
SAYFA 195
[وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفٖیقُ لِاَقْوَمِ الطَّرٖیقِ]
[Onuncu Risâle]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّیَاطٖینِ
İ‘lem eyyühe’l-azîz Şu âyet-i kerîmenin yüksek semâsına çıkıp sırrını fehmetmek için yedi basamaklı bir merdiven kuruyoruz.
Birinci Basamak: Semâvâtın melâike ismiyle tesmiye edilen münâsib sâkinleri vardır. Çünki küre-i arzın semâya nisbeten küçüklüğüyle ve hakāretiyle beraber zevi’l-hayat ile dolu olması, semâvâtın o müzeyyen burçlarının zevil'idrâk ile dolu olmasını tasrîh ediyor. Kezâ, semâvâtın bu kadar ziynetlerle tezyîn edilmesi, behemehâl zevil'idrâkin takdîr ve istihsân ile nazar-ı hayretlerini celb etmek içindir. Çünki hüsn-ü ziynet âşıkların celbi içindir. Yemek ve taâm da aç olanlara yapılır. Maahâzâ ins ve cin o vazîfeyi îfâya kâfî değillerdir. Ancak oraya münâsib, gayr-i mahdûd melâike ve rûhânîler o vazîfeyi îfâ edebilirler.
İkinci Basamak: Arzın semâvâtla alâkası ve muâmelesi olup, aralarında çok büyük irtibât vardır. Evet, arza gelen ziyâ, harâret, bereket vesâire semâvâttan geliyor. Arzdan da semâya duâlar, ibâdetler, rûhlar gidiyor. Demek aralarında cereyân eden ticârî muâmeleden anlaşılıyor ki, arzın sâkinleri için semâya çıkmaya bir yol vardır ki, enbiyâ, evliyâ, ervâh, cesedlerinden tecerrüd ile semâvâta urûc ederler.
Üçüncü Basamak: Semâvâtta devam ile cereyân eden sükûn, sükût, nizâm, intizâm, ıttırâddan hissedildiğine nazaran, semâvât ehli, arz sâkinleri gibi değillerdir. Evet, arzda bulunan nifâk, şikāk, ihtilâf, ezdâdın ictimâı, hayır ve şerrin ihtilâtı gibi şeyler semâvâtta yoktur. Bu sâyede semâvâtta nizâm ve intizâmı bozacak bir hâl yoktur. Sâkinleri, verilen emirlere kemâl-i itâatle imtisâl ediyorlar.
Dördüncü Basamak: Cenâb-ı Hakk’ın, muktezâları ve hükümleri mütegāyir bazı esmâları vardır. Meselâ, Bedir gibi bazı gazâlarda Ashâb-ı Kirâm’a yardım etmek üzere küffâr ile muhârebe etmek için melâikenin semâdan inzâlini iktizâ eden isim,
SAYFA 196
melâike ile şeyâtîn, yani semâvî olan ahyâr ile arzî olan eşrâr arasında muhârebenin vukūunu istib‘âd değil, iktizâ eder. Evet, Cenâb-ı Hakk melâikeye bildirmeksizin şeytanları def‘ ve ihlâk edebilir. Fakat satvet ve haşmetinin iktizâsı üzerine, bu kabîl mücâzâtın müstehaklarına i‘lân ve teşhîri azametine lâyıktır.
Beşinci Basamak: Rûhânîlerin ahyârı semâda bulunduklarından, eşrârı da letâfetlerine güvenerek ahyârı taklîden onlara iltihâk etmek istediklerinde, ehl-i semâ onları şerâretleri için kabûl etmeyerek def‘ ediyorlar. Maahâzâ bu gibi ma‘nevî mübârezeleri âlem-i şehâdete, bilhassa vazîfesi şehâdet ve müşâhede olan insana i‘lân ve teşhîrine recm-i nücûm alâmet ve nişân kılınmıştır.
Altıncı Basamak: Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân nev‘-i beşeri itâate irşâd, isyandan zecir ve men‘ üzere kullandığı üslûb-u âlîsine bak: یَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ buyuruyor. Yani: Ey ins ve cin cemâatleri Mülkümden hâriç bir memlekete çıkıp kurtulmak için semâvât ve arzın aktârından çıkmaya kuvvetiniz varsa çıkınız. Ondan ancak kuvvet ve kudretle çıkmak olur. Bu da sizde yoktur. Çıkamazsınız diyor.
Kur’ân-ı Kerîm bu âyet ile, pek geniş olan saltanat-ı rubûbiyetine karşı ins ve cinnin aczlerini i‘lân zımnında nidâ ediyor. Ey hakîr, sağîr, âciz insanlar Sizler ne sûretle, şeytanları recmeden melâike ile necimlerin, şemslerin, kamerlerin itâat ettikleri Sultân-ı Ezelî'ye isyan ediyorsunuz? Nasıl kocaman yıldızları mermi ve kurşun yerinde kullanan askerlere sâhib olan bir sultâna karşı isyan etmeye cesâret ediyorsunuz?
Yedinci Basamak: Yıldızların pek küçük efrâdı olduğu gibi, pek büyükleri de vardır. Semânın yüzünü ziyâlandıran her şey yıldızdır. Bu nev‘den bir kısmı semâya ziynet olmuştur. Bir kısmı da şeytanları recmetmek için semâvî mancınıklardır. Semâda yapılan bu recim, semâ gibi en vâsi‘ dâirelerde bile vukū‘a gelen mübâreze hâdisesini insanlara göstermek ve insanların mutî‘lerini âsîlerle mübârezeye teşvîk edip alkışlamaktır.
