şu‘le, Habbe, Şemme, Zerre, Katre gibi risâlelerde kaydetmiştim. Bu risâleler uzun bir hakîkatin yalnız bir ucunu göstermek ve parlak bir nûrun yalnız bir şuâ‘ını irâe etmek tarzında yazılmıştı. Yalnız kendi kendime birer hâtıra ve birer ihtâr şeklinde idi. Başkaların istifâdeleri mahdûd kalmıştı. Hususan en mümtâz ve en hâs kardeşlerimin kısm-ı a‘zamı Arabî okumamışlar. Bunların ısrarları ve ilhâhları üzerine, o Notaların ve o Lem‘aların kısmen îzâhlı ve kısmen kısa meâlini Türkçe olarak yazmaya mecbûr oldum. Şu Notalar ve Arabî risâleler, Yeni Saîd’in en evvel hakîkat ilminden, bir derece şuhûd sûretinde gördüğü hakîkatler olup, tağyîr edilmeden meâlleri yazıldı. Onun için bazı cümleleri, sâir Sözlerde zikredilmekle beraber burada da zikrediliyor. Bir kısmı da, gāyet mücmel olmakla beraber îzâh edilmiyor. letâfet-i asliyesini kaybetmesin.

Zehre’nin Notalarından Birinci Nota: Kendi nefsime hitâben demiştim: Ey gāfil Saîd Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refâkat etmeyen ve dünyanın harâbıyla senden mufârakat eden bir şeye kalbini bağlamak, sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırâzıyla seni terk edip arka çeviren, bâhusûs berzah seferinde sana arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî‘ etmeyen, hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firâkla senden ayrılıp günahlarını senin boynuna takan, hususan senin rağmine olarak, husûlü ânında seni terk eden fânî şeylerle kalbini bağlamak, senin için kâr-ı akıl değildir.

Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtta, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtın müsâdemâtı altında ezilip bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme Onların zevâlinden kederlenme.

142

Sen kendi mâhiyetine bak ki, senin latîfelerin içinde öyle bir latîfe var ki, ebedden ve ebedî zâttan başkasına râzı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemez. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmîn edemez. O şey ise, senin duygularının ve latîfelerinin sultânıdır. Fâtır-ı Hakîm’in emrine mutî‘ olan o sultânına itâat et, kurtul

İkinci Nota: Hakîkatdâr bir rüyada gördüm ki, insanlara diyordum: Ey insan Kur’ân’ın desâtîrindendir ki, Cenâb-ı Hakk’ın mâsivâsından hiç bir şeyi ona taabbüd edecek derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini, hiç bir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünki mahlûkāt, ma‘bûdiyetten uzaklık noktasında müsâvî oldukları gibi, mahlûkiyet nisbetinde de birdirler.

Üçüncü Nota: Ey gāfil Saîd Bil ki, galat-ı his nev‘inden, gāyet muvakkat dünyayı lâyemût ve dâimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sâbit ve müstemir gördüğünden, fânî nefsini de o nazarla sâbit telakkî ettiğinden, yalnız kıyâmetin kopacağından dehşet alıyorsun. Güyâ kıyâmetin kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, yalnız kıyâmetin kopmasından korkuyorsun.

Aklını başına al Sen de ve senin husûsî dünyan da, dâimî zevâl ve fenâ darbesine ma‘rûzsunuz. Senin bu galat-ı hissin ve mağlatan, şu misâle benzer ki, bir adam, elinde olan aynasını bir hâneye veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa, misâlî bir hâne, bir şehir, bir bahçe o aynada görünür. Ednâ bir hareket ve küçük bir tagayyür aynanın başına gelse, o misâlî hânede ve bahçede, herc ü merc ve karışıklık düşer. Hâriçteki hakîkî hânenin veya şehirin veya bahçenin devâm-ı bekāsı sana fâide vermez.

Çünki senin elindeki aynadaki hâne ve sana âit şehir ve bahçe, yalnız aynanın sana verdiği mikyâs ve mîzân iledir. Senin hayâtın ve ömrün, bir aynadır. Senin dünyanın direği ve aynası ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakîkada o hânen ve bahçen ve şehrin ölmesi mümkün ve harâb olması muhtemel olduğundan, her dakîka senin başına yıkılacak ve senin kıyâmetin kopacak bir vaz‘iyettedir. Mâdem öyledir, sen bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme

143

Dördüncü Nota: Ey Saîd Bil ki, ekseriyetle Fâtır-ı Hakîm’in âdetidir, ehemmiyetli ve kıymetdâr şeyleri aynıyla iâde eder. Yani ekser eşyânın misliyle tazelenmesi, mevsimlerin tebeddülünde ve asırların değişmesinde o kıymetdâr ehemmiyetli şeyleri aynıyla iâde ediyor. Yevmî ve senevî ve asrî haşirlerin umumunda, şu kāide-i âdetullâh ekseriyetle muttarid görünüyor.

