Metinden anlaşıldığına göre, Risale-i Nur’a talebe olmak için risaleleri yazmak önemli bir şart ve hizmettir. Fakat bu tek başına yeterli değildir. Yani yazı yazmak gereklidir; fakat tek başına bir insanı Risale-i Nur talebesi yapmaz. Peki, Risale-i Nur talebesi kimdir? Bediüzzaman Hazretleri bu konuda ne söylemiştir? Talebelerinde hangi özellikleri aramıştır? Bu soruların cevaplarını Bediüzzaman Hazretleri çeşitli risalelerinde ve mektuplarında açıklamıştır. Bunlar kısaca şöyledir:
1) Risale-i Nur’u Neşretmeyi En Büyük Vazifesi Bilmek
Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurmaktadır:
Talebeliğin hassası ve şartı şudur ki: Sözleri kendi malı ve telifi gibi hissedip, sahib çıksın. Ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilsin.1
Risale-i Nur talebesi, hayatını bu kutsî iman ve Kur’ân hizmetine adayan kişidir. Bu hizmet uğrunda gerekli olan fedakârlıklardan çekinmez ve Risale-i Nur’daki iman hakikatlerinin yayılması için üzerine düşen vazifeyi yerine getirmeye çalışır. Neşir konusunda Bediüzzaman Hazretleri neyi emretmişse ve Risale-i Nur’da nasıl beyan edilmişse onu o şekilde uygulamaya gayret eder. Aynı zamanda Nur talebesi, şahsî hayatında ve bulunduğu her ortamda risalelerden öğrendiği iman hakikatlerini insanlarla paylaşmaya çalışır. Bunun için karşısına çıkan fırsatları değerlendirir ve insanların bu kuvvetli iman dersleriyle tanışması için elinden gelen gayreti gösterir. Nur talebesinin evi de mümkün olduğu kadar bir Nur medresesi gibi işler. Ailesiyle birlikte Risale-i Nur okuyup yazarak bu hizmete iştirak eder. Bunun yanında ilgili komşularını da davet ederek onların da Risale-i Nur’dan istifade etmelerine vesile olmaya çalışır. Okulda, iş yerinde ve bulunduğu her ortamda bu şuurla yaşar ve hareket eder. Bediüzzaman Hazretleri bu konuyla ilgili başka bir eserinde şöyle demektedir:
Her şakirdin (talebenin) vazifesi, yalnız kendi imanını kurtarmak değil; belki başkasının imanlarını da muhafaza etmeye mükelleftir. O da hizmete ciddî devam ile olur.2
2) Sadakat ve Sebat
Nur talebesi olabilmenin en temel şartı, sarsılmaz bir bağlılık ve kararlılıktır. Bu, sadece bir kitabı okumak değil; o kitabın sunduğu değerlere gönülden inanıp bu çizgiden hiç sapmamak demektir. Yani rüzgâr ne taraftan eserse essin, doğru bildiği bu yolda dimdik durabilmektir. Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şöyle demektedir:
Risaletün Nur, kendi halis ve sadık ve sebatkâr şakirtlerine kazandırdığı çok büyük kar ve kazanca bedel ve pek çok kıymetdar neticeye mukabil, fiyat olarak o şakirtlerden tam ve halis bir sadakat ve daimî sarsılmaz bir sebat ister.3
Demek ki Risale-i Nur talebesi sayılmak ve bu yolun kazandıracağı o muazzam sevaplara ortak olabilmek, ömür boyu sürecek, sarsılmaz bir bağlılık ve samimiyetle mümkündür.
3) Risaleleri Kur'an Hattıyla Yazarak Neşretmek
Bediüzzaman Hazretleri Kur’an harflerinin yasaklandığı bir zamanda hizmet etmesinin bir neticesi olarak, her bir Nur talebesinin risaleleri, Kur’an harfleriyle bizzat yazarak neşretmesini (yaymasını) de bir talebelik şartı olarak zikrediyordu. Bediüzzaman Hazretleri bu konuyla ilgili şöyle buyurmaktadır:
Risale-i Nur’a intisap eden zatın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak veya yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, Risale-i Nur talebesi unvanını alır. Ve o unvan altında, her yirmi dört saatte benim lisanımla belki yüz defa, bazen daha ziyade hayırlı dualarımda ve manevi kazançlarımda hissedar olmakla beraber, benim gibi dua eden kıymettar binler kardeşlerim ve Risale-i Nur talebelerinin dualarına ve kazançlarına dahi hissedar olur.4
Görüldüğü gibi Bediüzzaman Hazretleri, talebelerinden risaleleri yazmalarını, Risale-i Nur’a intisap edip bağlanmanın en ehemmiyetli şartı olarak şart koşuyor., Eğer yazmaları mümkün olamıyorsa kendi bedeline başkalarına yazdırmalarını istiyor. Ancak bu şekilde nur talebesi ünvanını alacaklarını beyan ediyor. Bu şekilde bir yandan risaleler neşr olunurken, bir yandan da Kur’an harflerinin toplumca terk edilmesinin önüne geçiliyordu. Herkesin artık eski harfler terk edildi, kimse kullanmıyor, bilmiyor dediği bir dönemde memleketin dört bir yanında Nur talebeleri, manevi bir cihat ruhuyla Kur’an yazısıyla meşgul oluyor, öğreniyor, öğretiyordu. Bu şekilde memleketimizde Kur’an yazısı ile olan bağımız incelse de kopmamış, gittikçe kuvvetlenerek günümüze kadar ulaşmıştır. Bediüzzaman Hazretleri risaleleri Kur'an harfleriyle yazmayı talebelik şartı olarak gördüğünü gösteren diğer bazı beyanları şöyledir:
