MESNEVÎ-İ NÛRİYE

171

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

Hidâyet-i Kur’âniyenin şuâından

[Bir Zerre]

İ‘lem eyyühe’l-azîz Cenâb-ı Hakk’a bakan ve ona vâsıl olan yollar ve kapılar, âlemin tabakaları, sahîfeleri ve mürekkebâtı nisbetinde bir yekün teşkîl etmektedir. Âdî bir yol kapandığı zaman bütün yolların kapanmış olduğunu tevehhüm etmek, cehâletin en büyük bir şâhididir. Böyle bir adamın meseli, gāyet büyük askerî bir karargâhı hâvî büyük bir şehirde karargâhın bayrağını görmediğinden, sultânın ve askeriyeye âit bütün şeylerin inkârına başlayan veya te’vîline giden adamın meseli gibidir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Her şeyin bâtını zâhirinden daha âlî, daha kâmil, daha latîf, daha güzel, daha müzeyyen olduğu gibi, hayatça daha kavî, şuûrca daha tamdır. Ve zâhirde görünen hayat, şuûr, kemâl ve sâire, ancak bâtından zâhire süzülen zaîf bir tereşşuhtur. Yoksa bâtın câmid, meyyit olup da ilim ve hayatı dışarıya vermiş olduğuna zehâba ihtimâl yoktur.

Evet, karnın, yani miden senin evinden, cildin senin gömleğinden ve kuvve-i hâfızan senin kitabından nakış ve intizâmca daha yüksek ve daha garîbdir. Binâenaleyh, âlem-i melekût âlem-i şehâdetten, âlem-i gayb âlem-i dünyâ ve âhiretten daha âlî, daha yüksektir. Maalesef nefs-i emmâre hevâ-i nefis ile baktığı için, zâhirî hayatlı, ünsiyetli bir perde gibi meyyit ve zulmetli ve vahşetli zannettiği bâtını üstüne serilmiş olduğunu görüyor.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Senin yüzün küçüklüğüyle beraber, geçmiş ve gelecek bütün insanlar adedince kendisini onlardan ayıran ve ta‘rîf eden nişân ve alâmetleri hâvî olduğu gibi, yüzünü teşkîl eden esas ve erkânında bütün insanlarla ittifâktadır. Bütün insanlarda biri tevâfuk, diğeri tehâlüf olmak üzere iki cihet vardır. Tehâlüf ciheti Sâni‘in muhtar olduğuna, tevâfuk ciheti ise Sâni‘in Vâhid-i Ehad olduğuna delâlet ederler. Bu iki cihetin bir kāsıdın kasdıyla, bir muhtarın ihtiyârıyla, bir mürîdin irâdesiyle, bir alîmin ilmiyle olmadığını tevehhüm etmek, muhâlâtın en acîbidir.

172

Fesübhânallâh Yüzün o küçük sahîfesinde nasıl gayr-i mütenâhî nişânlar derc edilmiştir ki, göz ile okunur da akıl ile görünmez. İnsan nev‘indeki şu tehâlüf ile beraber buğday, üzüm, arı, karınca nev‘lerindeki tevâfuk, kör tesâdüfün işi olmadığı güneş gibi âşikârdır.

Mâdem ki kesretin böyle uzak, ince, geniş ahvâl ve etvârında dahi tesâdüfün müdâhalesine imkân yoktur. Ve tesâdüfün elinden mahfûzdur. Ve ancak bir Hakîm’in kasdı ve bir Muhtar’ın ihtiyârı ve Semî‘ ve Basîr bir Mürîd’in irâdesinin dâire-i tasarrufundadır.

Tesâdüf, şirk ve tabiattan teşekkül eden fesâd şebekesinin âlem-i İslâmdan nefiy ve ihracına Risâle-i Nûr’ca verilen karar infâz edilmiştir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Şeytanın ilkā etmekte olduğu vesveselerden biri de şudur: Şeytan der ki: Yâhû, şu koyun veya inek, eğer Kadîr ve Alîm-i Ezelî’nin nakş-ı mülkü olmuş olsaydı, bu kadar miskîn, bîçâre olmazlardı. Eğer bâtınlarında, içlerinde Alîm, Kadîr, Mürîd bir Sâni‘in kalemi çalışmış olsa idi, bu kadar câhil, yetîm, miskîn olmazlardı diyen ve cinnî şeytanlara üstâd olan ey şeytân-ı insî Cenâb-ı Hakk her şeye lâyıkını veriyor. Hem maslahata göre veriyor. Eğer i‘tâsı ve in‘âmı bu kāideden hâriç olsa idi, senin eşeğinin kulağı senden ve senin üstâdlarından daha akıllı, daha âlim olması lâzımdı. Ve senin parmağın içinde senin şuûr ve iktidarından daha çok bir şuûr, bir iktidâr bulunurdu. Demek her şeyin evvelâ bir haddi var. O şey o had ile mukayyeddir.