İşte bu sâbit kāideye binâen deriz: Mâdem fünûnun ittifâkıyla ve ulûmun şehâdetiyle, hilkat şeceresinin en mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlûkāt içinde en ehemmiyetlisi insandır. Ve mevcûdât içinde en kıymetdârı yine insandır. Ve insanın bir ferdi, sâir hayvanların bir nev‘i hükmündedir. Elbette kat‘î bir hads ile hükmedilir ki, haşir ve neşr-i ekberde beşerin her bir ferdi aynıyla, cismiyle, ismiyle, resmiyle iâde edilecektir.

Beşinci Nota: Şu notada, Avrupa fünûnu ve medeniyeti, Eski Saîd’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Saîd harekât-ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünûnu ve medeniyeti o seyâhat-i kalbiyede emrâz-ı kalbiyeye inkılâb ederek ziyâde müşkilâta medâr olduğundan, bilmecbûriye zihnini silkeleyip, müzahraf felsefeyi ve sefîh medeniyeti atmak isterken, kendi ruhunda Avrupa lehinde şehâdet eden hissiyât-ı nefsâniyeyi susturmak için, Avrupa’nın şahs-ı ma‘nevîsi ile bir cihette gāyet kısa ve bir cihette gelecek uzun muhâvereye mecbûr olmuştur.

Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir. Birisi, Îsevîlik dîn-i hakîkîsinden aldığı feyiz ile hayât-ı ictimâiye-i beşeriyeye nâfi‘ san‘atları ve adâlet ve hakkāniyete hizmet eden fünûnları ta‘kîb eden Avrupa’ya hitâb etmiyorum. Belki felsefe-i tabîiye zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek, beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitâb ediyorum.

Şöyle ki: O zaman, o seyâhat-i rûhiyede, mehâsin-i medeniyet ve fünûn-u nâfiadan başka mâlâya‘nî ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefîh medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın şahs-ı ma‘nevîsine karşı demişim:

144

Bil, ey ikinci Avrupa Sen sağ elin ile sakîm ve dalâletli bir felsefeyi, sol elin ile de sefîh ve muzır bir medeniyeti tutup da‘vâ edersin ki, beşerin saâdeti bu ikisiyledir. Senin bu iki elin kırılsın Ve şu iki pis hediyen, senin başını yesin Ve yiyecek

Ey küfür ve küfrânı dağıtıp neşreden bedbaht rûh Acaba hem ruhunda, hem vicdânında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musîbetlerle musîbetzede olmuş ve azâba düşmüş bir adamın cisminin, zâhirî bir sûrette, aldatıcı bir ziynet ve servet içinde bulunmasıyla saâdeti mümkün olabilir mi? Ona mes‘ûd denilebilir mi?

Âyâ, görmüyor musun ki, bir adamın cüz’î bir emirden me’yûs olması ve vehmî bir emelden ümidinin kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisâr-ı hayâle uğraması sebebiyle, tatlı hülyalar ona acılaşıyor. Şirin vaz‘iyetler onu ta‘zîb ediyor. Dünya ona dar geliyor, zindan oluyor. Hâlbuki senin şeâmetinle, kalbinin en derin köşelerinde ve ruhunun tâ esasında dalâlet darbesini yiyen ve o dalâlet cihetiyle bütün emelleri inkıtâa uğrayan ve bütün elemleri ondan neş’et eden bir bîçâre insana, hangi saâdeti te’mîn ediyorsun? Acaba zâil, yalancı bir cennette cismi bulunan ve kalbi ve rûhu cehennemde azâb çeken bir insana mes‘ûd denilebilir mi?

İşte sen, bîçâre beşeri böyle baştan çıkardın. Yalancı bir cennet içerisinde cehennemî bir azâb çektiriyorsun. Ey beşerin nefs-i emmâresi Bu temsîle bak. Beşeri nereye sevk ettiğini bil.

