Son Cevaplanan Sorular

5.338

Risaleleri Yazarken Tefekkür İle İlim Tahsili Birbirinden Nasıl Ayrılır?

Tefekkür etmek, fikretmek, düşünmek ve mana üzerinde derinleşmektir. Risaleleri yazarken içindeki iman hakikatlerini anlamaya çalışmak, o hakikatler üzerinde durup zihni ve kalbi çalıştırmak bir tefekkür ibadetidir. Çünkü burada maksat sadece okumak değil, manaya nüfuz etmektir. Kalemle ilmi tahsil etmek ise risalelerdeki iman ve Kur'an hakikatlerini öğrenmek, kaydetmek ve elde etmektir. Bu, bilginin kazanılması safhasıdır. Tefekkürde anlamaya çalışma ve derinleşme varken, ilim tahsilinde o bilgiyi doğrudan elde etme, tabir-i caizse ilmi cebine koyma hali vardır. İlim tahsil etmenin çeşitli yolları vardır. Bunlar ise okumak, yazmak, ezberlemek, doğrudan hocadan ders almak, soru sormak gibi. Bunların hepsi bilginin kazanılmasına hizmet eder. Tefekkür ise elde edilen bu ilimleri zihinde tartmak, kalpte yoğurmak ve manasını kavramaya çalışmaktır. Netice olarak ilim, tahsili biriktirmektir, tefekkür ise biriktirilen o ilmi diriltmek, derinleştirmek ve hakikate dönüştürmektir. Biri temelleri atar, diğeri o temelin üzerine mana sarayını inşa eder. Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurmaktadır:Kalemle ilmi tahsil: نٓ وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ Mademki hakîkat ilmi tedris edilmiyor, elbette mahfi hikmetlere binaen mahdut insanların eline geçen, kulağına giren bu nevi derslerin ciddi tahsili için, bilhassa okuması, yazması olanların bizzat yazmak suretiyle bu neticeyi bulacaklarına şüphe edilmemelidir. Bir şeyi yazmak, onu okumak, anlamak, sonra başka kağıda nakletmektir ki, bu tarzla matlup istifadenin temin edileceği muhakkaktır.1Kalemle ilim tahsil etmek, Allah'ın Kalem suresinin başında kaleme ve satır satır yazdıklarına yemin ederek bu hakikate bir yönüyle mazhar olmaktır. Yani insan, yazarak öğrenir ve öğrendiğini daha sağlam hale getirir. Günümüzde hakikat ilmi her yerde derinliğiyle anlatılmadığı için, bu dersleri gerçekten anlamak isteyen birinin bizzat yazarak çalışması çok önemlidir. Çünkü yazmak, ilmi hem satırlarda yani defterde, hem de sadırlarda yani kalpte ve zihinde korumanın en güvenli yollarından biridir. İnsan yazarken daha dikkatli olur ve göz, zihin, el birlikte çalışır. Sadece okumak bazen yüzeysel kalabilir, fakat yazmak konuyu daha iyi anlamayı ve kalıcı hâle getirmeyi sağlar. Ayrıca kişi yazarken anlamadığı yerleri fark eder ve eksiklerini görür. Böylece bilgi sadece gazete gibi okunmuş olmaz, gerçekten sahiplenilmiş olur. Kısacası okumak bilgiyle tanışmaksa, yazmak o bilgiyi içselleştirip zihne ve kalbe yerleştirmektir. Ahmed Hüsrev Altınbaşak Hazretleri tam da bu konuyla alakalı olarak bilmana şöyle dermiş: Kardeşlerim! Siz yazı yazarken o hakikatleri kâğıda değil kalbinize yazıyorsunuz."Ayrıca BakınızRİSALELERDEKİ TEFEKKÜRRİSALELERİ YAZARKEN TEFEKKÜRÜ NASIL YAPACAĞIZBEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN TEFEKKÜR ÜZERİNDE DURMASIKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 272.

5.011

Allah'ın Varlıkları "Mualecesiz ve Mübaşeretsiz" Yaratması Ne Demektir?