Sâniyen, kader her şeye bir mikdâr vermiştir. Ve o mikdara göre bir kalıb vermiştir. O şeyin Feyyâz-ı Mutlak’dan aldığı feyze olan kābiliyeti, o kalıba göredir. Ma‘lûmdur ki, dâhilden hârice süzülen cüz’-i ihtiyârî mîzânıyla ve ihtiyâç derecesiyle ve kābiliyetin müsâadesiyle ve hâkimiyet-i esmânın nizâm ve tekābülüyle feyiz alınabilir. Maahâzâ, şemsin azametini bir kabarcıkta aramak, akıllı olanın işi değildir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsan, hikmet ile yapılmış bir masnû‘dur. Ve Sâni‘in gāyet hakîm olduğuna yaptığı vuzûh-u delâletle, sanki mücessem bir hikmet-i nakkāşedir. Tecessüd etmiş bir ilm-i muhtârdır. İncimâd etmiş bir kudret-i basîredir. Böyle olmakla beraber, öyle bir fiilin mahsûlüdür ki, isti‘dâdı irâde ettiği şeyi kendisine verir.

173

Öyle bir in‘âm ve ihsânın kesîfidir ki, bütün hâcâtına vâkıftır. Öyle bir kaderin tersîm ettiği bir surettir ki, bünyesine lâzım ve münâsib şeyleri bilir. Bu ma‘lûmât ile her şeyin mâliki olan Mâlik’inden nasıl tegāfül eder? Ve bütün cinâyetlerini bilen ve hâcâtları gören ve vâveylâlarını işiten Semî‘, Basîr, Alîm, Mücîb olarak üstünde bir Rakîb’in bulunmamasını nasıl tevehhüm edebilir?

Ey nefs-i emmâre Ne için kendini hâriç tevehhüm ediyorsun? Eğer evâmire imtisâl dâiresinden çıkarsan, ya herkesin ayağını öpercesine mürâât ve ihtirâm etmeye mecbûr olursun. Veya ehemmiyet vermeyerek ظَالِمٌ عَلَی الْكُلِّ olacaksın. Bu yük çok ağırdır, taşıyamıyacaksın. En iyisi, ecnebî olan şirki terk ile, mülküllâhın dâiresine gir ki, râhat edesin. Ve illâ sefîneye binip yükünü arkasına alan bir ebleh adam gibi olacaksın.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Bir insanı yaratan Hâlik’ın, âlemi müştemelâtıyla beraber yaratmasında bir uzaklık ve bir garâbet yoktur. Zîrâ bir insanın yaratılışı, içerisinde bulunan eşyânın yaratılmasından ibâret olduğu gibi, âlemin de yaratılışı müştemelâtının yaratılışından ibârettir. Ve kezâ insan, âleme bir enmûzec ve küçük bir fihristtir. Kavunun Hâlik’ı, çekirdeğinin Hâlik’ından başkası olması mümteni‘dir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Senin iktidârın kısa, bekān az, hayâtın mahdûddur. Ömrün günleri ma‘dûd, her şeyin fânîdir. Öyle ise şu kısa, fânî ömrünü fânî şeylere sarf etme ki, fânî olmasın. Bâkî şeylere sarf et ki, bâkî kalsın. Evet, yaşadığın ömürden dünyada göreceğin istifâde ancak yüz sene olur. Bu yüz sene ömrünü yüz tane hurmâ çekirdeği farz edelim. Bu çekirdekler iskā edilip muhâfaza edilirse, ilâ-mâşâllâh meyve verecek yüz tane ağaç olur. Aksi takdîrde, ateşe atıp yakmaktan başka bir istifâde te’mîn etmez.

Kezâlik, senin o yüz senelik ömrün dahi, şerîat suyuyla sulanır ve âhirete sarf edilirse, âlem-i bekāda ile’l-ebed meyvelerinden istifâde edeceksin. Binâenaleyh meyvedâr yüz tane hurmâ ağacını terk eder, yüz tane çekirdeğe kanâat edip aldanırsa, o adam hutameye hatab olmaya lâyıktır. Yani cehenneme odun olmaya lâyıktır.

174

İ‘lem eyyühe’l-azîz Evhâm ve şübühât ve dalâletin menşe’ ve mahzenlerinden biri, nefis kendisini kader ve sıfât-ı İlâhiyenin tecelliyât dâiresinden hâriç addeder. Sonra tecelliyâta mazhar olanlardan birisinin mevkiinde kendisini farz eder. Onda fenâ olur. Sonra başlar, bazı te’vîller ile o şeyi de Allâh’ın mülkünden, tasarrufundan çıkartır. Kendisinin girmiş olduğu şirk-i hafîye girdirir. Ve şirk-i hafîden aldığı bazı hâlleri o ma‘sûma da aksettirir.