Meselâ, bizim önümüzde iki yol var. Birisinden gidiyoruz. görüyoruz ki, her adım başında bîçâre, âciz bir adam bulunuyor. Zâlimler onlara hücûm ediyorlar, mallarını ve eşyâlarını gasb ediyorlar, kulübeciklerini harâb ediyorlar, bazen de yaralıyorlar. Öyle bir tarzda ki, acınacak hâllerine semâ ağlıyor. Nereye baksan, hâl bu minvâl üzere gidiyor. O yolda işitilen sesler zâlimlerin gürültüleri, mazlûmların ağlayışları olduğundan, umûmî bir mâtem o yolu kaplamış. İnsan, insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle de müteellim olduğundan, hadsiz bir eleme giriftâr oluyor. Hâlbuki vicdân bu derece eleme tahammül edemediğinden, o yolda giden, iki şeyden birisine mecbûr olacak. Ya insaniyetten tecerrüd edip nihâyetsiz vahşeti iltizâm edecek ve öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umûmun helâketi onu müteessir etmesin. Veyâhûd kalbin ve aklın muktezâsını ibtâl etsin.

145

Ey sefâhet ve dalâlette bozulmuş ve Îsevî dininden uzaklaşmış olan ikinci Avrupa Deccâl gibi bir tek gözü taşıyan kör dehân ile, rûh-u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin Sonra anladın ki, bu öyle ilaçsız bir illettir ki, insanı a‘lâ-yı illiyyînden, esfel-i sâfilîne atar. Hayvanâtın en bedbahtı derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun yegâne ilaç, muvakkaten ibtâl-i his hizmetini gören câzibedâr oyuncakların ve uyutucu hevesât ve fantaziyelerindir. Senin bu ilacın, senin başını yesin Ve yiyecek İşte beşere açtığın yol ve verdiğin saâdet, bu misâle benzer.

İkinci yol ki: Kur’ân-ı Hakîm, hidâyetiyle beşere hediye etmiştir. Şöyledir: Görüyoruz ki, o yolun her menzilinde, her mekânında, her şehrinde bir sultân-ı âdilin müstakîm askerleri her tarafta bulunuyorlar, geziyorlar. Ara sıra o sultânın emriyle o askerlerin bir kısmını terhîs ediyorlar. Silâhlarını ve atlarını ve mîrî levâzımâtlarını alıyorlar, onlara izin tezkeresi veriyorlar. O terhîs olunan neferler, çendân ünsiyet ettikleri at ve silâhlarının teslîm alınmasından zâhiren mahzûn oluyorlar. Fakat hakîkat noktasında terhîs ile müferrah oluyorlar. Sultânın ziyâretine ve padişahın pâyitahtına dönmeleri ve padişahı ziyâret etmeleri cihetinde gāyet memnûn oluyorlar.

Bazen terhîs me’mûrları acemî bir nefere rast geliyorlar. Nefer onları tanımıyor. Silâhını teslîm et diyorlar. Nefer diyor: Ben padişahımın askeriyim. Onun hizmetindeyim ve onun yanına gideceğim. Sizler neci oluyorsunuz? Eğer onun izin ve rızâsı ile gelmiş iseniz, göz ve baş üstüne geldiniz. Emrinizi gösteriniz Yoksa çekiliniz, benden uzak olunuz. Ben tek başımla kalsam, sizler binler dahi olsanız, sizinle dövüşeceğim. Kendi nefsim için değil. Çünki nefsim benim değil, benim sultânımındır. Belki bendeki nefsim ve silâhım, mâlikimin emânetidir. Emâneti muhâfaza ve sultânımın haysiyetini himâye ve izzetini vikāye için size baş eğmeyeceğim der.

İşte o ikinci yoldaki medâr-ı sürûr ve saâdet olan binler ahvâlden bu hâl bir numûnedir. Sâir ahvâli sen kıyâs et. Bütün o ikinci yolun seferinde, tevellüdât nâmında bir sevinç ve şenlik ile bir tahşîdât ve sevkiyât-ı askeriye var. Ve vefeyât nâmında sürûr ve mızıka ile bir terhîsât-ı askeriye görünüyor ki, işte Kur’ân-ı Hakîm beşere bu yolu hediye etmiştir. Bu hediyeyi tam kim kabûl etse, böyle iki cihânın saâdetine giden bu ikinci yolda gider. Ne geçmiş şeyden mahzûn olur ve ne de gelecek şeyden havf eder.

146

Ey ikinci bozuk Avrupa Senin çürük esassız esaslarının bir kısmı şunlardır ki: En büyük melekten en küçük semeğe kadar her bir zîhayat, kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk-ı hayatı var. Gāye-i himmeti ve hedefi ve maksadı, yaşamak ve bekāsını te’mîn etmektir diyorsun.