SAYFA 197
İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsanı hayvandan ayıran şeylerden Birisi, insanın mâzî ve müstakbel ile alâkadâr olmasıdır. Hayvan, bu iki zamanı bihakkın düşünecek bir idrâke mâlik değildir.
İkincisi : İnsanın gerek enfüsî, gerek âfâkî, yani dâhilî ve hâricî şeylere taalluk eden idrâki küllî ve umûmîdir.
Üçüncüsü : Hem inşââta lâzım olan mukaddemeleri keşif ve tertîb etmektir. Meselâ, bir evin yapılması için lâzım olan taş, ağaç, çimento misillü lüzûmlu mukaddemeleri ihzâr ve tertîb etmek gibi.
Binâenaleyh insanın en evvel ve en büyük vazîfesi tesbîh ve tahmîddir. Evvelâ mâzî ve hâl ve istikbâl zamanlarında görmüş veya görecek ni‘metler lisânıyla, sonra nefsinde veya hâricinde görmekte olduğu in‘âmlar lisânıyla, sonra mahlûkātın yapmakta oldukları tesbîhâtı şehâdet ve müşâhede lisânıyla Sâni‘i hamd ü senâ etmektir.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Cenâb-ı Hakk’ın atâ, kazâ, kader nâmında üç kanunu vardır. Atâ, kazâ kanununu bozar. Kazâ da kader kanununu bozar. Meselâ bir şey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infâzı kazâ demektir. O kararı ibtâl edip hükmü kazâdan affetmek, atâ demektir. Evet, yumuşak bir otun köklerindeki damarları katı taşı deldiği gibi, atâ da kazâ kanununun kat‘iyetini deler. Kazâ da ok gibi kader kanununun kararını deler. Demek atânın kazâya nisbeti, kazânın kadere nisbeti gibidir. Atâ, kazâ kanununun şumûlünden ihraçtır. Kazâ da, kader kanununun külliyetinden ihraçtır. Bu hakîkate vâkıf olan ârif, ma‘bûdu olan Hâlik’ına Yâ İlâhî Hasenâtım senin atândandır. Seyyiâtım da senin kazândandır. Eğer atân olmasa idi helâk olurdum der.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Esmâ-yı Hüsnâ’yı tazammun eden bazı fezlekelerle âyetlere hâtime verilmekte ne gibi bir sır vardır, bak. Evet, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, bazen âyât-ı kudreti âyetlerde bast eder. Sonra içerisinden esmâyı çıkarır. Bazen mensûcât toplar gibi açar, dağıtır. Sonra toplar, esmâda tayyeder. Bazen de ef‘âlini tafsîl ettikten sonra, isimler ile icmâl eder. Bazen halkın a‘mâlini tehdîdâne söyler. Sonra rahmete işâret eden isimler ile teselli eder. Bazen de makāsıd-ı cüz’iyeyi zikrettikten sonra, o makāsıdı takdîr ve isbat için, burhân olarak kavâid-i külliye hükmünde olan isimleri zikreder. Bazen maddî cüz’iyâtı zikreder. Sonra esmâ-yı külliye ile icmâl eder ve hâkezâ.
SAYFA 198
İ‘lem eyyühe’l-azîz Acz de, aşk gibi Allâh’a îsâl eden yollardan biridir. Ama acz yolu aşktan daha kısa ve daha selâmetlidir.
Ehl-i sülûk, tarîk-i hafâda letâif-i aşere üzerine, tarîk-i cehrîde nüfûs-u seb‘a üzerine sülûk etmişlerdir. Bu fakîr âciz ise, hem kısa, hem kolay dört hatve'den ibâret bir tarîki Kur’ân’ın feyzinden istifâde edip almıştır.
Birinci hatveyi: فَلَا تُزَكُّٓوا اَنْفُسَكُمْ âyetinden; İkinci hatveyi وَلَا تَكُونُوا كَالَّذٖینَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰیهُمْ اَنْفُسَهُمْ âyetinden; Üçüncü hatveyi مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَیِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ âyetinden; Dördüncü hatveyi كُلُّ شَیْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ âyetinden ahz etmiştir. Bunların îzâhı şöyledir:
Birinci Hatve: Evet, insan yaratılışında kendi nefsine muhib olarak yaratılmıştır. Hatta bizzât nefsi kadar bir şeye sevgisi yoktur. Kendisini ancak Ma‘bûd’a lâyık senâlarla medheder. Nefsini bütün ayıblardan, kusurlardan tenzîh eder. Haklı olsun, haksız olsun kemâl-i şiddetle nefsini müdâfaa eder. Hatta Cenâb-ı Hakk’ı medh ü senâ için kendisinde yaratılan cihâzâtı, kendi nefsine hamd ü senâ için sarf eder. مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰیهُ deki مَنْ şumûlüne dâhil olur. Bu mertebede nefsin tezkiyesi, ancak adem-i tezkiyesi ile olur.
İkinci Hatve: Nefis, hizmet zamanında geri kaçar. Ücret vaktinde de ileri safa hücûm eder. Bu mertebede onun tezkiyesi, yaptığı fiilin aksini yapmakla olur. Yani nefsi işte, hizmette ileriye sevk etmeli, ücret tevzîinde de geride bırakmalıdır.