Hulâsa: Nefs-i emmâre devekuşu gibi aleyhine olan şeyi lehine zanneder. Veya sofestâî gibi, münâkaşa edenlere der ki: Delîlleri birbirini reddeder. Taâruzan tesâkutan kabîlinden, hiç birisi de hak değildir diye hükmeder.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Gāfil nefis, âhireti dünyanın bitişiğinde ve dünya ile bağlı bir menzil zannediyor. Bu i‘tibârla nefsin elinde iki silâh vardır. Birisi Dünyanın zevâl ve fenâsının eleminden kurtulmak için, âhireti düşünmek ile ümîdvâr olur. Âhiret için lâzım olan a‘mâl külfetine gelince, gaflet veya tegāfül ile ondan da kendisini kurtarır. Ölmüş olanların hayâtta olmadıklarını düşünmez. Ancak Sefere gidenler gibi, görünmüyorlarsa da hayattadırlar diye zanneder. Ve ölüme o kadar ehemmiyet vermez.

İkincisi : Bazı dünyevî işlerini ebedîleştirmek için şöyle bir desîsesi de vardır ki: Matlûblarımın dünyada semeresi olmasa da, esasları âhiretle muttasıldır ve âhirette fâideleri vardır diye mütesellî olur. Meselâ ilim gibi, “dünyada menfaati olmasa bile âhirette fâidesi vardır diye iyi cihetini göstermekle, iyi ciheti altında kötü cihetini yutturur. Hulâsa: Nefis, devekuşu gibidir. Şeytan sofestâî, hevâ da bektâşîdir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Halk-ı eşyâ hakkında mûcibe-i külliye sâdık olmadığı takdîrde, sâlibe-i külliye sâdık olur. Yani ya bütün eşyânın Hâlik’ı Allah’dır. Veya Allâh hiç bir şeyin Hâlik’ı değildir. Çünki eşyânın arasında muntazam tesânüd ile halk etmek ve yaratmak, tecezzîyi kabûl etmez bir külldür. Ba‘ziyet yoktur. Ya mûcibe-i külliye olacaktır veya sâlibe-i külliye olacaktır. Başka ihtimâl yoktur. Her şeyde illetin ademini tevehhüm eden vehmin vâhî hükmünün de bir kıymeti yoktur. Binâenaleyh, ednâ bir şeyde hâlikıyet eseri göründüğü zaman bütün eşyâda tahakkuk eder.

175

Ve kezâ, Hâlık ya birdir veya gayr-i mütenâhîdir. Evsatı yoktur. Zîrâ Sâni‘, vâhid-i hakîkî olmazsa, kesîr-i hakîkî olacaktır. Kesîr-i hakîkî ise gayr-i mütenâhîdir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Nûru neşredenin nûrsuz, îcâd edenin vücûdsuz, îcâb ettirenin vücûbsuz olması muhâldir.

Ve kezâ, ilim sıfatını ihsân edenin ilimsiz, şuûru ihsân edenin şuûrsuz, ihtiyârı verenin ihtiyârsız, irâdeyi verenin irâdesiz, kâmil şeylerin sâni‘i kemâlsiz olduğunu telakkî etmek muhâldir.

Ve kezâ, ayn'ı tersîm, basarı tasvîr ve nazarı tenvîr edenin basarsız olduğunu düşünmek, ancak basar ve basîretten mahrûm olan adamın işidir.

Maahâzâ masnû‘daki kemâlât, tamâmen Sâni‘deki kemâlden akan bir feyizdir. Fakat kuşlardan yalnız sineği gören ve tanıyan bir mikrop, kartalı gördüğü zaman Bu kuş değildir der. Çünki sinekteki şeyler onda yoktur.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Nefs-i nâtıkanın en yüksek matlûbu devam ve bekādır. Hatta vehmî bir devam ile kendisini aldatmazsa hiç bir lezzet alamaz. Öyle ise, ey devamı isteyen nefis, dâimî olan bir zâtın zikrine devam eyle ki, devam bulasın. Ondan nûr al ki, sönmeyesin. Onun cevherine sadef ve zarf ol ki, kıymetli olasın. Onun nesîm-i zikrine beden ol ki, hayâtdâr olasın. Esmâ-yı İlâhiye’den birisinin hayt-ı şuâıyla temessük et ki, adem deryasına düşmeyesin.

Ey nefis Seni tutup düşmekten muhâfaza eden Zât-ı Kayyûm’a dayan. Senin mevcûdiyetinden dokuz yüz doksan dokuz parçası onun uhdesindedir. Senin elinde yalnız bir parça kalır. En iyisi o parçayı da onun hazinesine at ki, râhat olasın.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Sen kendi vücûdunu yapmaya kādir değilsin. Senin elin onu îcâd etmekten kāsırdır. Başkaları dahi senin vücûdunu yapmaktan âciz ve kāsırdırlar. İstersen tecrübe et, bakalım. Şecere-i kelimât denilen bir lisânı veya muhâberât ve ezvâk santrali olan bir ağzı yap görelim. Elbette yapamayacaksın. Öyle ise seni yaratan Allâh’a şirk yapma. اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظٖیمٌ âyetinin tehdîdi altına girme.