"Muâlece" kelimesi sözlükte, bir hususta çalışıp çabalama manasında kullanılır. "Mübâşeret" ise temas etme, manasına gelir.Bu iki kelime, Risale-i Nur'da genelde beraber kullanılarak Allah'ın varlıkları “muâlecesiz ve mübâşeretsiz” yaratması; yani kolaylıkla, süratle, aşamasız, perdesiz yaratması manalara gelir. Diğer bir tabirle varlıkların ânî; bir anda, sebepsiz, engelsiz, aşamasız bir şekilde yaratılmayı ifade eder. Bu iki ıstılaha Bediüzzaman Hazretleri şu cümle ile dikkatimizi çekmektedir:...Kādir-i Mutlak, o derece suhûlet ve sür'atle ve muâlecesiz ve mübâşeretsiz eşyâyı halk eder ki, yalnız sırf bir emir ile îcâd eder gibi görünüyor, fehmediliyor.1Kur'ân-ı Kerîm'de de bu gerçeğe işaret eden şu iki ayet zikredilmektedir:Bir şeyi(n olmasını) dilediği zaman, O'nun emri, ona sâdece “Ol!” demektir; (o da) hemen oluverir.2Kıyâmetin kopması ise ancak bir göz açıp kapama gibidir.3Şöyle bir örnek üzerinden konuyu izah edelim: Dünyamızda sayısını bilemeyeceğimiz kadar hayat sahibi canlı var. Bunların hayat kesitlerinden sadece 1 dakikasını düşünelim. Bir kısmı yeni dünyaya gelirken bir kısmı vazifesini bitirip gitmektedir. Hayatı devam edenlerin de rızıklandırılması, ihtiyaçlarının tedarik edilmesi, irtibatta olduğu diğer canlı-cansızlarla temaslarının sağlanması gibi birçok iş, gayet kolay ve bir anda, sıra beklemeksizin, masrafsızca halledilir.Sanki büyük bir ordudaki on binlerce askerin tek bir komutan tarafından, tek bir emirle düzene sokulması ve idare edilmesi kadar rahat ve kolaydır. O askerler komutu aldıkları anda sıra beklemeksizin, önlerine arkalarına bakmaksızın, anında ve kolaylıkla o emre itaat ederler. Risale-i Nur'dan diğer bir cümle ile izahımıza devam edelim:Sâni'-i Kadîr külfetsiz, muâlecesiz, sür'atle, suhûletle her şeyi, o şeye lâyık bir sûrette halk eder. Külliyâtı, cüz'iyât kadar kolay îcâd eder. Cüz'iyâtı, külliyât kadar san'atlı halk eder.4Sanatlı ve gücü her şeye yeten Allah, yarattıkları gibi çalışıp çabalama olmadan, zaman ve mekân kayıtlarına girmeden, hızlıca ve kolaylıkla her şeyi, o şeyin ihtiyacı ne ise ona lâyık bir şekilde yaratır. Bu kolaylık, sadece Rabbimize ait öyle bir kolaylıktır ki yüz binler de binler de bir de birdir. Yaratılmaları, kudret noktasında birbirine eşittir.Meselâ, istatistiklere göre 1 saatte dünyaya gelen insan sayısı ortalama 15.000; vefat eden sayısı da 8.000 ile 10.000 arasında değişmektedir. Şimdi bu rakamları dakikalara, saniyelere bölecek olsak; üstüne bir de hayvan ve bitki türlerini dâhil etsek, kısa bir zamanda ne kadar çok ve geniş çaplı bir faaliyetin olduğunu daha iyi anlamış olacağız. İşte “muâlecesiz ve mübâşeretsiz yaratma” sıfatları tam da burada devreye girmektedir. Çünkü bizim kanunlarımıza göre bu derece çok ve geniş bir faaliyet, kısa bir zamanda ve kolaylıkla yapılamaz.Bizler yapılacakları; zor, kolay ya da öncelikli, az öncelikli gibi bir derecelendirmeye tabi tutmamız gerekir ki kaos çıkmasın, işler tamamlansın. Fakat hiçbir şekilde yarattıklarına benzemeyen Cenab-ı Hakk, tüm sıfatları gibi kudreti de zatına mahsus olduğu için; hâdis, yani sonradan olmadığı için; başka bir şeyin olmasına bağlı olmadığı için; yaratacaklarını sayısı, şekli, yeri, zamanı ne olursa olsun, kolaylıkla, hızla ve aşamasız olarak her şeyi bir şey kolaylığında yaratır.Cenab-ı Hakk'ın varlıklar ile teması sadece yaratmaktır. Bir çiçeği bahara nispeten daha kolay yaratır, baharı cennete kıyasla daha kolay yaratır, cenneti yaratması ise biraz zordur denilemez. Kudretine nispetle her şey aynı kolaylıktadır. Var olan her şey, O'nun emrine karşı tam bir itaatle ve tek bir “Ol!” emriyle vücuda gelir.Ayrıca BakınızKUDRETİN YARATMASINDAKİ KOLAYLIKTEK BİR YARATICININ HER ŞEYİ BİR ANDA İDARE ETMESİALLAH TEALA HERŞEYİ BİR ANDA NASIL YÖNETİYORALLAH KOCA KAİNATI TEK BAŞIYLA NASIL İDARE EDİYORALLAH'IN KUDRETİNİN NİHAYETSİZLİĞİKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 37.Yâsîn, 36/82Nahl, 16/77Bediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 38.

