Son Cevaplanan Sorular

4.416

Rüyanın Dinimizdeki Yeri ve Önemi

Sözlükte “görmek” anlamındaki rü'yet kökünden türeyen rü'yâ kelimesi uyku sırasında zihinde beliren görüntülerin bütününü (düş) ifade eder. Sözlük anlamı aynı olan hulm (çoğulu ahlâm) ise daha çok korkunç düşler için kullanılır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:Rüya Allah'tan, hulm ise şeytandandır.1Rüyaların rahmani olanına “rü'ya-yı sadıka, saliha, hasene”; şeytani olanına “hulm” denilir. Başka bir Hadis-i Şeriflerinde Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:Rüya üç kısımdır: Birincisi sâlih rüya olup Allah'tan bir müjdedir; ikincisi şeytanın verdiği korku, (vesvese) ve hüzündür; üçüncüsü de kişinin kendi kendine konuştuğu şeylerdir. Kim rüyasında hoşlanmadığı bir şey görürse, onu başkalarına anlatmasın; hemen kalkıp namaz kılsın.2Resul-i Ekrem'e (sav) ilk vahiy salih rüya şeklinde gelmiş, altı ay müddetle vahiy bu şekilde devam etmiştir. Bir hadiste yirmi üç yıllık vahiy müddeti içerisindeki bu altı aylık zaman dilimi kastedilerek, “Müminin sâdık rüyası nübüvvetin kırk altıda biridir” buyurulmuştur. 3 Başka bir Hadis-i şeriflerinde Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:“Nübüvetten yalnız müjdeciler kalmıştır.” Oradakiler “Ya Resulellah! Müjdeciler nelerdir?” diye sorduklarında “Salih rüyalardır.” buyurdu.4Bu Hadis-i şerif, Peygamberliğin tamamlandığını ve artık yeni bir vahiy gelmeyeceğini açıkça bildirir. Vahiy bitmiş olsa da, müminler için bir teselli ve manevi işaret olarak salih rüyaların devam ettiğini ifade eder.Sonuç olarak rüya; İslam inancında bütünüyle reddedilen ya da bütünüyle bağlayıcı kabul edilen bir hadise değildir. Peygamber Efendimizin (s.a.v) beyanları doğrultusunda rüyaların kaynağına göre değerlendirilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Rahmanî olan salih rüyalar mümin için bir müjde, bir teselli ve manevi bir işaret mahiyetindedir. Ancak bunlar vahiy değildir ve dinî hüküm kaynağı olarak kabul edilemez.Şeytanî rüyalar ise, şeytanın aldatma, vesvese ve korkutmalarıyla meydana gelen karışık hayaller, düşler ve telkinlerdir. Bunların anlatılması ve yorumlanması tavsiye edilmemiştir. Kişinin kendi iç dünyasından kaynaklanan rüyalar da günlük yaşantının bir yansımasıdır.Ayrıca BakınızVefat Eden Yakınlarımızla Rüyada Nasıl GörüşebilirizEzanı Rüyasında Gören SahabelerKaynakçalarBuhârî, “Taʿbîr”, 3, 4, 10, 14; Müslim, “Rüʾyâ”, 2; Tirmizî, “Rüʾyâ”, 5.Buhârî, Ta'bîr, 26; Müslim, Rüyâ, 6 Buhârî, “Taʿbîr”, 5; İbn Mâce, “Taʿbîr”, 1; Tirmizî, “Rüʾyâ”, 2-3.Buhari, Tabir, 5; Muvatta, Rüya, 3

5.463

Kur’ân Tek Olduğu Halde Meallerin ve Tarikatların Farklılığı Nedendir?

Hak olan mezhepler ve tarikatlar, çok da olsalar, hepsi bir tek caddede gitmektedirler. O da Hz. Muhammed'in (asm) cadde-i kübrasıdır. Sâdî-i Şirazî; Bütün ehl-i hakikat “Allah'a giden o caddeden başka bütün yollar kapalıdır” demişler. Hak mezhepler ve tarikatlar ise, o caddede birer şerit hükmündedir. İnsanlar kendi mizaçlarına ve yaşama şartlarına göre kendilerine uygun bir şeritte gitmeyi tercih etmektedirler. Şeritler farklı farklı olsa da yol birdir, hedef aynıdır; O da Cenab-ı Hakk'ın rızasını kazanmaktır.Risale-i Nur'un ictihad Risalesi'nde Hak bir olduğu halde 4 mezhebin bir çok farklı hükümleri olmasının hikmeti nedir? Sualine Bediüzzaman Hazretleri şöyle cevap vermektedir:Bir su, beş muhtelif mizâçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır. Şöyle ki: Birisine hastalığının mizâcına göre su ilaçtır, tıbben vâcibdir. Diğer birisine hastalığı için zehir gibi muzırdır, tıbben ona haramdır. Diğer birisine az zarar verir, tıbben ona mekrûhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir, tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattir; âfiyetle içsin, tıbben ona mübâhtır. İşte hak burada taaddüd etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: “Su yalnız ilaçtır. Yalnız vâcibdir. Başka hükmü yoktur.” İşte bunun gibi, ahkâm-ı İlâhiye, mezheblere hikmet-i İlâhiyenin sevkiyle ittibâ' edenlere göre değişir. Hem hak olarak değişir ve her birisi de hak olur, maslahat olur. 1Su örneğiyle anlatılan hakikat kısaca şöyledir: Aynı su, farklı hastaların bünyelerine göre kimi zaman zorunlu bir ilaç, kimi zaman zararlı bir zehir, kimi zaman hafif zararlı (mekrûh), kimi zaman faydalı (sünnet), kimi zaman da nötr (mübâh) olabilir. Yani hüküm, muhatabın durumuna göre değişir. Bunun gibi İlâhî hükümler de insanların hâl, ihtiyaç ve maslahatlarına göre mezhepler içinde farklılık gösterir; her bir hüküm kendi muhatabı için haktır ve faydalıdır.Bir Çok Tarikat Ve Farklı Mealler Olmasının Nedenleri1) Her insanın yaratılışı, karakteri ve anlama biçimi farklıdır; Allah bu çeşitliliğe uygun olarak birçok yol açmıştır.2) Tarikat, dinin çizgisi içinde kalbi eğiten özel bir okuldur. Zikir ve usûl değişir ama hedef ortaktır: Allah'ı tanımak ve sevmek.3) “Hak yollar çeşit çeşittir; maksat tektir.” Yollar ayrı görünse de hepsi "tevhidde" birleşir.4) Kur'ân sonsuz mânâlar taşır. Meali hazırlayan âlim kendi ilmi ve üslûbuna göre tercüme eder; bu nedenle meallerin farklılığı birbirini tamamlar.5) Meal tefsir değildir; Arapça'nın bütün inceliklerini tam yansıtamaz. Farklılıklar, Kur'ân'ın zenginliğini gösterir.6) İnanç esaslarında birlik farzdır; tarikat ve meal çeşitliliği ise dinin müsaade ettiği bir rahmettir.7) Ortak zemin Kur'ân, Sünnet ve Ehl-i Sünnet akîdesine bağlılıktır. Farklı yollar bu birliği güçlendirmeli, ayrılığa yol açmamalıdır.KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 160.

59.067

On Sekiz Bin Âlem Tabirinin Manası ve Kaynağı Nedir?

Âlem, “alâmet ve nişan koymak” mânasındaki alm veya “bilmek” anlamındaki ilm kökünden türetilmiş olup yaratıcısının varlığına alâmet teşkil eden, onun mevcudiyetinin bilinmesini sağlayan demektir. İnsanlar, cinler ve melekler gibi akıl sahibi varlıkları ifade etmek için âlemûn-âlemîn, diğer varlıkları belirtmek için de avâlim şeklinde çoğulu kullanılır. Birinci şekliyle canlı cansız bütün varlıkları anlatması da mümkündür. Hz. Ali'ye nispet edilen ve insanın tek başına bütün âlemleri temsil ettiğini benimseyen görüşe dayanılarak âlem kelimesinin bazen sadece insan için kullanıldığı da olmuştur. Genel kullanımda âlem teriminin kapsamlı tarifi maddî veya mânevî olan varlıkların hepsini içine alır: tabiat âlemi, ruh âlemi, akıl âlemi, melekler âlemi, edebiyat âlemi, İslâm âlemi gibi.1İbn Kesir âlem ile ilgili şöyle demektedir: Âlem; mümkün olan şeylerin tam bir toplamıdır, dolayısıyla sebebi kendisi değildir. Bilakis zorunlu, ezeli olan ve varlığının sebebi de kendisi olan bir cevherdir.2Tasavvuf yönünden ise ilk sûfîler özellikle tasavvufu tarif ederken âlem, kevn ve halk kelimelerini kullanmışlar ve bunlara dünya ve âhiret manası vermişlerdir. Ebû Amr ed-Dımaşkī tasavvufu “âleme eksik gözle bakmak ve hatta ona karşı gözü kapamaktır” şeklinde, Şiblî de sûfîyi “halktan (âlem) ilgisini kesen ve Hakk'a eren kişi” diye tarif etmişlerdir.3 Mutasavvıflara göre âlem son derece geniştir. Allah'ın öyle yaratıkları vardır ki yeryüzünden ve burada insanların yaşamakta olduklarından bile haberleri yoktur. Tasavvufî eserlerde bu genişliği ifade etmek için 18.000 veya 360.000 âlemin mevcut olduğundan bahsedilmiştir.4Âlem kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de, gerek kâinatı gerekse özel olarak insanlar topluluğunu ifade etmek amacıyla ve hepsi de “âlemîn” şeklinde çoğul olmak üzere yetmiş üç âyette geçmektedir. Bunların kırk ikisinde “Rabbü'l-âlemîn” terkibiyle zikredilerek Allah Teâlâ'nın canlı cansız bütün varlıkların İlâhı olduğu vurgulanmıştır. Bunun yanında gelmiş geçmiş bütün insan türü anlamında kullanıldığına şu âyet işaret etmektedir:Şânım hakkı için, eğer Rabbinden (size) bir yardım (bir zafer) gelirse, (onlar)mutlaka: “Şübhesiz biz sizinle berâberdik!” diyeceklerdir. Hâlbuki Allah, âlemlerin sînelerinde bulunanları en iyi bilen değil midir?5Yine başka bir âyette âlem, Peygamber Efendimiz (sav) için kullanılmıştır ve şöyle geçmektedir:(Ey Resûlüm!) (Biz) seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.6Bu âyette Sevgili Peygamberimiz (sav) için kullanılan “âlemlere rahmet” tabirindeki “âlemîn” kelimesiyle bütün yaratıkların kastedildiği yolunda genel bir kanaat vardır.Hadislerde ise âlem kelimesi “bütün insanlar, müminler” manasında ve ayrıca “Rabbü'l-âlemîn” şeklinde hadislerde de geçmektedir.7Klasik tasavvufi edebiyatımızda sıkça geçen 18 bin âlem tabirlerinden kasıt; 18 bin âlem çokluk arz eden her durum için kullanılan bir tabirdir. Nitekim âlem (çokluğu avâlim), dünya, cihan, evren anlamının yanında mecazi olarak insan gönlü, insan tabiatı, insan görüş ve düşüncesi, var olan her şeyin keyfiyeti, kemiyeti anlamı taşır. “Her insan ayrı bir âlem.” derken insanın iç dünyası; “bitkiler âlemi, hayvanlar âlemi” derken bu varlıkların kendine özgü yapıları, nizam ve çevre şartları kastedilir. Kısaca âlem, tanınmaya ve idrak edilmeye muhtaç her varlık, anlam ve haldir.8On Sekiz Sayısı Nereden Gelmektedir?On sekiz bin âlem ifadesi âyette veya hadiste geçen bir tabir değildir. Hatta İbn Kesir tefsirinde, bazı alimlerin "18 bin" âlem dediklerine yer verdikten sonra, bu tür yorumların garip olduğunu, sağlam bir delile dayanması gereğine vurgu yapılmıştır.9On sekiz sayısı ile ilgili Türk kültür medeniyetinin İslâm öncesi ve İslâm sonrası dönemlerinde birçok inanca rastlanmaktadır. Bunlardan bazılarını aktaracak olursak; “Anadolu'daki Türkmen Yörükleri arasında yaygın olan Tepegöz hikâyesinden anlaşıldığına göre, Kaf Dağı'nın on sekiz çeşit milleti varmış. Yusuf Has Hacib tarafından yazılan Kutadgu Bilig eserinde: On sekiz yaşı medeni ve örfi hukukta rüşt yaşı, gençliğin simgesidir. İnsan tabiatının on sekiz yaşında şekillendiği; insanın doğru-yanlış algısının ve irade ve sağduyunun bu yaşta oluştuğu kabul edilir. Yunus Emre'nin bir şiirinde ise şöyle geçmektedir:Aliyile urdum kılıç 'Ömer ile 'adl eyledim. On sekiz yıl Kâf tağında Hamza'yla meydandaydım.Yani Ali ile birlikte savaştım; Ömer'le birlikte adaleti yaydım, on sekiz yıl Kaf Dağı'nda kaldım; Hamza ile meydanda idim. Şiirde geçen on sekiz yıl Kaf Dağı'nda kalmak, eğitim veya çile süresi olabilir. Yine Bektaşilikte on sekiz sayısı ile ilgili olarak “Ricalü'l-gaybdan on sekiz kişi vardır ki Allah ne emrederse onu yerine getirir. Gerektiğinde kendilerinden keramet zuhur eder" şeklinde bir inanç vardır. Kırklar, yediler gibi onlar, on beşler ve “on sekizler” de terim hâline gelmiş sayılardandır. On sekiz sayısı Mevlevîlikte kutsal addedilen sayılardandır. Mevlevilikte birçok resmi adap on sekiz sayısına göre şekillenir. Mevlâna müzesinde bulunan ağaç görünümlü şamdanın on sekiz kolu vardır. Bu şamdan on sekiz dallı ağaç şeklinde algılanmış ve bir nakış motifine dönüşmüştür. Ayrıca ebcet (harflerin sayı karşılığı) hesabına göre Allah'ın “Hay” (diri, canlı) adı on sekiz sayısına eşittir.10Burada bahsedilen 18 sayısına atıflar kültürümüzde bu sayının bir yerinin olduğuna işarettir. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri şöyle demektedir.Hayvan türünün en şereflisi insandır. Hayvanlar 18 bin türdür. Her tür başka bir âlemdir. Demek ki hepsi 18 bin âlemdir. 11Hakikatte ise 18 bin âlem çokluğu ifade içindir. Gökyüzünde yüz milyonlarca galaksi var. Her bir galaksiden her biri bir yıldız veya birer âlemdir. Yeryüzündeki her bitki ve hayvan türü de birer âlemdir. Haliyle bunların sayısı on sekiz bini geçmektedir. Nitekim Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) için yaptığı tahminlere göre, dünyada 14 milyon tür bulunduğu ve bunun sadece 1,7 milyonunun bilimsel olarak tanımlandığı ve isimlendirildiği belirtilmiştir. Henüz tanımlanmayan türlerin çoğunun mikroorganizmalar ve mantarlar olduğu düşünülmektedir. Bu bağlamda baktığımızda on sekiz bin âlem ifadesi çokluktan kinaye olarak ifade edilmiştir. Bediüzzaman Hazetleri bu konuda kendisine sorulan bir soruya şöyle cevap vermektedir:Mektubunda diyorsun. رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ta'bîr ve tefsîrinde, on sekiz bin âlem demişler. O adedin hikmetini soruyorsun. Kardeşim, ben şimdi o adedin hikmetini bilmiyorum. Fakat bu kadar derim ki, Kur'ân-ı Hakîm'in cümleleri birer ma'nâya münhasır değil. Belki nev'-i beşerin umum tabakātına hitâb olduğu için, her tabakaya karşı birer ma'nâyı tazammun eden bir küllî hükmündedir. Beyân olunan ma'nâlar, o küllî kaidenin cüz'iyâtları hükmündedirler. Her bir müfessir, her bir ârif, o küllîden bir cüz'ü zikrediyor. Ya keşfine, ya deliline veyahut meşrebine istinâd edip bir ma'nâyı tercîh ediyor. İşte bunda dahi bir tâife, o adede muvâfık bir ma'nâ keşfetmiş.12Yani Kur'ân'ın ifadeleri tek bir anlama indirgenemez. Kur'ân, sadece belli bir kesime değil, insanlığın bütün seviyelerine ve anlayışlarına hitap eden evrensel bir kitaptır. Bu yüzden Kur'ân'daki bir ifade, genel ve kapsayıcı bir anlam taşır. Yani her âlim, kendi ilmine, deliline, manevî keşfine veya düşünce tarzına göre bu geniş anlamdan bir yönü öne çıkarır. Bu bağlamda “on sekiz bin âlem” ifadesi âlemlerin çokluğunu ve çeşitliliğini anlatan bir hakikatin bir yorumu olarak görülmelidir. Bazı âlimler, kendi anlayış ve keşiflerine dayanarak bu sayıya uygun bir anlam bulmuş ve bunu ifade etmişlerdir. Ancak bu, Kur'ân'daki anlamın yalnızca o sayıyla sınırlı olduğu anlamına gelmez. Burada asıl amaç Allah'ın hâkimiyetinin ve kudretinin sayısız âlemleri kuşattığını nazara vermektedir.Ben de böyle fehmederim ki: Semâvâtta binler âlem var. Yıldızların bir kısmı, her biri birer âlem olabilir. Yerde de her bir cins mahlûkāt, birer âlemdir. Hatta her bir insan dahi küçük bir âlemdir. رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ta'bîri ise, doğrudan doğruya her âlem, Cenâb-ı Hakk'ın rubûbiyetiyle idare ve terbiye ve tedbîr edilir, demektir.13Yani âlemler sadece tek bir dünya ile sınırlı değildir. Gökyüzünde sayısız âlem vardır. Yıldızların bir kısmı, kendi düzeni ve yapısı olan birer âlem sayılabilir. Aynı şekilde yeryüzünde de her bir varlık türü, yani hayvanlar, bitkiler, insanlar gibi her cins yaratılan, başlı başına birer âlemdir. Hatta her bir insan bile küçük bir âlemdir. Bu bağlamda, Allah, bütün âlemlerin Rabbidir. Yani her âlem, doğrudan doğruya Allah'ın rubûbiyeti (idaresi) altında bulunur. O, her âlemi ayrı ayrı idare eder, terbiye eder ve düzenler. Hiçbir âlem başıboş değildir. İster gökteki yıldızlar olsun, ister yeryüzündeki canlılar, isterse insanın iç dünyası olsun, hepsi Allah'ın ilmi, kudreti ve hikmetiyle yönetilmektedir.Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur'da bazı yerlerde on sekiz bin âlem ifadesini "tüm kâinat ve yaratılan her şey" manasında kullanmaktadır. Mesela:Çünkü on sekiz bin âlemin, zerreden ve zerrelerden, sineklerden tut, tâ bin def'a zemînden büyük seyyâreler ve yıldızlara kadar gāyet mükemmel bir muvâzene, bir intizâm, bir mükemmel terbiye, gāyet mükemmel bir adâlet-i kübrâyı gösteriyor.14Yani "on sekiz bin âlem" ifadesi, belirli bir sayıyı değil, atomlardan yıldızlara kadar uzanan tüm kâinatı ve yaratılmış her şeyi kapsayan geniş bir manayı ifade etmektedir. Bu ifade ile, bütün varlıklarda görülen kusursuz denge, düzen ve idare tek bir Rabbin idaresi altında bütün kâinata hâkim olduğu nazara verilmektedir.Şöyle ki: Cenâb-ı Hakk, insanı, kâinâta câmi' bir nüsha ve on sekiz bin âlemi hâvî şu büyük âlemin kitabına bir fihrist olarak yaratmıştır.15Yine metinde geçen "on sekiz bin âlem" ifadesi tüm kâinatı ve yaratılmış her şeyi kapsayan geniş bir manayı ifade etmektedir. Yani insan, kâinatta bulunan on sekiz bin âlemin (bütün âlemler) özelliklerini ve örneklerini içinde taşıyan küçük bir özet gibidir. Allah, insanı büyük kâinat kitabının bir özeti olarak yaratmış; kâinatta ne varsa, daha küçük ölçekte insanda da bulunacak şekilde onu donatmıştır.Sonuç olarak, “âlem” kavramı İslâm düşüncesinde yalnızca maddi evreni değil, maddi ve manevi bütün varlık sahalarını içine alan geniş ve kuşatıcı bir anlam taşır. “On sekiz bin âlem” ifadesi ise kesin bir sayıyı bildirmekten ziyade, kâinattaki varlıkların çokluğunu, çeşitliliğini ve zenginliğini ifade eden mecazi bir anlatımdır. Kur'ân'daki “Rabbü'l-âlemîn” tabiri, Allah'ın sadece bir âlemin değil, atomdan insana, yıldızlardan ruhlar âlemine kadar her şeyin Rabbi olduğunu belirtmektedir. Bu çerçevede insan ise, bütün âlemlerin özelliklerini içinde toplayan kâinatın küçük bir özeti olarak özel bir konuma sahiptir. Böylece “on sekiz bin âlem” anlayışı, Allah'ın kudret ve idaresinin sınırsızlığını anlamaya hizmet eden bir hakikati ifade etmektedir.KaynakçalarSüleyman Hayri Bolay, "Alem", TDV İslâm Ansiklopedisi, 1989, c. 2, s. 357.İbn-i Kesir, “Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri”, Çağrı Yayınları, 2008, c. 1, s. 132.Süleyman Uludağ, "Alem", TDV İslâm Ansiklopedisi, 1989, c. 2, s. 360.Uludağ, a.g.m., s. 361.Ankebût, 29 / 10.Enbiyâ, 21 / 107.Bolay, a.g.m., s. 357-358.Saadet Karaköse, "Klasik Edebiyatımızda On Sekiz Bin Âlem Mefhumu", Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi, Sayı: 5/2 2016, s. 687İbn-i Kesir, a.g.t., s. 132Karaköse, a.g.m., s. 688 - 692.Karaköse, a.g.m., s. 693.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 155.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 155.Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2021, c.4 s. 318.Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ'caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 14.

5.026

18 Bin, 28 Bin ve 70 Bin Âlem Sayıları Neyi İfade Eder?

İslâmî ilimlerde ve tasavvufî metinlerde geçen 18.000, 28.000 veya 70.000 âlem gibi ifadeler, çoğu zaman kesin ve matematiksel bir sayıyı bildirmek için değil, kâinattaki çokluğu, çeşitliliği ve sınırsızlığı nazara vermek için kullanılır. Bediüzzaman Hazretlerinin de işaret ettiği gibi, bu tür sayılar bazen ehl-i keşif ve ehl-i mârifetin kendi manevi hâllerine ve keşiflerine dayalı tespitleri de olabilir. Ancak bu, hakikatin yalnızca o sayılarla sınırlı olduğu anlamına gelmez. Asıl amaç, Allah'ın idaresinin ve yaratmasının sayılarla kuşatılamayacak kadar geniş olduğunu insan aklına yaklaştırmaktır.Bu konuda detaylı izah için lütfen bakınız:18 Bin Âlemden Maksat Nedir?