176

İ‘lem eyyühe’l-azîz Şu görünen âlem, İlâhî bir dükkândır ve bir mahzendir. İçerisinde envâen türlü türlü mensûcât kumaşlar, me’kûlât yemekler, meşrûbât şerbetler vardır. Bunların bir kısmı kesîf, bir kısmı latîf; bir kısmı zâil, bir kısmı dâimîdir. Bir kısmı katı bir lüb, bir kısmı mâyi‘dir. Ve hâkezâ her çeşit bulunur. Lâkin bir kısmı îcâdî bir nescdir. Bir kısmı da tecelliyâta bir nakıştır. Felâsifenin dalâletince, îcâd ile nakış birdir. Ve o dükkân sâhibi de mûcib-i bizzâttır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Enâniyetten neş’et eden şirk-i hafî katılaştığı zaman esbâb şirkine inkılâb eder. Bu da devam ederse küfre tahavvül eder. Bu dahi devam ederse ta‘tîle, yani Allahsızlığa incirâr eder. اَلعِیَاذُ بِاللّٰهِ.

İ‘lem eyyühe’l-azîz İnsanın hilkatinden maksad, mahfî olan hazîne-i İlâhiyeyi keşfedip göstermek ve Kadîr-i Ezelî’ye bir burhân, bir delîl, bir ma‘kes-i nûrânî olmakla cemâl-i ezelînin tecellîsi için şeffaf bir mir’ât ve bir ayna olmaktır. Hakîkaten semâvât, arz ve cibâlin hamlinden, yani yüklenmekten âciz kaldıkları emâneti insan yüklendiği cihetle, insan cilâlanmış, cilvelenmiş bir şekle girmiştir. Çünki o emânetin mazmûnlarından biri de, insanın sıfât-ı İlâhiyeyi fehmetmek için bir vâhid-i kıyâsî vazîfesini görmesidir.

İnsanın hilkatinden maksad bu gibi şeyler olduğu hâlde, kısm-ı ekserîsi perde olurlar, sed olurlar. Vazîfeleri fetih ve açmak iken kapatıyorlar, bağlıyorlar. Ziyâ ve ışığı neşredecekleri yerde söndürüyorlar. Allâh’ı tevhîd edecekleri yerde şirk yapıyorlar. Ve kezâ, nûr-u îmânla Allâh’a bakıp mülkünü ona teslîm etmekle i‘tikāden mükellefler iken, ene rasadıyla halklara bakarak Allâh’ın mülkünü onlara taksîm ediyorlar. Hakîkaten اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ جَهُولٌ âyetinin sırrını gösteriyorlar.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Ey nefis Eğer takvâ ve amel-i sâlih ile Hâlik’ını râzı etsen, halkın rızâsını tahsîle lüzûm yoktur. O kâfîdir. Eğer halk da Allâh’ın hesabına rızâ ve muhabbet gösterirlerse iyidir. Şâyet onlar gibi dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünki onlar da senin gibi âciz kullardır. Maahâzâ ikinci şıkkı ta‘kîb etmekte şirk-i hafî olduğu gibi,

177

tahsîli de mümkün değildir. Evet, bir maslahat için sultâna mürâcaat eden adam, sultânı râzı etmiş ise o iş görülür, etmemiş ise görülmez. Halkın iltimâsıyla olsa çok zahmetli olur. Fakat yine sultânın izni lâzımdır. Sultânın izni de rızâsına mütevakkıftır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Vâcibü’l-Vücûd, zâtında, mâhiyetinde mümküne benzemediği gibi, ef‘âlinde de benzemiyor. Çünki Vâcibü’l-Vücûd’un kudretine nisbeten yakın-uzak , az-çok , küçük-büyük , ferd-nev‘ , cüz’-küll birdir. Aralarında fark yoktur. Ve kezâ onun ef‘âlinde bizzât mübâşeret yoktur. Fakat mümkünün kudreti böyle değildir. Bunun için nefis, Vâcibü’l-Vücûd’un ef‘âlini mümkünün fiillerine benzetemiyor. Hakîkatini fehmetmekte akıl mütehayyirdir. Nefis fiili fâilsiz zannediyor.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Aslan gibi hayvanların dişlerine ve pençelerine bakılırsa, iftirâs ve parçalamak için yaratılmış oldukları anlaşılır. Ve kavunun letâfetine dikkat edilirse, yemek için yaratılmış olduğu hissedilir. Kezâlik, insanın da isti‘dâdına bakılırsa, vazîfe-i fıtriyesinin ubûdiyet olduğu anlaşıldığı gibi; rûhânî ulviyetine ve ebediyete olan derece-i iştiyâkına da dikkat edilirse anlaşılır ki, en evvel insan, bu âlemden daha latîf bir âlemde yaratılmış da techîzât almak üzere muvakkaten bu âleme gönderilmiş olduğu anlaşılır.