4.813

Pahalı ve Lüks Kıyafetlerden Satın Almak Dinen Caiz midir? İsraf Sayılır mı?

Dinimiz, insanın temiz, düzenli ve güzel giyinmesini teşvik eder; ancak bunu yaparken israf, gösteriş ve kibirden uzak durmayı temel ölçü olarak belirler. Bu nedenle bir kıyafetin pahalı olması tek başına yanlış kabul edilmez. Asıl önemli olan, o kıyafetin hangi niyetle alındığı ve kişinin hayatındaki dengeyi bozup bozmadığıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de bu konuda şöyle genel bir ölçü verilmiştir:Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.1Âyet, sadece yeme içme değil, bütün harcamalarda ölçülü olmayı emreder. Müfessirler, bu ayetin giyim dâhil tüm tüketim alanlarını kapsadığını ifade ederler.2İnsan her türlü hâlinde ölçüyü korumalıdır; çok fazla alınıp yıllarca dolapta duran elbise ve ayakkabılar israf sınıfına girer. Güzel, kaliteli ürünlerin alınması elbette israf değildir; fakat buradaki ölçü, kıyafete verdiğimiz para bizi yapacağımız hayırlardan alıkoyacak seviyedeyse ve diğer insanlara karşı büyüklenmeye sevk ediyorsa, bu bizim için bir güzellik değil günah olur. Nitekim Peygamber Efendimizin (sav) hadisleri de bu dengeyi net olarak şöyle ortaya koymaktadır:İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Kalbinde zerre miktar kibir bulunan kimse asla cennete girmeyecektir!" buyurmuştu. Bir adam: "Kişi elbisesinin güzel olmasını, ayakkabısının güzel olmasını sever!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da: "Allah Teâla hazretleri güzeldir, güzelliği sever! Kibir ise hakkın ibtali, insanların tahkiridir" buyurdular."3Harcamalarda ölçünün korunmasını buyuran Peygamberimizin (sav) başka bir hadisi ise şöyledir:Yiyin, için, giyinin ve tasadduk edin. Fakat israf ve kibirden sakının.4Ayrıca kibirle giyinmenin tehlikesine dikkat çeken şu hadis de niyetin önemini ortaya koyar:Kim kibirlenerek elbisesini yerde sürürse Allah kıyamet günü ona rahmet nazarıyla bakmaz.5İslâm âlimleri de bu ayet ve hadisleri esas alarak ortak bir hükme varmışlardır. İmam Nevevî, İmam Gazâlî ve İbn Âbidîn gibi âlimler, imkânı olan kimsenin güzel giyinmesinin mubah olduğunu; fakat bunun gösterişe dönüşmesi hâlinde mekruh veya haram olabileceğini belirtirler.6 Yani İslâm'da ölçü, fiyat değil; niyet, ihtiyaç ve dengedir.Sonuç olarak; dinimizce lüks sayılabilecek kıyafetler giymek tek başına israf değildir. Kişi imkânı ölçüsünde, kibir ve gösterişten uzak bir niyetle giyinirse bu güzeldir. Ancak ihtiyaç dışı savurganlık ve üstünlük taslama amacı devreye girerse bu davranış israf ve ahlâkî bir kusur hâline gelir. Dinimizin öğrettiği denge, nimeti inkâr etmeden ama ölçüyü de kaybetmeden yaşamaktır.Ayrıca BakınızCÖMERTLİK VE İSRAF ARASINDAKİ DENGEİKTİSAD, KANAAT, İSRAF, CİMRİLİK VE TEBZİRİSRAF SEFÂHETİN, SEFÂHET SEFÂLETİN KAPISIDIRKaynakçalarA'râf 7/31İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'ânMüslim, İman 147; Ebu Dâvud, Edeb 29. (4091); Tirmizi, Birr 61, (1999)Nesâî, Zekât, 66; İbn Mâce, Libâs, 23Buhârî, Libâs, 5; Müslim, Libâs, 42Riyâzü's-Sâlihîn, İhyâ-u Ulûmi'd-Din, Reddü'l-Muhtâr