Hâlik-ı Kerîm’in kerem düstûrlarından ve erkân-ı kâinâtta kemâl-i itâatle imtisâl edilen düstûr-u teâvünle, nebâtât hayvanâtın imdâdına ve hayvanât insanların yardımlarına koşmalarından tezâhür eden o umûmî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidâl zan edip, Hayat bir cidâldir diye, ahmakāne hükmetmişsin. Acaba o düstûr-u teâvünün cilvesinden olan, zerrât-ı taâmiyenin kemâl-i şevk ile beden hüceyrelerinin gıdalandırılması için koşmaları, nasıl bir cidâl olur? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdâd ve o koşmak, Kerîm bir Rabbin emriyle bir teâvündür.

Hem senin çürük bir esasın, Her şey kendi nefsine mâliktir diyorsun. Hiç bir şey kendine mâlik olmadığına kat‘î bir delîl şudur ki: Esbâbın içinde en eşrefi ve ihtiyâr noktasında en geniş irâdelisi, insandır. Hâlbuki bu insanın düşünmek, söylemek, yemek, içmek gibi zâhir ef‘âl-i ihtiyâriyesinin yüz cüz’ünden, onun dest-i ihtiyâriyesine verilen ve dâire-i iktidârına giren, yalnız meşkûk tek bir cüz’dür. Böyle en zâhir fiilin yüz cüz’ünden, bir cüz’üne mâlik olmayan, nasıl kendi nefsine mâliktir denilir? Böyle en eşref ve ihtiyârı en geniş olan insanın bu derece hakîkî tasarruftan eli bağlanmış bulunsa, sâir hayvanât ve cemâdât kendi kendine mâliktir diyen, hayvandan daha ziyâde hayvan, cemâdâttan daha ziyâde câmid ve şuûrsuz olduğunu isbat eder.

Ey ikinci bozuk Avrupa Seni bu hatâya atıp bu vartaya düşüren, senin bir gözlü dehândır. Yani senin hârika, menhûs zekândır. O kör dehân ile, her şeyin Hâlik’ı olan Rabbini unuttun. Mevhûm bir tabiata istinâd ettin. Hâlik’ın âsârını esbâba verdin. O Hâlik’ın malını, bâtıl ma‘bûd olan tâğūtlara taksîm ettin. Şu noktada ve o dehân nazarında, her bir zîhayatın, her bir insanın tek başıyla hadsiz a‘dâya karşı mukāvemet etmesi ve nihâyetsiz hâcâtın tahsîline çabalaması lâzım gelir.

147

Zerre gibi bir iktidâr, ince tel gibi bir ihtiyâr, zâil lem‘a gibi bir şuûr, çabuk söner şu‘le gibi bir hayat, çabuk geçer dakîka gibi bir ömür ile, o hadsiz a‘dâ ve hâcâta karşı dayanmaya mecbûr olur. Hâlbuki o bîçâre zîhayatın sermayesi, binler matlûblarından birisine kâfî gelmez. Musîbete giriftâr olduğu zaman, sağır, kör esbâbdan başkasından meded beklemez, وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِرٖینَ اِلَّا فٖی ضَلَالٍ sırrına mazhar olur.

İşte senin karanlıklı dehân, nev‘-i beşerin gündüzünü geceye kalb etmiş. Yalnız o sıkıntılı, zulümlü ve zulmetli geceye ısındırmak için, o geceyi yalancı, muvakkat lâmbalarla tenvîr ettin. O lâmbalar, sürûr ile beşerin yüzüne tebessüm etmiyorlar. Belki beşerin ağlanacak acı hâllerindeki eblehâne gülmelerine, o ışıklar müstehziyâne gülüp eğleniyorlar.

Hem senin şâkirdlerin nazarında her bir zîhayat, zâlimlerin hücûmuna ma‘rûz, miskîn birer musibetzededirler. Dünya bir mâtemhâne-i umûmîdir. Dünyadaki sadâlar ölümlerden, elemlerden gelen vâveylâlardır.

Hem senden tam ders alan şâkirdin, tam bir firavun olur. Fakat en hasîs bir şeye ibâdet eden ve menfaat gördüğü her şeyi kendine rab telakkî eden bir firavun-u zelîldir. Hem senin şâkirdin mütemerriddir. Fakat bir lezzeti için nihâyet zilleti kabûl eden miskîn bir mütemerriddir. Hasîs bir menfaati için, şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir. Hem cebbârdır, fakat kalbinde bir nokta-i istinâd bulamadığı için, zâtında gāyet âciz bir cebbâr-ı hodfurûştur.