Ve kezâ insan, hilkat semeresi olduğundan anlaşılır ki, insanlardan bir çekirdek var ki, Cenâb-ı Hakk şecere-i hilkati o çekirdekten inbât etmiştir. O çekirdek de ancak ve ancak bütün ehl-i kemâlin, belki nev‘-i beşerin nısfının ittifâkıyla nûr-u seyyidü’l-en‘âm Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Siyah ve beyaz nakışlarla nakışlı bir imâme ile küre-i arzın kafasını saran semâvât ve arzın nâzım ve Hâlik’ı olan Allâh’ın ulûhiyetine lâyık mıdır ki, âlemin bazı safahâtını miskîn bir mümküne tevdî‘ ve tefvîz etsin? Arşın sâhibinden mâadâ, Arş’ın altındaki şeylere bizzât tasarruf eden imkân dâiresi içinde bir kimse var mıdır? Hâşâ ve kellâ

178

Çünki o kudret kısa ve kāsır olmayıp muhît bir kudret olduğundan, açık bir delik kalmamıştır ki gayr müdâhale etsin. Maahâzâ, ceberûtiyet ve istiklâliyetin izzeti ve kendini sevdirmek ve tanıttırmak muhabbeti gayra müsâade etmiyor ki, arada ibâdullâhın enzârını kendine celb eden ismî bir vâsıta bulunsun.

Maahâzâ küll ile cüz’de, nev‘ ile ferdde yapılan tasarrufât, birbirinin içinde mütedâhil ve yekdiğerine mütesânid olduğundan, o tasarrufları ayrı ayrı fâillere vermek mümkün değildir. Meselâ âlemin nizâm ve intizâmında ve tasarrufunda arzın tedbîri dâhildir. Arzın tedbîri içinde insanın da tedbîri dâhildir. Ve aynı zamanda bu tasarrufât yapılırken başka nev‘lerin de şuûnâtına bakılır. Ve hüceyrât-ı bedeniye ile zerrât dahi yaratılıyor. Ve hâkezâ, bütün bu tasarrufât, bütün safahât aynı kudretle yapılır. Nasıl ki şemsin nûrundan katrelere ve kabarcıklara varıncaya kadar hiç bir şey hâriç kalmadan bütün eşyâ o nûr ile tenevvür ediyor.

Öyle de bütün tasarrufât, kudret-i ezeliyeye âittir. Başka bir şeyin müdâhalesi yoktur. Küreden zerreye varıncaya kadar hiç bir şey o kudretin tasarrufundan hâriç değildir.

Hulâsa: Arının dimağını ve mikrobun gözünü tanzîm eden zât, senin ef‘âl ve a‘mâlini mühmel bırakmaz. Başıboş etmez. Hesabsız, kitapsız bırakmayarak İmâm-ı Mübîn’de Hâşiyeyazmış. Ona göre senin muhâseben olacaktır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Her bir masnû‘da, her bir zerrede görünen tasarruf-u mutlakın, kudret-i muhîtanın ve hikmet-i basîrenin delâlet ve şehâdetleriyle sâbittir ki, bütün eşyânın Sâni‘i vâhiddir. Şerîki yoktur. Ne kudretinde inkısâm var, ne iktidâr ve ihtiyârında tecezzî vardır. Binâenaleyh Sâni‘ ancak Vâcibü’l-Vücûd olacaktır. Kader mîzânıyla yürüyen kudretine bir nihâyet yoktur.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Sinek, örümcek, pire gibi küçük hayvanlar fîl, deve, câmûs gibi hayvanlardan daha zeki, hilkatçe daha güzel, san‘atça daha tam oldukları hâlde; küçüklerin ömrü kısa, büyüklerinki uzun; küçüklerin zâhiren menfaatleri yok, büyüklerinki var. İşte bu hâl hilkat-i eşyâda Sâni‘ine külfet olmadığına ve her şeyin vücûda gelmesi ancak كُنْ emriyle olduğuna bâhir bir burhândır. یَفْعَلُ اللّٰهُ مَا یَشَٓاءُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ

179

İ‘lem eyyühe’l-azîz وَاللّٰهُ مِنْ وَرَٓائِهِمْ مُحٖیطٌ âyet-i kerîmesi, Allâh bütün eşyâyı ilmiyle, irâdesiyle, kudretiyle ve sâir sıfâtıyla muhîttir. Ve dâire-i ihâtasından hâriç bir şey yoktur. Fakat insan, cüz’î ve kısa zihniyle Allâh’ın azametine ve şemsin etrafındaki seyyârâtı tedvîr ettiğine bakarken, meselâ arı gibi küçük hayvanlarla iştigāl etmesini uzak görüyor. Çünki Vâcibü’l-Vücûd’u mümkine kıyâs ediyor. Hâlbuki bu kıyâsa göre küçük hayvanlara bir zulüm olur. Çünki onlar da وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ kaziyesince Hâliklarını tesbîh etmekle Allah’dan mâadâ kimseyi Rab tanımıyorlar. Binâenaleyh, büyüğün küçüğe tekebbür etmeye hakkı yoktur.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Umûmî olan bir in‘âm ile inâyet-i şahsiye arasında münâfât yoktur. Meselâ bir ziyafete yapılan umûmî bir da‘vet altında şahıslar da da‘vet edilmiş olur. Yani bu ziyâfet umûmî olduğundan da‘vet umûmiyette kalır, şahıslar nazara alınmıyor, denilemez.

Binâenaleyh Allâh’ın ni‘metleri vakıf malı veya nehir suyu gibi umûmî olup in‘âmında şahıslar kasdedilmemiş değildir. Ancak o umûmiyette hususiyet de maksûddur. Binâenaleyh eşhâs o umûmî in‘âmda kasdedilmediklerinden, o ni‘metlere karşı şükretmekle mükellef olmadıklarına zehâb etmek hatâdır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Yarın seni zillet ve sefâletlere ma‘rûz bırakmakla terk edecek olan dünyanın sefâhetini bugün kemâl-i izzet ve şerefle terk edersen, pek azîz ve yüksek olursun. Çünki o seni terk etmeden evvel sen onu terk edersen, hayrını alır, şerrinden kurtulursun. Fakat vaz‘iyet ma‘kûse olursa, kaziye de ma‘kûse olur.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Fısk çamuruyla mülevves olan medeniyet, insanları da o çamurla telvîs ediyor. Ezcümle, riyâyı şân ve şeref ile tesmiye etmiş, insanları da o pis ahlâka sevk ediyor. Hakîkaten insanlar o riyâya öyle alışmışlar ki, şahıslara yaptıkları gibi, milletlere de alkışçı yapmışlardır. Bu yüzden şahsî hayatlar hamiyet-i câhiliye ünvânı altında unsurî hayatlara fedâ edilmektedir.

180

İ‘lem eyyühe’l-azîz Nübüvvet-i Ahmediyeyi asm isbat eden delîllerden biri de tevhîddir. Evet, merâtibiyle tevhîdin bayrağını kâinâtın en üst tepesi üstünde dikmiş olan; ve enzâr-ı âleme karşı makamlarıyla beraber tevhîde dellâllık eden; ve enbiyânın mücmel bıraktıkları hakāiki tafsîlâtıyla beyân eden ve açıklayan, ancak ve ancak Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Binâenaleyh tevhîdin hakîkati ve kuvveti nisbetinde nübüvvet-i Ahmediye asm hak ve hakîkattir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Sath-ı âlemde kurulan şu sergi-yi İlâhîde teşhîr edilen tezyînâta, kemâlâta ve güzel manzaralara ve rubûbiyetin haşmetiyle ulûhiyetin azametine bir müşâhid, bir mütenezzih, bir mütehayyir, bir mütefekkir lâzımdır ki, o güzellikleri görsün, o manzaralar arasında tenezzüh etsin. O hârika nakışlara, ziynetlere tefekkür ile hayrân olsun. Sonra o sergiden Sâni‘inin celâline, mâlikinin iktidâr ve kemâline intikāl ile onun azametine secde-i hayret etsin. Bu vazîfeyi îfâ edecek, insandır. Çünki insan, gerçi câhil, zulmetli bir şeydir. Ama öyle bir isti‘dâdı vardır ki, âleme bir enmûzec ve bir numûne olmaya liyâkati vardır.

Hem o insanda öyle bir emânet vedîa bırakılmıştır ki, onun ile gizli defineyi bulur, açar. Hem o insandaki kuvvetler tahdîd edilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Buna binâen küllî bir nevi‘ şuûr sâhibi olur ki, Sultân-ı Ezel’in azamet ve haşmetinin şa‘şaasını idrâk eder.

Evet, ma‘şûkun hüsnü, âşıkın nazarını istilzâm ettiği gibi, Nakkāş-ı Ezelî’nin rubûbiyeti de insanın nazarını iktizâ eder ki, hayret ve tefekkür ile takdîr ve tahsînlerde bulunsun. Evet, gül ve çiçeklerin yüzlerini güzelleştiren zât, nasıl o güzel yüzlere arılardan, bülbüllerden istihsân edici âşıkları îcâd etmesin? Ve güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği yaratan, elbette o güzelliğe müştâkları da yaratır.