Üçüncü Hatve: Kendi nefsinde ve torbasında kusur, naks, acz, fakrdan başka bir şey bırakmamalıdır. Bütün mehâsininin ve iyiliklerinin Fâtır-ı Hakîm tarafından in‘âm edilen ni‘metler olduğunu ve hamdi iktizâ ettiğini, fahrı istilzâm etmediklerini i‘tikād ve telakkî etmelidir. Bu mertebede onun tezkiyesi kemâlinin kemâlsizliğinde, kudretinin aczinde, gınâsının fakrında olduğunu bilmekten ibârettir.
Dördüncü Hatve: Kendisi istiklâliyet hâlinde fânî, hâdis, ma‘dûm olduğunu; ve esmâ-yı İlâhiyeye aynadârlık ettiği hâlde şâhid, meşhûd, mevcûd olduğunu bilmekten ibârettir. Bu mertebede onun tezkiyesi, vücûdunda ademini, ademinde vücûdunu bilmekle لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ hakîkatini kendisine vird ittihâz etmektir.
SAYFA 199
Ve kezâ, Vahdetü’l-Vücûd ehli, kâinâtı nefyetmekle i‘dâm ediyorlar. Vahdetü’ş-şühûd halkı ise, bütün mevcûdâtı görerek, cezâlılar gibi nisyân zindanında ebedî hapse mahkûm ediyorlar.
Kur’ân’ın ifhâm ettiği tarîk, kâinâtı ve mevcûdâtı hem i‘dâmdan, hem hapisten kurtarıyor. Esmâ-yı Hüsnâ’ya mazhariyetle aynadârlık etmek gibi vazîfelerde istihdâm eder. Fakat kâinâtı istiklâliyetten ve kendi hesabına çalışmaktan azleder.
Ve kezâ, insanın vücûdunda birkaç dâire vardır. Çünki insan hem nebâtîdir, hem hayvânîdir, hem insanîdir, hem îmânî. Tezkiye muâmelesi bazen tabaka-i îmâniyede olur. Sonra tabaka-i nebâtiyeye iner. Bazen yirmi dört sâat zarfında her dört tabakada muâmele vâki‘ olur. İnsanı hatâya ve galata atan, bu dört tabakadaki farkı riâyet etmemektir.
خَلَقَ لَكُمْ مَا فِی الْاَرْضِ جَمٖیعًا âyetine istinâden insan, insaniyetin mebde’-i hayvâniye ve nebâtiyeye münhasır olduğunun zannıyla galat ediyor. Sonra bütün gayelerin nefsine âit olduğunun hasrıyla galat ediyor. Sonra her şeyin kıymeti, menfaati nisbetinde olduğunun takdîriyle galat ediyor. Hatta Zühre yıldızını, kokulu bir zehreye mukābil almaz. Çünki kendisine menfaati dokunmuyor.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Ubûdiyet, sebkat eden ni‘metin netîcesi ve onun fiyatıdır. Gelecek bir ni‘metin, mükâfât-ı lâhikanın mukaddemesi ve vesîlesi değildir. Meselâ, insanın en güzel bir sûrette yaratılışı, ubûdiyeti iktizâ eden sâbık bir ni‘met olduğu; ve sonra da îmânın i‘tâsıyla Cenâb-ı Hakk’ın kendisini sana ta‘rîf etmesi, ubûdiyeti iktizâ eden sâbık ni‘metlerdir. Evet, nasıl ki midenin i‘tâsıyla bütün mat‘ûmât i‘tâ edilmiş gibi telakkî ediliyor. Hayâtın i‘tâsıyla da, âlem-i şehâdet müştemil bulunduğu ni‘metler ile beraber i‘tâ edilmiş gibi telakkî ediliyor.
Ve kezâ, nefs-i insaniyetin i‘tâsıyla, bu mide için mülk ve melekût âlemleri ni‘metler sofrası gibi kılınmıştır. Kezâlik, îmânın i‘tâsıyla, mezkûr sofralar ile beraber Esmâ-yı Hüsnâ’da iddihâr edilen defineler de verilmiş oluyor. Bu gibi ücretleri peşin aldıktan sonra, devam ile hizmete mülâzım olmak lâzımdır. Hizmet ve amelden sonra verilen ni‘metler, mahzâ onun fazlındandır.
SAYFA 200
İ‘lem eyyühe’l-azîz Envâın efrâdında, bilhassa haşerât ve hevâm kısmında görünen fevkalâde çoklukta müşâhede edilen hârikulâde gayr-i mütenâhî bir cûd ve sehâvet vardır. Kemâl-i ittikān ve intizâm ile bütün envâ‘da bulunan şu kesret-i efrâd, tecelliyât-ı İlâhiyenin gayr-i mütenâhî olduğuna ve Cenâb-ı Hakk’ın mâhiyeti her şeye mübâyin olduğuna ve bütün eşyâ onun kudretine nisbeten mütesâvî olduğuna sarâhaten delâlet eder. Evet, bu cûd ve îcâd, Sâni‘in vücûbundandır. Nev‘de celâlîdir, ferdde cemalîdir.
İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsanın yaptığı san‘atların suhûlet ve suûbet dereceleri, insanın ilim ve cehli ile ölçülür. San‘atlarda, bilhassa ince ve latîf cihâzâtta ne kadar ilmi ve mahâreti çok olursa, o nisbette yaptığı işler kolay olur. Cehli nisbetinde de zahmet olur. Binâenaleyh eşyânın hilkatinde görünen sür‘at-i mutlaka ile vüs‘at-i mutlaka içinde suhûlet-i mutlaka, Sâni‘in ilmine nihâyet olmadığına hads-i kat‘î ile delâlet eder. وَمَٓا اَمْرُنَٓا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ
İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetinin acâibindendir ki, Sâni‘-i Hakîm bu küçük cisimde gayr-i mahdûd envâ‘-ı rahmetini tartmak için, gayr-i mütenâhî mîzânlar vaz‘ etmiştir. Ve Esmâ-yı Hüsnâ’sının gayr-i mütenâhî mahfî definelerini fehmetmek için, gayr-i mahsûr cihâzât ve âlât yaratmıştır.
Meselâ mesmûât ve mubsırât ve me’kûlât âlemlerini ihâta eden insandaki duygular, Sâni‘in sıfât-ı mutlakasını ve geniş şuûnâtını fehmetmek içindir.
Ve kezâ, insanın hardaleden daha küçük hâfızasında öyle bir latîfe-i müdrike bırakmıştır ki, o hardalenin tazammun ettiği geniş âlemde, o latîfe dâimâ seyr ve cevelân etmekte olup, sâhiline vâsıl olamaz. Maahâzâ, bazen bu büyük âlem o latîfeye o kadar darlaşır ki, âlem o latîfenin karnında bir zerre gibi olur. Ve o latîfeyi bütün seyâhat meydanlarıyla ve mütâlaa ettiği kitaplarıyla o hardale dahi yutar. Yerinde oturur. Karnı da ağrımaz. İşte insanın mütefâvit mertebeleri bu sırdan anlaşılıyor.
SAYFA 201
Evet, bazı insanlar zerrede boğulurlar. Bazı insanlarda da dünya boğulur. Bazı insanlar da kendilerine verilen anahtarlardan birisiyle kesretin en geniş bir âlemini açar, fakat içinde boğulur. Sâhil-i vahdet ve tevhîde zorla vâsıl olur.
Demek insanın seyr-i rûhânîsinde çok tabakalar vardır. Bir tabakada insanlara huzûr ve tevhîd pek suhûletle nasîb ve müyesser olur. Bir tabakasında da insanı gaflet ve evhâm öyle istîlâ eder ki, kesret içinde gark olmakla, tam ma‘nâsıyla tevhîdi unutmuş olur. Sukūtu suûd, tedennîyi terakkî, cehl-i mürekkebi yakîn, uykunun son perdesini intibâh zan ve tevehhüm eden bir kısım medenîler, ikinci tabakadaki insanlardır. Onlar hakāik-i îmâniyeyi derk etmekte bedevîlerin bedevîleridirler.
İ‘lem eyyühe’l-azîz İsm-i Celâl, ale’l-ekser nev‘lerde, külliyâtta tecellî eder. İsm-i Cemâl ise mevcûdâtın cüz’iyâtına tecellî eder. Bu i‘tibârla nev‘lerdeki cûd-u mutlak celâlin tecellîsidir. Cüz’iyâtın nakışları ve eşhâsın güzellikleri cemâlin tecelliyâtlarındandır.
Ve kezâ celâl, vâhidiyetin tecellîsinden zâhir olur. Cemâl dahi ehadiyetin tecellîsinden zâhir olur. Bazen de cemâl, celâlden tecellî eder. Evet, cemâlin gözünde celâl ne kadar cemîldir Celâlin gözünde dahi cemâl ne kadar celîldir
İ‘lem eyyühe’l-azîz Basar masnûâtı görüp de, basîret Sâni‘i görmezse, çok garîb ve pek çok çirkindir. Çünki o hâlde Sâni‘in ma‘nen ve kalben görünmemesi, ya basîretin fıkdânındandır veya kalb gözünün kör olmasındandır. Veya idrâkinin pek dar olduğundan mes’eleyi azametiyle kavrayamadığındandır. Veya bir hizlândır. Ve illâ Sâni‘in inkârı, basarın şuhûdunu inkârdan daha ziyâde münkerdir.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Bir tarlaya zer‘ edilen bir tohum, ma‘nevî bir sûr ve bir duvardır. O tarlayı tohum sâhibine mal eder. Başkasının tasarrufuna mâni‘ olur. Kezâlik, küre-i arz tarlasına zer‘ edilen nebâtât ve hayvanât tohumları ma‘nevî bir sûr ve bir seddir ki, şirketi men‘ ediyor. Gayrın müdâhalesini tard ediyor.
SAYFA 202
İ‘lem eyyühe’l-azîz Tabiatları latîf ve ince ve latîf san‘atlara meftûn olan bazı insanlar, bilhassa bahçelerinde pek güzel hendese-vârî bir tarzda şekilleri, arıkları, havuzları, şadırvanları yaptırmakla, bahçelerine pek güzel, muntazam bir manzara verirler. Ve o letâfetin ve o güzelliğin derecesini göstermek için de, bazı çirkin kayaları, kaba ve gayr-i muntazam mağara ve dağ gibi şekilleri ve heykeller gibi şeyleri de ilâve ediyorlar ki, onların çirkinliğiyle ve intizâmsızlığıyla bahçenin güzelliği ve letâfeti fazlaca gözüksün, parlasın. Çünki اِنَّمَا تُعْرَفُ الْاَشْیَٓاءُ بِاَضْدَادِهَا sırrıyla eşyâ zıdlarıyla bilineceği cihetle, müdakkik bir kimse o zıdları cem‘ eden bahçenin manzarasına baktığı zaman anlar ki, o çirkin kaba şeyler kasden yapılmıştır ki, bahçenin güzelliği ve intizâmı ve letâfeti artsın. Zîrâ güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir. Demek bahçenin tam intizâmını ikmâl eden, o çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin intizâmsızlığı nisbetinde bahçenin intizâmı artar.
Kezâlik, dünya bahçesinde nizâm ve intizâmın son sisteminde bulunan mahlûkāt ve masnûât arasında hayvanlarda olsun, nebâtâtta olsun, cemâdâtta olsun, bazı çirkin, intizâmdan hâriç şeyler bulunur. Bunların çirkinliği, intizâmsızlıkları, dünya bahçesinin güzelliğine ve intizâmına bir ziynet, bir süs olmak üzere Sâni‘-i Hakîm tarafından kasden yapılmış olduğunu, pek yüksek ve geniş şâirâne bir hayâl ile dünyanın o bahçe manzarasını nazarı altına alabilen adam onların kasden yapılmış olduğunu görebilir.
Maahâzâ, o gibi şeyler kasdî olmasa idi, şekillerinde hikmetli tehâlüf olmazdı. Evet, tehâlüfte kasıd ve ihtiyâr vardır. Her insanın bütün insanlara sîmâca tehâlüfü buna delîldir.
İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsanı, fıtraten bütün hayvanlara tefevvuk ettiren câmiiyetinin meziyetlerinden biri de, zevi’l-hayatın Vâhibü’l-Hayat’a olan tahiyye ve tesbîhlerini fehmetmesidir. Yani insan kendi kelâmını fehmettiği gibi, îmân kulağıyla zevi’l-hayatın da, belki cemâdâtın da bütün tesbîhlerini fehmeder. Demek her şey sağır adam gibi yalnız kendi kelâmını anlar. İnsan ise, bütün mevcûdâtın lisânlarıyla tekellüm ettikleri Esmâ-yı Hüsnâ’nın delîllerini fehmeder. Binâenaleyh, her şeyin kıymeti kendisine göre cüz’îdir. İnsanın kıymeti ise küllîdir. Demek bir insan bir ferd iken, bir nevi‘ gibi olur. وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
SAYFA 203
İ‘lem eyyühe’l-azîz Zâhir ile hakîkat arasında müşâbehet varsa da, nefsü'l-emre bakılırsa aralarında büyük uzaklık vardır. Meselâ âmiyâne olan tevhîd-i zâhirî, hiç bir şeyi Allâh’ın gayrısına isnâd etmemekten ibârettir. Böyle bir nefiy, sehil ve basittir. Ehl-i hakîkatin hakîkî tevhîdleri ise, her şeyi Cenâb-ı Hakk’a isnâd etmekle beraber, her şeyin üstünde bulunan mührünü ve sikkesini görüp okumaktan ibârettir. Bu hakîkî tevhîd, huzûru isbat eder, gafleti nefyeder.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Hayât-ı dünyeviyeye kasden ve bizzât teveccüh edip bağlanan kâfirin, ikābının imhâlinde ve bilakis terakkıyât-ı maddiyede muvaffakiyetindeki hikmet nedir, bilir misin? Evet, o kâfir kendi terkîbiyle ve sıfatıyla Cenâb-ı Hakk’ça nev‘-i beşere takdîr edilen ni‘metlerin tezâhürüne, şuûru olmaksızın hizmet ediyor. Ve güzel masnûât-ı İlâhiyenin mehâsinini bilâ-şuûr tanzîm ediyor. Ve kuvveden fiile çıkartmakla garâbet-i san‘at-ı İlâhiyeye nazarları celb ediyor. Ne yazık ki farkında değildir. Demek o kâfir, sâat gibi yaptığı amelden haberi yok. Ama vakitleri bildiren sâat gibi, o kâfirin nev‘-i beşere pek büyük bir hizmeti vardır. Bu sırra binâendir ki, kâfir dünyada mükâfâtını görür.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Tevfîk-i İlâhî refîki olan adam, tarîkat berzahına girmeden zâhirden hakîkate geçebilir. Evet, Kur’ân’dan hakîkat-i tarîkatı, tarîkatsız olarak feyiz sûretiyle alınacağını gördüm, bir parça aldım. Ve kezâ, maksûd-u bizzât olan ilimlere, ulûm-u âliyeyi okumaksızın îsâl edici bir yol buldum. Evet, serîü’s-seyr olan bu zamanın evlâdına kısa ve selâmet bir tarîki ihsân etmek rahmet-i hâkimenin şe’nindendir.
İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsanı gaflete düşürtmekle Allâh’ın ubûdiyetine mâni‘ olan, cüz’î nazarını cüz’î şeylere hasretmesidir. Evet, cüz’iyât içerisine düşüp cüz’îlere hasr-ı nazar eden kimse, o cüz’î şeylerin esbâbdan sudûruna ihtimâl verebilir. Ama başını kaldırıp nev‘e ve umûma baktığı zaman, ednâ bir cüz’înin en büyük bir sebebden sudûruna cevâz veremez.
Meselâ, cüz’î rızkını bazı esbâba isnâd edebilir. Fakat menşe’-i rızık olan arzın kış mevsiminde kupkuru olduğuna, bahar mevsiminde rızık ile dolu olduğuna baktığı vakit, arzı ihyâ etmekle bütün zevi’l-hayatın rızıklarını veren Allah’dan mâadâ, kendi rızkını verecek bir şey bulunmadığına kanâati hâsıl olur.
SAYFA 204
Ve kezâ, evindeki küçük bir ışığı veya kalbinde bulunan küçük bir nûru bazı esbâba isnâd edebilirsin. Ama ışığın şemsin ziyâsıyla olduğuna ve o nûrun da Menbau’l-Envâr’ın nûruyla muttasıl bulunduğuna vâkıf olduğun zaman anlarsın ki, kalbini ışıklandıran ve kalbini tenvîr eden, leyl ve nehârı birbirine kalb eden ancak Fâtır-ı Hakîm’dir.
Ve kezâ, senin vücûdun zuhûr ve vuzûhça Hâlik’ın vücûduna nisbeti, Hâlik’ın vücûduna delâlet edenlerin nisbeti gibidir. Çünki sen, bir vecihle kendi vücûduna delâlet ediyorsun. Ama Hâlik’ın vücûduna bütün mevcûdât bütün zerrâtıyla delâlet ediyor. Öyle ise, Hâlik’ın vücûdunun senin vücûdunla beraber âlemin zerrâtı adedince zuhûr dereceleri vardır.
Ve kezâ, seni nefsini sevmeye sevk eden esbâbın Birincisi: Bütün lezzetlerin mahzeni nefistir. İkincisi: Vücûdun merkezi ve menfaatin ma‘deni nefistir. Üçüncüsü: İnsana en karîb ve en yakın nefistir diyorsun. Pekâlâ O fânî lezzetlere mukābil, lezâiz-i bâkiyeyi veren Hâlik’ı daha ziyâde ubûdiyetle sevmek lâzım değil mi?
Hem nefis vücûda merkez olduğundan muhabbete lâyık olsa, o vücûdu îcâd eden ve o vücûdun Kayyûm’u olan Hâlık, daha fazla muhabbete ve ubûdiyete müstehak olmaz mı? Hem nefsin ma‘den-i menfaat ve en yakın olması sebeb-i muhabbet olursa, bütün hayırlar ve rızıklar elinde bulunan ve o nefsi yaratan Nâfi‘ ve Bâkî ve daha karîb olan, daha ziyâde muhabbete lâyık değil midir?
Evet, bütün mevcûdâta inkısâm eden muhabbetleri cem‘ edip, muhabbetin ile beraber mahbûb-u hakîkî olan Fâtır-ı Hakîm’e ihdâ etmek lâzımdır.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Senin önünde çok korkunç büyük mes’eleler vardır ki, insanı ihtiyâta ve ihtimâma mecbûr eder. Birisi: Ölümdür ki, bu ölüm insanı dünyadan ve bütün sevgililerinden ayıran bir ayrılıktır. İkincisi: Dehşetli, korkulu ebed memleketine yolculuktur. Üçüncüsü Ömür azdır. Sefer uzundur. Yol tedâriki yoktur. Kuvvet ve kudret yoktur. Acz-i mutlak gibi elîm elemlere ma‘rûz kalmaktır.
Öyle ise bu gaflet-i nisyân nedir? Devekuşu gibi başını nisyân kumuna sokarsın. Gözüne gaflet gözlüğünü takarsın. Tâ ki Allâh seni görmesin. Veya sen onu görmeyesin. Ne vakte kadar zâilât-ı fâniyeye ihtimâm ve bâkıyât-ı dâimeden tegāfül edeceksin?
SAYFA 205
İ‘lem eyyühe’l-azîz Cenâb-ı Hakk’a nihâyetsiz hamdler, şükürler olsun ki, mesâil-i nahviyeden isim ile harf arasındaki ma‘nevî fark ile çok mühim mes’eleleri bana öğretmiştir. Şöyle ki: Harf, gayrın ma‘nâsını îzâh için bir âlet, bir hâdim olduğu gibi; şu mevcûdât da Esmâ-yı Hüsnâ’nın tecelliyâtını ızhâr, ifhâm, îzâh için birtakım İlâhî mektublardır. Ki içlerinde delâil, berâhîn, havârik-ı mu‘cize-i kudret yazılıdır. Mevcûdât bu vecihle nazara alınırsa ilim, îmân, hikmettir. Şâyet isim gibi müstakil ve maksûd-u bizzât cihetiyle bakılırsa, küfrân ve cehl-i mürekkeb olur.
Ve kezâ, mesâil-i mantıkiyeden küllî ile küll arasındaki fark ile rubûbiyete dâir çok mes’eleleri öğrenmiş bulunuyorum. Cemâl ile ehadiyet كُلِّیٌّ ذِی الْجُزْئِیَّاتِ şumûlüne dâhildir. Celâl ile vâhidiyet, كُلٌّ ذِی الْاَجْزَاءِ ünvânına dâhildir.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Dünya, âlem-i âhirete bir fihrist hükmündedir. Bu fihristte âlem-i âhiretin mühim mes’elelerine olan işaretlerden biri, cismânî olan rızıklarda lezzetlerdir. Bu fânî, hakîr ve zelîl dünyada bu kadar ni‘metleri ihsâs ve ifâza etmek için insanın vücûdunda yaratılan havâs ve hissiyât ve cihâzât ve a‘zâ gibi âlât ve edevâtından anlaşılıyor ki, âlem-i âhirette تَجْرٖی مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ âyet-i kerîmesinin delâletiyle, kasırların altında ebediyete lâyık cismânî ziyâfetler olacaktır.
İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsanın havf ve muhabbeti halka teveccüh ettiği takdîrde, havf bir belâ, bir elem olur. Muhabbet bir musîbet olur. Zîrâ korktuğun adam, ya sana merhamet etmez veya senin istirhâmlarını işitmez. Muhabbet ettiğin şahıs da, ya seni tanımaz veya muhabbetine tenezzül etmez. Binâenaleyh, havfın ile muhabbetini dünyadan ve dünya insanlarından çevir. Fâtır-ı Hakîm’e tevcîh et ki, senin havfın onun merhamet kucağına atılmakta çocuğun annesinin kucağına atıldığı gibi lezîz bir tezellül olsun. Muhabbetin de saâdet-i ebediyeye vesîle olsun.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Sen şecere-i hilkatin ya bir semeresi veya bir çekirdeğisin. Cismin i‘tibâriyle küçük, âciz, zaîf bir cüz’sün. Lâkin Sâni‘-i Hakîm'in lütfuyla ve latîf san‘atıyla seni cüz’lükten küllîliğe çıkartmıştır. Evet, cismine verilen hayat sâyesinde geniş duyguların ile, âlem-i şehâdet üzerinde cevelân etmekle
SAYFA 206
filcümle cüz’iyet kaydından kurtulmuşsun. Ve kezâ, insaniyeti i‘tâsıyla bilkuvve “küll” hükmündesin. Ve kezâ, îmân ve İslâmiyet’i ihsân etmekle bilkuvve “küllî” olmuşsun. Ve kezâ, ma‘rifet ve muhabbetin in‘âmıyla muhît bir nûr olmuşsun. Binâenaleyh dünyaya ve cismânî lezâize meyledersen, âciz, zelîl bir “cüz’î” olursun. Eğer cihâzâtını insâniyet-i kübrâ denilen İslâmiyet hesabına sarf edersen, bir “küllî” ve bir “küll” olursun.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Bu kadar elîm firâklara ve ayrılıklara ma‘rûz kalmakla çektiğin elemlerin sebebi ve kabahati sendedir. Çünki o muhabbetleri yerine sarf etmiyorsun. Eğer o muhabbetleri cem‘ edip Vâhid-i Ehad’e tevcîh edersen ve onun hesabıyla ve izniyle sarf edersen, bütün o muhabbetlerin ile beraber bir anda birleşip sevinçlere ve memnuniyetlere mazhar olacaksın.
Evet, bir sultâna intisâb eden bir adam, o sultânın her şeyiyle alâkadâr olur. Her mekânda herkesle muhâberesi ve alâkası bir cihette bulunur. O adam da o cihetle alâkadâr olur.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Kamerin ahvâline veya istikbâlin hakîkatine dâir ma‘lûmât veren adama, bütün mâmelekini fedâ etmeye hazırsın. Ama dâire-i mülkünde bir arı hükmünde bulunan kamerin Hâlik’ından haber getiren; ve ezel ve ebede ve hayât-ı ebediyeye ve hakāik-i esâsiyeye ve azîm mes’elelere dâir ma‘lûmât i‘tâ eden; ve seni ma‘nevî perişaniyetlerden ve dalâletlerden kurtarıp kesretten vahdete doğru yol gösteren; ve hayât-ı ebediyeye îmân ile sana mâü’l-hayatı içiren; ve firâk ve ayrılık ateşlerinden kurtaran; ve Hâlik’ın marziyâtını ve metâlibini ta‘rîf eden; ve Sultân-ı Ezel ve Ebed’in muhâberesine tercümanlık yapan Resûl-ü Rahmân’ı asm dinlemek ile ve o Muhbir-i Sâdık’a asm îmân ile teslîm olmaya mâni‘ olan nefsin hevâ ve hevesini terk etmiyorsun.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Görüyoruz ki, Sâni‘-i Hakîm, kemâl-i hikmetle pek âdî şeylerden pek hârika mu‘cize-i mensûcât yapıyor. Ve kezâ, abesiyet ve israfa mahal bırakmamak üzere, bir ferdi envâen vazîfelerle tavzîf ediyor. Hatta insanın başında insanın muvazzaf olduğu vazîfeleri görmek için her vazîfeye göre birer tırnak kadar maddî bir şeyin bulunması îcâb etse idi, insanın başının Cebel-i Tûr büyüklüğünde olması lâzım gelirdi ki, ashâb-ı vezâife yer olsun.
SAYFA 207
Ve kezâ, lisân sâir vezâifiyle beraber, erzâk hazinelerine ve kudretin matbahında pişirilen bütün taâmlara müfettiştir. Ve bütün taâmların tatlarını yakîn ile bilen bir ehl-i vukūftur.
İşte bu fa‘âliyet-i hakîmeden anlaşılıyor ki, zamanın seliyle beraber gelip geçen eşyâ-yı seyyâleden ve geçen günlerden, senelerden, asırlardan leyl ve nehârın takallübü ile pek çok mensûcât-ı gaybiye ve uhreviye yapılmaktadır. Evet, âlemin fihristi hükmünde olan insan fabrikasında dokunan mensûcât, o hakîkati tenvîr ediyor. Öyle ise, bu fânî dünyada mevt ve fenâ, devâir-i gaybiyede sâfî bir bekāya intikāl ederek bâkî kalır. Evet, rivâyetlerde vardır ki, insanın ömür dakîkaları insana avdet ederler. Ya gafletle muzlim olarak gelirler veya hasenât-ı mudîe ile avdet ederler.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Görüyoruz ki, Sâni‘-i Hakîm’in efrâd ve cüz’iyâtın tasvîrinde büyük büyük tefennünleri vardır. Evet, hayvanların pek büyük ve pek küçükleri olduğu gibi; kuşların da, balıkların da, meleklerin de ve sâir ecrâmın da, âlemlerin de pek küçük ve pek büyük ferdleri vardır. Cenâb-ı Hakk’ın şu tefennününde ta‘kîb ettiği hikmetin Birincisi: Tefekkür ve irşâd için bir lütuf ve bir teshîlâttır. İkincisi: Kudret mektûblarını okuyup fehmetmekte bir kolaylıktır. Üçüncüsü: Kudretin kemâlini ızhâr etmektir. Dördüncüsü Celâlî ve cemâlî her iki nevi‘ san‘atı ibrâz etmektir.
Maahâzâ, pek ince yazıları herkes okuyamaz. Ve pek büyük şeyler de nazar-ı ihâtaya alınamaz. İşte irşâdı teshîl ve ta‘mîm için bir kısmını küçük harflerle, bir kısmını da büyük harflerle yazmakla irşâdın iktizâsı yerine getirilmiştir.
Ama şeytanın talebesi olan nefs-i emmâre, cismin küçüklüğünü san‘atın küçüklüğüne atfetmekle, esbâbdan sudûrunu tecvîz ediyor. Ve pek büyük cisimler dahi hikmet ile yaratılmamış iddiâsında bulunarak, bir nevi‘ abesiyete isnâd ediyor.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Gerek vücûdda ve gerek rızıkta ifrât derecesinde mebzûliyet vardır. Bu ise hikmetten uzak, abesiyete yakın görünüyor. Evet, eğer yaratılan şey bir gāye için yaratılırsa hakkın var. Fakat gāyeler pek çoktur. Binâenaleyh bir gāyeye nazaran abesiyet hissedilirse bile, gayelerin mecmûuna nazaran o mebzûliyet ayn-ı hikmet ve ayn-ı adâlettir.
SAYFA 208
İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsanın san‘atıyla Hâlik’ın san‘atı arasındaki fark: İnsan kendi san‘atının arkasında görünebilir. Ama Hâlik’ın masnûu arkasında yetmiş bin perde vardır. Fakat Hâlik’ın bütün masnûâtı def‘aten bir nazarda görünebilse, o vakit siyah perdeler ortadan kalkar, nûrânîler kalır.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Hayvanâttan olsun, nebâtâttan olsun, tevellüd ile tenâsül şumûlüne dâhil olan her ferd, vech-i arzı istîlâ ve tasallut etmek niyetindedir ki, arzı kendisine ve zürriyetine hâs ve hâlis bir mescid yapmakla Fâtır-ı Hakîm’in Esmâ-yı Hüsnâ’sını ızhâr ile Hâlik’ına gayr-i mütenâhî bir ibâdette bulunsun.
Evet, kuşların, balıkların, karıncaların yumurtalarındaki ve eşcârın ve sebzelerin ve otların semerâtında ve o semerâtın tohumlarındaki ifrât derecesini bulan kesret, o vaz‘iyeti tenvîr eder. Lâkin âlem-i şehâdetin darlığına ve müstakbel ibâdetlerin Allâmü’l-Guyûb’un ilminde mevcûd olduğuna binâen, niyetten henüz fiile çıkmayan onların ibâdetleri kabûl edilmiştir.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Kur’ân-ı Kerîm bazen bir şeyin müteaddid gayelerinden insanlara âit bir gayeyi zikre tahsîs ediyor. Bu ihtâr içindir. İnhisâr için değildir. Yani o şeyin gāyeleri, yalnız zikredilen o gāyeye münhasır değildir. Ancak o şeyin nizâm ve intizâm ve sâir fâidelerine insanın nazar-ı dikkatini celb etmek için insanlara râci‘ olan o fâideyi zikrediyor.
Meselâ وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنٖینَ وَالْحِسَابَ âyet-i kerîmesi ile zikredilen fâide, takdîr-i kamerin binlerle fâidelerinden biridir. Yoksa takdîr-i kamer bu fâideye münhasır değildir. Yani kamer yalnız bu gāye için değildir. Bu gāye onun gayelerinden biridir.
İ‘lem eyyühe’l-azîz Cenâb-ı Hakk’a mahsûs, taklîdi mümkün olmayan en bâhir tevhîdin sikkelerinden ve mühürlerinden biri, gayr-i ma‘dûd muhtelif eşyâyı basît bir şeyden halketmektir. Evet, pek basît olan şu topraktan binlerle envâ‘ muhtelif nebâtât, gayr-i mütenâhî bir kudret ile, bir ilimle, pek büyük bir ittikān ile, bir suhûletle yaratılmakta olduğu tevhîdin öyle bir burhânıdır ki, hem taklîdi, hem tenkîdi imkân hâricîdir.