Yazdığın Kader Sözü beni çok memnun etti. Dua ile kardeşlik hakkını eda ettiğin gibi, bunun yazmasıyla talebelik hukukunu dahi kaza ettin. 5
Ve bilhassa Saatçi Lütfü Efendi’ye pek çok selam ve dua ederim. Cenab-ı Hak ona, o bana yazdığı Pencere Risalesinin harfleri adedince ruhuna rahmet, kalbine nur, aklına hakikat, malına bereket ihsan eylesin. Amin, amin, amin. Maksadım, ona o risaleyi yazdırmak, onu has talebeler dairesine dahil etmekti.6
Burada saydığımız talebelik şartlarını Bediüzzaman Hazretleri iç içe olarak ele almış, birbirinden ayırmamıştır. Yani Nur talebesi, hayatının esas gayesini Risale-i Nur’un ve ondaki Kur’an hakikatlerinin insanlığa ulaşması olarak görecek; bununla birlikte Risale-i Nur’a kalbi bir sadakatle bağlı olacaktır. Ve bu hakikatleri insanlığa ulaştırma hizmetini yaparken Kur’an harfleri ile bizzat yazıp veya başkası vasıtasıyla yazdırarak Nurları neşirle birlikte bir yandan da Kur’an harflerinin muhafazasına hizmet edecektir. Bu şekilde Nurları yazarak ve sadakatle Risale-i Nur’a talebe olan kimselerin çok büyük manevi kazançlar elde edeceğini Bediüzzaman Hazretleri şöyle müjdelemektedir:
Kalemle Nurlara hizmet ve sadakatle talebesi olmanın iki mühim neticesi var:
Ayat-ı Kur’aniye (Kur'an'ın ayetlerinin) işaretiyle, imanla kabre girmektir.
Bütün şakirtlerin manevi kazançlarına, Nur dairesindeki şirket-i maneviye sırrıyla, umum onların hasenatına hissedar olmaktır.
Hem bu talebesizlik zamanında, melaikelerin hürmetine mazhar olan talebe-i ulum-u diniye sınıfına dahil olup alem-i berzahta tali varsa, tam muvaffak olmuşsa, Hafız Ali ve Meyvede bahsi geçen meşhur talebe gibi, şüheda hayatına mazhar olmaktır.7
Bu kısımda, kalemle Risale-i Nur’a hizmet eden ve sadakatle Nur talebesi olan bir kişinin elde edeceği büyük kâr ve neticeler anlatılıyor. Bunu daha açık şekilde şöyle izah edebiliriz:
Birincisi: Kur’ân ayetlerinin işaretiyle, insanın imanla kabre girmesine vesile olmasıdır. Yani Risale-i Nur’a samimiyetle hizmet eden kişi, imanını kuvvetlendirir ve muhafaza eder. Böylece hayatının sonunda en büyük kazanç olan imanla bu dünyadan ayrılma nimetini elde etmeye vesile olur. Çünkü Risale-i Nur’un asıl gayesi imanı kuvvetlendirmek ve insanı şüphelerden kurtarmaktır.
İkincisi: Nur talebeleri arasında bulunan şirket-i maneviye sırrıdır. Bu sırra göre, bu hizmette bulunan herkes birbirinin sevabından ve duasından hissedar olur. Yani bir Nur talebesi bir hayır yaptığında, bu hizmet dairesinde bulunan diğer talebeler de o hayrın sevabından manevi olarak pay alırlar. Böylece tek bir kişinin ameli, manevi ortaklık sayesinde çok geniş bir sevap kazancına dönüşür.
Üçüncüsü: Bu zamanda gerçek ilim talebeleri azaldığı için, Risale-i Nur hizmetinde bulunanlar bir yönüyle talebe-i ulum-u diniye yani dini ilimlerde ilim talebesi sınıfına dahil sayılırlar. Bu sınıf ise hadislerde bildirildiği üzere meleklerin hürmet gösterdiği çok kıymetli bir zümredir. Eğer bir Nur talebesi bu hizmette ihlasla ve sadakatle devam eder, ömrünü bu yolda geçirirse, Risale-i Nur’da bahsi geçen bazı büyük talebeler gibi çok yüksek bir mertebeye ulaşabilir. Bu zatlar Hafız Ali Ağabey gibi talebelerdir. Hizmetleri sebebiyle manevî şehitlik mertebesine nail olmuş kimseler olarak anlatılır. Bu da onların kabirde şehitler gibi bir hayat yaşamalarına vesile olan çok büyük bir manevi makamdır.
Özet olarak, Nurlara kalemle hizmet etmek ve sadakatle kenetlenmek, fani bir ömürde baki bir hazine bulmaktır. Bu yolda bir damla mürekkep akıtan kişi, milyonlarca kardeşinin sevabına ortak olur ve nihayetinde meleklerin hürmet ettiği bir ilim talebesi mertebesine ulaşarak, imanını kurtarır ve ebedî saadet kapısı inşaallah kendisine açılır.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 169
Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 464
Bediüzzaman Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 178
Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 25
Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 316
Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 65
Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2019, c. 2 s. 356