Kezâlik, bu âlemi bu kadar ziynetler ile, nakışlar ile tezyîn eden Mâlikü’l-Mülk, elbette ve elbette o hârika ve antika mu‘cizeleri, manzaraları, ziynetleri seyircilerden, müşâhidlerden, âşık ve müştâklardan, ârif dellâllardan hâlî bırakmayacaktır. İşte câmiiyeti dolayısıyla insân-ı kâmil, halk-ı eflâke ille-i gaye olduğu gibi, halk-ı kâinâta da semere ve netice olmuştur.

181

İ‘lem eyyühe’l-azîz Eşyâ arasındaki tevâfuk, Sâni‘in Vâhid-i Ehad olduğuna şehâdet eder. Meselâ hayvanların, bilhassa insanların esas a‘zâlarındaki tevâfuk, bilhassa çift a‘zâlarındaki temâsül, Hâlik’ın vahdetine burhân olduğu gibi; keyfiyetlerdeki ve şekillerdeki tehâlüf de Hâlik’ın ihtiyâr ve hikmetine delâlet eder.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Mahlûkātın en zâlimi insandır. İnsan kendi nefsine olan şiddet-i muhabbetinden dolayı kendisine hizmeti ve menfaati olan şeyleri hem sever, hem onlara kıymet verir. Semeresinden istifâde gördüğü şeylere abd ve köle olur. Aks-i hâlde ne sever ve ne de kıymet verir.

Ve kezâ, hayâtın îcâdında ille-i gāiyenin yalnız hayat olduğunu bilir. Cenâb-ı Hakk’ın îcâd ettiği hayylarda hedef ittihâz ettiği binlerle hikmetlerden haberi yoktur. Acaba imkân ve ihtimâlden hâriç midir ki, âlemde görünen şu eşyâ-yı hârika daha garîb, daha hârika ve daha mu‘cize melekûtî, berzahî, misâlî şeylere bazı numûne ve bazı esaslar olmasın?

İ‘lem eyyühe’l-azîz Cenâb-ı Hakk, kâinâtı teşkîl eden zerrâtı şerîat-ı fıtriyesine musahhar ve mutî‘ ve evâmir-i tekvîniyesine de münkād ve mümessil kılmıştır. Bir arı, كُنْ emrine imtisâlen matlûb şekle girdiği gibi, herhangi bir hayvan da aynı emre imtisâlen, irâde edilen vaz‘iyetlere girer.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Şems, kamer, yıldızlar ve arz gibi ecrâmı kabzasında tutan kudret, o ecrâmı öyle bir suhûletle tanzîm etmiştir ki, dağılan tesbîh tanelerini ipe dizen adam gibi, ne bir acz görmüştür ve ne de başkasının yardımına ihtiyâç olmuştur.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Bir katre su bir deniz suyu ile müttehiddir. Çünki ikisi de sudur. Nehir suyu ile de müttehiddir. Çünki ikisinin de menşe’leri semâdır. Ve kezâ bir küçük balık, balina balığıyla müttehiddir. Çünki ünvânları birdir.

182

Kezâlik, esmâ-yı İlâhiyeden bir hüceyreye veya bir mikroba tecellî eden bir isim, kâinâtı ihâta eden isim ile müttehiddir. Çünki müsemmâları birdir.

Meselâ bütün kâinâta taalluk ve tecellî eden Alîm ismi ile bir zerreye taalluk eden Hâlık ismi, müsemmâda müttehiddirler. Hurmâ ağacına taalluk eden Musavvir ismiyle de, semeresine taalluk ve tecellî eden Münşî ismi müsemmâda müttehiddirler. Zâten en büyük şeye tecellî eden isim ile en küçük bir şeye tecellî etmemesi muhâldir.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Mümkün ünvânı altındaki eşyânın vücûdunda tagayyür vardır. Yani keyfiyetleri, hâlleri değişir. Binâenaleyh mümkün olan bir şeyin dâimâ bir hâlde tevakkuf ve sükût etmekle atâlette kalması, o şeyin ahvâl ve keyfiyetleri için bir nevi‘ ademdir.

Çünki o şeyin istikbâl hâlleri ademde kalır. Yol bulup vücûda gelemezler. Adem ise, büyük bir elem ve bir şerr-i mahzdır.

Binâenaleyh fa‘âliyette lezzet olduğu gibi, ahvâl ve şuûnâtta da bir tebeddül olup, bu tahavvül ve bu tebeddülden neş’et eden teessürât ve teellümât, bir cihetten çirkin ise de birkaç cihetten de güzeldir.

Evet, bir şeyin şekillerinde vukū‘a gelen devir ve teslîm sırasında gidenler müteessir olurlar. Gelenler de memnûn olurlar. Bu sâyede hayat tasaffî eder, temizlenir. Vücûd da teceddüd eder.

183

Hidâyet-i Kur’âniyenin nesîminden

[Şemme Risâlesi]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

(اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ عَلٰی رَحْمَتِهٖ عَلَی الْعَالَمٖینَ بِرِسَالَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ مُحَمَّدٍ صَلَّی اللّٰهُ عَلَیهِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ)

İ‘lem eyyühe’l-azîz Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakāt ve envâıyla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ diye tevhîdi i‘lân ediyor. Çünki aralarındaki tesânüd böyle iktizâ ediyor.