Hem o şâkirdin gāye-i himmeti, hevesât-ı nefsâniyeyi tatmîn ve hamiyet ve fedâkârlık perdesi altında, kendi menfaat-i nefsini arayan; ve hırs ve gururunu teskîn etmeye çalışan ve nefsinden başka ciddî olarak hiç bir şeyi sevmeyen, her şeyi nefsine fedâ eden bir şeytân-ı dessâstır.

Ama Kur’ân’ın hâlis ve tam şâkirdi ise, bir abddir. Fakat a‘zam-ı mahlûkāta karşı ubûdiyete tenezzül etmeyen bir abddir. Hem cennet gibi en büyük ve a‘zam bir menfaati, gāye-i ubûdiyet yapmayan bir abd-i azîzdir. Hem halîm selîmdir. Fakat Fâtır-ı Zülcelâl’inden başkasına, izni ve emri olmadan tezellül ve tenezzül etmeyen bir halîm-i âlî himmettir. Hem fakirdir. Fakat onun Mâlik-i Kerîm’i, ona ileride iddihâr ettiği mükâfât ile bir fakîr-i müstağnîdir. Hem zaîftir. Fakat kudreti nihâyetsiz olan seyyidinin kuvvetine istinâd eden bir zaîf-i kavîdir.

148

Kur’ân, hakîkî bir şâkirdine cennet-i ebediyeyi dahi gāye-i maksad yaptırmadığı hâlde, bu zâil, fânî dünyayı ona gāye-i maksad hiç yapar mı? İşte iki şâkirdin himmetlerinin ne derece birbirinden farklı olduklarını anla

Hem felsefe-i sakîmenin şâkirdleriyle, Kur’ân-ı Hakîm’in tilmîzlerinin hamiyetkârlık ve fedâkârlıklarını, bununla muvâzene edebilirsin. Şöyle ki: Felsefenin şâkirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar ve onun aleyhinde da‘vâ açar.

Kur’ân’ın şâkirdi ise, semâvât ve arzdaki umûm sâlih ibâdı, kendine kardeş telakkî eder. Ve gāyet samîmî bir sûrette onlara duâ eder ve saadetleriyle mes‘ûd olur. Ve ruhunda onlara karşı şedîd bir alâkayı hisseder. Hem en büyük olan Arş’ı ve şemsi, musahhar birer me’mûr ve kendi gibi âbid birer mahlûk telakkî eder.

Hem iki şâkirdin ulviyet ve inbisât-ı rûhlarını, bundan kıyâs et ki: Kur’ân, kendi şâkirdinin ruhuna öyle inbisât ve ulviyet verir ki, doksan dokuz taneli tesbîhe bedel, doksan dokuz esmâ-yı İlâhiyenin cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerrâtını, tesbîh taneleri olarak şâkirdlerinin ellerine verir. Evrâdlarınızı bununla okuyunuz der.

İşte bak Kur’ân’ın tilmîzlerinden Şâh-ı Geylânî ks, Rufâî ks, Şâzelî ks gibi şâkirdler, virdlerini okudukları vakit, dinle Bak, ellerinde silsile-i zerrâtı ve katarât adedlerini ve mahlûkātın aded-i enfâsını tutmuşlar, onlarla evrâdlarını okuyorlar. Cenâb-ı Hakk’ı zikir ve tesbîh ediyorlar.

İşte bak, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın terbiyesine ki, nasıl ednâ bir kederle ve küçük bir gamla başı dönüp sersemleşen ve küçük bir mikroba mağlûb olan bu küçük insan, terbiye-i Kur’ânla ne kadar teâlî ediyor ve ne derece letâifi inbisât ediyor ki, koca dünya mevcûdâtını, virdine tesbîh olmakta kısa görüyor. Ve cenneti, zikir ve virdine gāye olmakta az gördüğü hâlde, kendi nefsini Cenâb-ı Hakk’ın ednâ bir mahlûkunun üstünde büyük tutmuyor. Nihâyet izzet içinde, nihâyet tevâzuu cem‘ ediyor. Felsefe şâkirdlerinin buna nisbeten ne derece pest ve aşağı olduğunu kıyâs edebilirsin.

İşte felsefe-i sakîme-i Avrupaiyenin yek-çeşm olan dehâsının yanlış gördüğü hakîkatleri, iki cihâna bakan gayb-âşinâ parlak iki gözüyle iki saâdete nazar eden ve beşer için iki âleme iki eliyle işâret eden hüdâ-yı Kur’ânî der ki:

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç