Sekizinci Lema'da geçen ilgili cümleleri devamıyla birlikte izah eder misiniz?
Hazret-i Gavs’ın kerâmet-i gaybiyesini te’yîd eden bir âyetin işaretindeki bir nükte-i i‘câziyedir
Abdulkadir Geylani Hazretlerinin gelecekle alakalı gayba dair bir kerametini doğrulayan bir âyetin işaretindeki mucizevî ve şaşırtıcı bir nükte.
Kur’ân’dan tereşşuh eden Sözler ve risâleler, Kur’ân-ı Hakîm’in bir nevi‘ müstakîm tefsîri ve hakāik-i îmâniyenin istikâmetli ve kuvvetli delilleri olduğundan; o risâlelere ve Sözlere gelen şeref ve takdîr ve tahsîn, Kur’ân’a ve hakāik-i îmâna âittir.
Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle hak bir ilham olan Risale-i Nur külliyatı, Kur’ân-ı Kerim’in doğru ve hakikatli bir tefsiridir. Aynı zamanda iman hakikatlerinin kuvvetli delilleridir. Dolayısıyla Risale-i Nur’a gelen şeref, övgü, beğeni ve takdir iman hakikatlerine ve Kur’ân’a aittir.
Kur’ân'ın manevî bir tefsiri olan Risale-i Nur, meşhur tefsirlerde görüldüğü gibi ibare ve cümleleri kelime kelime, harf harf izah eden bir tefsir değil; Kur’ân’ın, zamanın ihtiyacı olan imana dair hakikatlerini asrın insanlarının anlayacağı tarzda kuvvetli delillerle izah ve ispat eden bir tefsirdir. Öyle ki her bir risale onlarca belki yüzlerce ayeti mana olarak tefsir etmektedir. Mesela Hz. Üstad Haşir Risalesi hakkında, “Hatta Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur’âniyeden (Kur’an ayetlerinden) süzülmüş bazı katarâttır (damlalardır).”[1] demektedir.
Nur risaleleri, aynı zamanda iman hakikatlerinin doğru, istikâmetli, kuvvetli ve sağlam delilleri olduklarından, iman hakikatlerini -tarihte misli görülmemiş bir şekilde- dinsizliği susturacak ve kuvvetli bir imanı kazandıracak derecede sağlam delillerle, akıl ve kalbi doyuracak izahlarla ispat etmiştir. Bu noktadan Risale-i Nur’a ve içindeki risalelere gelen her türlü şeref, övgü, beğeni ve takdir de doğrudan doğruya Kur’ân’a ve iman hakikatlerine aittir.
Bediüzzaman Hazretleri pek çok yerde Risale-i Nur’un diğer kitaplar gibi başka kaynaklardan, farklı ilim ve fenlerden alınmadığını ve Kur’ân’dan başka bir kaynağının olmadığını söyler. Yine Kur’ân’dan başka üstadının olmadığını ve risalelerin yazıldığı vakitlerde yanında Kur’ân’dan başka bir kitap ve kaynak bulunmadığını ifade eder. Hem risaleler görünüşte kendi eseri gibi görünse de gerçekte Kur’ân’ın malı olup kendisine ait olmadığını açıkça dile getirmektedir.
Madem öyledir, bilâ-pervâ derim ki: وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ sırrıyla, Kur’ân’da elbette bu istikâmetli tefsîrinin istikâmetine işaret var. Evet, var. Kur’ân o tefsîrine hususî bakıyor.
Madem Risale-i Nur, Kur’ân’ın hak bir tefsiri olup bütünüyle Kur’ân’a aittir. Hz. Üstad bu inançla korkmadan çekinmeden şöyle demektedir: Kur’ân’ın “Ne yaş ne de kuru (hiçbir şey) yoktur ki, apaçık bir kitapta (Kur’ân’da) bulunmasın!”[2] âyetinin sırrıyla, Kur’ân’da her şey derecesine göre vardır. Elbette Kur’ân’ın bir tefsiri olan Risale-i Nur’a ve onun hak, doğru ve istikâmetli oluşuna da işaret olmalıdır. Ki vardır. Zira Kur’ân; bu asırda kendisinin hakiki ve istikâmetli bir tefsiri olan Risale-i Nur’a özellikle bakıp işaret etmektedir.
Çünki âyât-ı mühimmeden Sûre-i Hûd’da (Hâşiye) فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَ سَع۪يدٌ âyeti bulunan sahîfenin karşısında فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ âyeti, fâ-yı âtıf hâriç olarak اِسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ makam-ı ebcedîsi bin üç yüz ikidir.
Çünkü Kur’ân’ın önemli âyetlerinden olup Hud sûresinde geçen “Artık onlardan kimi şakîdir (bedbahttır), kimi de saîddir (bahtiyârdır)!”[3] âyetinin bulunduğu 232. sayfanın karşısında (233. sayfa) “O halde emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”[4] âyeti bulunmaktadır. Bu âyetin başındaki bağlaç olan “fe” harfi sayılmamak şartıyla اِسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”[5] âyetinin ebced değeri hicrî 1302 (m. 1884) etmektedir.
Demek اِسْتَقِمْ ’ deki emr-i hâs içinde bulunan hitâb-ı âmmın hadsiz müstakîm efradları içinde, bin üç yüz iki (m. 1884) tarihinde bir ferdin bir cihette istikâmet emrinin imtisâli bir hususiyet kazanacak.
Demek bu âyette Hz. Peygambere (sav) yönelik olan hususi ve özel “Dosdoğru ol!”[6] emri içinde, umuma bakan genel bir hitap da vardır. Çünkü bu âyetin bütününe bakıldığında “Dosdoğru ol!” emrinin bütün ümmete[7] baktığı görülecektir. Elbette âyetin bu genel hitabı, istikâmet üzere olan sayısız kişilere bakmaktadır. Bununla beraber bu âyetle, hicrî 1302 (m. 1884) tarihinde bir şahsın bir tarzda Allah’ın “Dosdoğru ol!” emrine uymasına ve bu noktadan özel, hususi ve belirgin bir hali kazanmasına da işaret edilmektedir.
Demek on dördüncü asırda Kur’ân’dan iktibâs edip, istikâmetsiz sakîm yollar içinde sırât-ı müstakîmi gösterecek âsârı neşreden bir adamı, o hadsiz efrad içine dâhil ediyor. Hem o istikâmet in bir hususiyeti var ki, tarihiyle işaret ediyor.
Demek bu âyet, istikâmetsiz, yanlış ve batıl yolların yaygınlaştığı on dördüncü asırda, Kur’ân’dan ilham alarak telif ettiği risalelerle sırât-ı müstakîmi[8] gösteren bir adamı, sayısız dosdoğru olan fertlerin içine katmaktadır. Hem de o istikâmetin yani dosdoğru olmanın belirgin, özel bir durumu da var ki, âyet o zamana tarihiyle birlikte işaret etmektedir.
Halbuki o asırda şahsen istikâmette mümtâz bir hususiyet kesb etmek çok uzaktır. Demek şahsî istikâmet değildir. Öyle ise, o adamın teşebbüsüyle neşredilen esrâr-ı Kur’âniye, o asırda istikâmette imtiyâz kesb edecek. O adam şahsen gayr-i müstakîm olduğu halde, müstakîmler içine idhâli o imtiyâza remzeder.[9]
Halbuki on dördüncü asırda bir kişinin istikâmetiyle ve dosdoğru oluşuyla seçkin bir yere sahip olması çok zordur. Demek bu âyetle işaret edilen istikâmet, şahsa ait bir istikâmet değildir. Öyle ise o şahsın (Hz. Üstad) girişim ve gayretleriyle herkese yayılan ve ulaştırılan Kur’ân’ın sırları ve hakikatleri, on dördüncü asırda istikâmet üzere olmak noktasında bir ayrıcalık kazanacaktır.
Hakikaten bu asrın insanlarına Allah’ın bir ihsanı ve ikramı olan Risale-i Nur eserleri, Kur’ân ve iman hakikatlerinin izahı ve anlaşılması noktasında ikna edici, doğru, selâmetli, kısa ve güvenli bir yolu ümmetin önüne açmıştır. O adam yani Hz. Üstad -kendi ifadesine göre- kendisi tam istikâmet üzere olmasa da temsil ettiği davası bu asırda hak ve istikâmet üzere gitmektedir. Temsil edip üstadlığını yaptığı Kur’ân davasının istikâmetli ve dosdoğru oluşundan dolayı kazandığı ayrıcalıklı halinden dolayıdır ki âyet-i kerime tarihiyle birlikte bu istikâmete işaret etmektedir.
Hâşiye: Hatta Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: شَيَّبَتْن۪ي سُورَةُ هُودٍ Yani “Sûre-i Hûd’daki فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ âyeti, beni ihtiyârlattırdı.” Çünki ehemmiyeti azîmdir. İstikamet-i tâmmeyi emrediyor.
Haşiye: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm şöyle buyurmuş: “Hûd sûresindeki ‘Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!’ âyeti, beni ihtiyarlattı.”10] Çünkü bu âyetin önemi çok büyüktür. Zira tam istikâmet üzere olmayı emrediyor. İstikâmet, dinî hükümlere, inançlara, amellere, ahlâka ve insanlığa dair vazifelere riâyet edip Cenâb-ı Hakk’ın ve yaratılmış varlıkların haklarına tecavüzden sakınmaktır. Bu âyet-i celîle, İslâmiyette çok büyük bir esastır. Şahsî ve toplumsal hayatı düzenlemek için bu esastan daha kapsamlı bir kanun ve yasa olamaz. Çünkü istikâmet, her türlü üstün fazilet ve değerin, yüksek meziyet ve erdemin en birinci sırasında yer almaktadır. Bu sırdan olsa gerek ki Müslümanlar her gün namazlarda okunan Fatiha sûresiyle en az 40 defa “Bizi dosdoğru yola hidâyet eyle!”[11] diyerek, Allah’tan istikâmet üzere olmayı dilemektedirler.
[2] En’am sûresi, 6/59
[3] Hud sûresi, 105’ten
[4] Hud sûresi, 112’den
[5] Hud sûresi, 112’den
[6] Hud sûresi, 112’den
[7] “O hâlde, emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Berâberindeki tevbe edenler de! Ve (Allah'ın koyduğu) hudûdu aşmayın! Çünki O, ne yaparsanız hakkıyla görendir.” (Hud sûresi, 112)
[8] Sırât-ı müstakîm: En doğru yol, İslâmiyet yolu. Hak yolu. Allah'ın râzı olduğu en doğru yol. Peygamberlerin, evliya ve sâlihlerin, sıddıkinlerin gittikleri meslek.