Ve o tabakāt ile envâ‘, bütün erkânıyla لَا رَبَّ اِلَّا هُوَ diye i‘lân-ı şehâdet ediyor. Çünki aralarındaki müşâbehet böyle istiyor.

Ve o erkân, bütün a‘zâsıyla لَا مَالِكَ اِلَّا هُوَ diye şehâdetlerini i‘lân ediyor. Çünki aralarındaki temâsül böyle iktizâ eder.

Ve o a‘zâ, bütün eczâsıyla لَا مُدَبِّرَ اِلَّا هُوَ diye şehâdet eder. Çünki aralarında teâvün ve tedâhül vardır.

Ve o eczâ, bütün cüz’iyâtıyla لَا مُرَبّٖی اِلَّا هُوَ diye olan şehâdetini i‘lân eder. Çünki aralarındaki tevâfuk kalemin bir olduğuna delâlet ediyor.

O cüz’iyât, bütün hüceyrâtı ile لَا مُتَصَرِّفَ فِی الْحَقٖیقَةِ اِلَّا هُوَ diye şehâdet eder.

Ve o hüceyrât, bütün zerrâtıyla لَا نَاظِمَ اِلَّا هُوَ diye i‘lân-ı şehâdet eder. Cevâhir-i ferd arasındaki haytın bir olması, böyle iktizâ eder.

Ve o zerrât, bütün esîriyle لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ cevheresiyle i‘lân-ı tevhîd eder. Çünki esîrin besâtatı, sükûnu, intizârı, emr-i Hâlika sür‘at-i imtisâli böyle iktizâ eder.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Hiç bir insanın Cenâb-ı Hakk’a karşı hakk-ı i‘tirâzı yoktur. Şekvâ ve şikâyete de haddi yoktur. Çünki şikâyet eden ferdin hilâf-ı hevesini iktizâ eden, nizâm-ı âlemde binlerle hikmet vardır. O ferdi irzâ etmekte, o bin hikmeti gazablandırmak vardır. Bir ferdi râzı etmek için bin hikmet fedâ edilemez. وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ

184

Eğer her ferdin keyfine göre hareket edilirse, dünyanın nizâm ve intizâmı fesâda gider.

Ey müteşekkî Sen nesin? Neye binâen i‘tirâz ediyorsun? Cüz’î hevesini külliyât-ı kâinâta mühendis mi yapıyorsun? Taaffün etmiş olan zevkini ni‘metlerin derecelerine mikyâs ve mîzân mı yapıyorsun? Sen ne biliyorsun ki ni‘met zannettiğin nikmet değildir? Senin ne kıymetin var ki, sinek kanadına muvâzî olmayan hevesini tatmîn ve teskîn için felek çarklarıyla hareketten teskîn edilsin?

İ‘lem eyyühe’l-azîz Cesedin bir uzvundaki bir hüceyrede yapılan tasarruf, en evvel cesedi tasavvur etmeye mütevakkıftır. Çünki küllün nakışlarıyla, ahvâliyle cüz’ün çok alâkaları ve münâsebetleri vardır. Öyle ise, cüz’de tasarruf, Hâlik-ı Küll’ün emri altındadır.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Hevâm ve balık gibi küçük hayvanların yumurtalarını, haşerât ve nebâtâtın tohumlarını, pek büyük bir rahmetle, bir lütuf ile, bir hikmetle hıfzeden Sâni‘-i Hakîm’in hafîziyetine lâyık mıdır ki, âhirette semere veren ağaçlara çekirdek olacak a‘mâlinizi hıfzetmesin, ihmâl etsin? Hâlbuki ey insan Sen, hâmil-i emânet, halîfe-i arzsın.

Evet, her bir zîhayatta bulunan hıfzu’l-hayat hissi, vücûdun ebedî bir bekāya, ism-i Hayy-ü Hafîz-i Bâkî’nin tecellîsine incirâr edeceğine delâlet eder.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Bir incir tohumunu tavırdan tavıra hıfzeden ve devirden devire himâye eden, inhilâlden vikāye eden ve o tohumda incir ağacının teşkîlâtına lâzım olan esasları kemâl-i ihtimâm ile muhâfaza eden, elbette ve elbette halîfe-i arz ünvânını alan nev‘-i beşerin a‘mâlini ihmâl etmez, hıfzeder.

İ‘lem eyyühe’l-azîz Lafızların tebeddülüyle ma‘nâ tebeddül etmez, bâkî kalır. Kabuk parçalanır, lüb bâkî ve sağlam kalır. Libâs yırtılır, cesedi sağlam, bâkî kalır. Cesed ölür, dağılır, rûh bâkî kalır. Cisim ihtiyârlanır,

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç