Sorunun izahından evvel, tövbe ile ilgili bazı ayet ve hadisleri ifade etmek ve cevabı onun üzerine bina etmek lazım. Tevbe; kişinin yapmış olduğu hatalardan, girmiş olduğu günahlardan dönüp bir daha işlememek üzere Rabbine verdiği bir sözdür. Dolayısıyla tevbe yahut istiğfar hem Kur'ân-ı Kerim'de hem de hadis-i şeriflerde geniş yer bulmuştur.Tevbe ile ilgili belki de en meşhur ve herkesçe bilinen ayet, Tahrim suresi 8. ayettir. Rabbimiz mealen şöyle buyurur:Ey îmân edenler! (Samîmî bir tevbe olan) Tevbe-i Nasûh ile Allah'a tevbe edin! Olur ki Rabbiniz, sizin kötülüklerinizi örter ve Allah, peygamberi ve onunla berâber îmân edenleri utandırmayacağı bir günde, sizi altlarından ırmaklar akan Cennetlere koyar! Onların nûru önlerinde ve sağlarında koşar (da): “Rabbimiz! Nûrumuzu bize tamamla ve bize mağfiret eyle! Şüphesiz ki sen, her şeye hakkıyla gücü yetensin!” derler.1Bu ayet-i kerimede Rabbimiz tövbe etmemizi emrederken bir de o tevbeyi "nasuh" kaydıyla sıfatlandırıyor. Bu tevbe öyle bir tevbe olmalı ki kişi tekrar günah işlemeyi istediğinde bu tövbesi aklına gelmeli ve günaha tekrar girmeyi engelleyici bir nasihate dönüşmeli. Buradaki "nasuh" kelimesi de esasında nasihatçi manasını ifade eder. Bununla beraber bu kayıt; samimi, sağlam, sonrasında tekrar günaha yönelme isteğine engel bir tevbe anlamına da gelir. Bu konuda Bediüzzaman Hazretleri şöyle der:[Ey insan! Senin elinde gāyet zaîf, fakat seyyiâtta ve tahrîbâtta eli gāyet uzun ve hasenâtta eli gāyet kısa, cüz'-i ihtiyârî nâmında bir irâden var. O irâdenin bir eline duâyı ver ki, silsile-i hasenâtın bir meyvesi olan cennete eli yetişsin ve bir çiçeği olan saâdet-i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline de istiğfârı ver ki, onun eli seyyiâttan kısalsın ve o şecere-i mel'ûnenin bir meyvesi olan zakkūm-u cehenneme yetişmesin.2İnsana verilen tercih edebilme yetisi esasen çok zayıftır; bir kuvvet atfedilmeyecek kadar zayıf. Bununla beraber bu yeti ile insan, kötülük etmek ve günah işlemek istediği vakit kendisine bir sınır koyması da çok mümkün değildir. İşte insan bu zayıf yetinin tahribat noktasındaki, yani bozmak noktasındaki isteğinin farkına varıp her vakit iyiyi ve iyiliği arzu eder hâle getirme hususunda bu tercih edebilme yetisini terbiye etmeli. Bu da Üstad Bediüzzamana göre dua ve istiğfar, yani tevbe ile mümkün; evet, bu ikisi bu yetimizi terbiye etmek için önemlidir. Esasen tasavvuf ve tarikatların da yapmak istediği, bu tercih edebilme yetimizi her an iyiyi ve güzelliği tercih eder hâle getirmektir.Vallahi ben günde yetmiş defadan fazla Allah'a istiğfar eder ve tevbe ederim.3Hazreti Muhammed (a.s.m.)'dan aldığımız bu hadis-i şerif, aslında işin özünü özetler niteliktedir. Bir peygamber düşünün ki günahsızdır. Buna rağmen 70'ten fazla tevbe ettiğini ifade ediyor ki buradaki 70, tevbe etme yahut istiğfar dileme, gün içindeki çokluğundan ileri gelir; yani daha fazla da olabilir.Bir peygamberin bu kadar tövbe ettiği yerde, herhalde biz günahkârların daha fazla tevbe ve istiğfar ibadetine yönelmesi gerekir. Niçin tevbe etmeli konusunda Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadeleri de ayrıca dikkat çekicidir:Evet, günâh kalbe işleyip, kalbi siyahlandıra siyahlandıra, tâ nûr-u îmânı kalbden çıkarıncaya kadar kalbi katılaştırıyor. Her bir günâh içinde küfre gidecek bir yol var. O günâh, istiğfâr ile çabuk imhâ edilmezse, kurt değil, belki küçük ma'nevî bir yılan olarak ısırır. 4Evet, insanız ve insan hata eder, günah işler. Aslolan her an günahlara karşı uyanık olup onların tuzaklarına düşmemek olsa da maalesef günah denilen kötü işleri yapabiliyoruz. Bununla beraber o günahımızdan hemen tövbe etmeliyiz, bir daha yapmamak için de dua ile Rabbimizden yardım dilemeliyiz.Zira eğer bu pişmanlık hâli olmazsa işlediğimiz her günah kalbimizde bir siyah leke hâlini alır. Tıpkı bir mürekkep damlasının bir peçetede yavaş yavaş yayılıp tüm peçeteyi karartması gibi, günahlar da kalbimizi böylece karartıp Allah'a olan imanımıza halel getirir ve zarar verir. Çünkü tekrarlı günahlar bazı iman esaslarının yavaş yavaş inkârına sebep olabilir. Mesela bir kişi, toplumun gözü önünde günah işlemez belki ama yalnız kaldığında işlediği günahlar, bir süre sonra esasında yalnız olmadığı fikrini zihne getiren meleklere iman rüknüne karşı bir duyarsızlaşma başlatır. İşte bu hâl, eğer istiğfar ve tevbe ile karşılık bulmazsa kişinin imanına dahi zarar verebilir. Meleklerin inkârına kadar kişiyi bataklığa sürükleyebilir.TEVBE ALMAKTevbe almak, tarikat ve tasavvufun bir kaidesidir. Tarikata giren kişi, o tarikatın mürşidinin veya vekilinin yönlendirmesi üzere tevbe alır. Artık tevbe eden kişi o tarikatın usulü üzere birtakım vazifeleri yerine getirir ve olabildiğince günaha girmemeye dikkat eder. Burada herhangi bir tevhid ilkesine zarar yoktur. Bununla beraber kişi, mürşidinin de nezaretini manen hissederek günahlara girmeme konusunda daha ciddi ve uyanık bir hâle gelir. Bu şekliyle elbette kişi Rabbinin rızasına daha yakın bir hâl kazanmaya başlar, buna da vesile mürşidi olabilir. Bu konuda İslam'ın temel esaslarına bir muhalefet yoktur.Zira kul bilir ki tevbe Allah'adır ve Yüce Allah'ın, isterse bir kulunun günahlarını bağışlayacağı bilincindedir. Fakat tevbe etmek için özellikle bir tarikata girmeye gerek yoktur. İsteyen herkes, istediği her yerde ve anda her şeyi gören, bilen ve işiten Rabbine tevbe edebilir. Şunu da belirtmek gerekir ki "tarikattan tövbe alan kişi artık tertemiz olmuştur" veya "tarikattan tövbe almayanın tövbesi kabul olmaz" gibi, ancak Rabbimizin bileceği bir şey hakkında kesin ifadeler kullanmak doğru olmadığı gibi problemlidir de. Esas olan, kulun günah ve hatalarının farkında olarak Allah'tan her daim af dilemesidir.Ayrıca BakınızPEYGAMBER EFENDİMİZİN (SAV) TAVSİYE ETTİĞİ TÖVBE-İSTİĞFAR DUALARITARİKATTA ŞEYHTEN TÖVBE ALMAK / ŞEYHİN İP UZATMASI, MÜRİDİN TUTMASITÖVBE KAPISI NE ZAMANA KADAR AÇIKTIR?TEKRAR TEKRAR TÖVBEYİ BOZMAKTÖVBEDEN VAZGEÇMEKNASUH TEVBESİRİSALE-İ NUR'DA TEVBE VE İSTİĞFARLA ALAKALI YERLERKaynakçalarTahrim, 66/8.Bediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 87.İbn Hibban, es-Sahih, 3/204, Hadis Numara 925Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 5