Cenab-ı Hak, bu dünyada pek çok hikmete binaen neticeleri sebeplere bağlamış ve hadiseleri âdetullah üzere cereyan ettirmiştir. Bu sebeple, sebepler yüzde yüz aynı olduğunda, normal şartlar altında ve Cenab-ı Hakk’ın aksini murat etmemesi halinde, aynı neticenin yaratılması beklenir. Mesela bir çiçeğin açması için güneşin ışığı, toprağın mineralleri ve suyun nemi yan yana gelir, ancak ne şuursuz güneş bir renk sanatını bilir, ne sağır toprak bir koku tasarlayabilir, ne de basit su molekülleri hayatın biyokimyasal kodlarını yazabilir. Sebepler, bir araya getirilmiş cansız ve cahil malzemeler gibidir. Muazzam bir sanat eseri olan netice ise bu malzemelerin çok fevkindedir. Dolayısıyla, sebepler ile netice arasındaki mesafe o kadar açılır ki, aradaki boşluğu ancak sonsuz bir ilim, irade ve kudret doldurabilir. Bu noktada sebepler sukut ederler ve susarlar. Yani sebep, sonucun ağırlığını taşıyamaz hale gelir. Sebeplerin her seferinde aynı şekilde bir araya gelmesi âdetullah, gerçek failin ancak her şeyi yaratan "Müsebbibü'l-Esbab" yani Allah olduğunu ilan eder. Sebepleri de neticeyi de yaratan ancak Allah'tır. Bediüzzaman Hazretleri sebepler ile ilgili şöyle der:
İzzet, azamet ister ki, esbâb-ı tabii perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbâb-ı tabii dâmenkeş-i tesir-i hakîkî ola kudret eserinde1
İzzet ve Azamet, Allah’ın büyüklüğü ve izzeti, insanların kâinattaki görünüşte "çirkin" veya "kusurlu" gibi algıladığı hadiseler (ölüm, hastalık, musibet gibi) karşısında ilahi kudretin doğrudan hedef olmamasını ister. Yani akıl, sebepler perdesine bakarak "neden böyle oldu?" diye sorgularken, o sebepler (hastalık, yaşlılık, kanunlar) birer paratoner gibi eleştirileri üzerine çeker, böylece Cenab-ı Hakk’ın izzeti korunmuş olur.
Tevhid ve Celâl, yani Allah’ın birliği ve sonsuz haşmeti, sebeplerin sadece birer perde olarak kalmasını, işin içine asla gerçek bir güç sahibi olarak girmemesini emreder. Sebepler sahnenin önünde durur ama asıl işi biz yapıyoruz diyemezler, yani kudretin üzerinde hiçbir tesirleri yoktur. Özetle, sebepler aklın bakışına göre birer muhafız gibi öndedirler, fakat hakikat noktasında ve yaratma aşamasında hiçbir etkileri olmayan etkisiz birer gölgedirler. Mesela sabah uyanıp düğmeye bastığımızda ışığın yanması, toprağa attığımız tohumun çatlaması bizi bir alışkanlığa sürüklüyor. Bu alışkanlık ise, her şeyi sebeplere bağlamak alışkanlığıdır. Determinizm dediğimiz bu felsefe, aslında kâinatı dev bir otomat makinesine benzetiyor. Parayı (sebebi) at, ürünü (sonucu) al. Ancak bu bakış açısı, insanı çok büyük bir yanılgıya sürükler. Sebeplerin kendisini "ilah ve yaratıcı" sanmak yanılgısı. Halbuki bir makine ne kadar düzenli çalışırsa çalışsın, o makineyi tasarlayan bir mühendis ve ona can veren bir elektrik akımı olmadan o sadece bir metal yığınıdır.
Burada şu soru akla geliyor: Işığı yakan gerçekten düğme mi, yoksa o düğmeyi de ışığı da insanın emrine veren bir irade mi? Tabiki bir irade. Zira her halükarda tesirin sebeplere değil, yalnızca Allah'ın kudretine ait olduğunu biliriz. Cenab-ı Hak, imtihan sırrı ve kullarına rahmeti gereği, insanların hadiseleri anlayabilmeleri, hayatlarını buna göre tanzim edebilmeleri ve ilimlerin teşekkül edebilmesi için neticeleri ekseriyetle aynı sebepler üzerine yaratmaktadır. Eğer sebepler aynı olduğu halde, neticeler her defasında farklı olsaydı, fen ve bilimin ortaya çıkması mümkün olmazdı. Bu durumda insan hangi şartta ne yapacağını bilemezdi.
Dolayısıyla aynı sebeplerden aynı neticelerin yaratılması, insanlar için bir kolaylık ve rahmettir. Eğer her şey doğrudan ve sebepsiz yaratılsaydı, ne bilimin bir anlamı kalırdı, çünkü kural olmazdı, ne de insanın bu kâinatı keşfetme heyecanı olurdu. Allah, rahmetinden dolayı hayatımızı bu sebeplerle bir nizam içine sokmuştur. Ancak buradaki en kritik hata, sebeplerin bu düzenli işleyişini görüp, demek ki sonucu sebepler belirliyor, biz sebeplere hükmedersek sonucu da biz yaratırız diyerek (haşa) firavunlaşmaktır. Bediüzzaman Hazretleri sebeplerin tesiri ile ilgili olarak şöyle der:
Bir sanat, sanatkarına isnad edilmezse, sebeplere isnad edilir. Bu da muhaldir. Mesela: nasıl ki kemerli kubbelerdeki ustalık sanatı, o kubbedeki taşlara havale edilse, ve bir taburun zabite ait idaresi neferata bırakılsa, ya hiç vücuda gelmez veyahud çok müşkilat ve karışıklık içinde intizamsız bir vaziyet alacak. Halbuki o kubbelerdeki taşlara vaziyet vermek için taş nevinden olmayan bir ustaya verilse, ve taburdaki neferatın idaresi, mertebe itibariyle zabitlik mahiyetini haiz olan bir zabite havale edilse, hem sanat kolay olur, hem tedbir ve idaresi suhuletli olur. Çünki taşlar, neferler birbirine mani olurlar. Usta ve zâbit ise, manisiz her noktaya bakar, idare eder.2
Bir sanat eseri olan kâinat, onu yapan sonsuz ilim ve kudret sahibi Allah’a verilmezse, o zaman o eseri, sanatı oluşturan kör ve cansız sebeplere yani atomlara ve tabiata havale etmek gerekir. Bu ise, bir kubbeyi oluşturan taşların her birine hem mimar, hem mühendis, hem de diğer taşlara hükmeden bir sultan sıfatı yüklemek kadar akıldan uzaktır. Çünkü taşlar birbirine eşittir, biri diğerine boyun eğmez ve neticede o kubbe ya hiç kurulamaz ya da büyük bir karışıklıkla çöker. Ancak idare, o taşların cinsinden olmayan ve onlara dışarıdan hükmeden bir ustaya verildiğinde veya bir taburun yönetimi neferlerle aynı seviyede olmayan bir subaya teslim edildiğinde, işler birden kolaylaşır. Zira usta ve subay, o sistemin parçası değil, hakimi konumundadırlar. Her bir parçaya engel olmaksızın aynı anda hükmeder ve tek merkezden yönetim sayesinde en karmaşık yapılar bile zahmetsizce, büyük bir sürat ve intizamla vücuda gelir.
Sonuç olarak, sebeplerden kaynaklanan karışıklık ancak teklik (vahdet) ile çözülür ve bu tevhid inancıdır. Bununla birlikte Cenab-ı Hakk, kendi koymuş olduğu şeriat-ı fıtriye diye tabir edilen kanunlara uymak zorunda değildir. Her şey Allah'ın iradesine bağlı olduğunu göstermek için her kanunun şaz veya şuzuzat tabir edilen istisnalarını da göstermektedir. Bu tabirler âdet dışı uygulamalar olarak görülür, bunlar ise Allah’ın iradesini ilan ederler. Mesela Hz. İsa (as)'ın babasız dünyaya gelmesi gibi.
Yukardaki izahlardan sonra sebeplere bakışımız nasıl olmalı ona da kısaca değinelim. Sebep-sonuç ilişkisi zorunlu değildir. Sonuçlar zorunlu olarak sebeplerden meydana gelirler düşüncesi ehl-i sünnet âlimlerinin kabul ettiği bir görüş değildir. Bu kanaat felsefecilere aittir. Eğer böyle düşünülürse Allah'ın iradesi iptal edilmiş olur. Belli sebepler oluştuğunda sonuçlar meydana gelmek zorundadır diye düşünmek Allah'ı mecbur tutmak anlamına gelir. Her sebep olduğunda sonuç var olacaktır. Allah bunu bu şekilde yaratmak zorundadır gibi batıl bir düşünce oluşacaktır. Halbuki Allah dilediğini yapar, dilemediğini yapmaz. Sebepler sonuçlar için sadece birer araçtır. Allah'ın âdeti sonuçları belli sebeplerle yapmaktır. Fakat yapmak zorunda değildir. Dilerse sonucu verir. Dilemezse vermez. Mesela yıllardır çalışmanın başarıyı, ilacın şifayı, tedbirin güvenliği getirdiğine şahit olduk. Bu alışkanlık sebebiyle çalışmanın başarıyı zorunlu olarak doğurduğunu zannettik. Halbuki çok çalıştığı halde karşılığını alamayan, en doğru tedaviyi gördüğü halde şifa bulamayan, her türlü önlemi aldığı halde zarara uğrayan insanlar vardır. Sebep ve sonuç ilişkisini zorunlu görenler sebeplerin etkisiz ve aciz kaldığı durumlarda ümitsizliklerini ne ile giderebilirler? Bu düşünce insanları tam bir ümitsizliğe atar. Böyle düşünen bir insanın çaresiz bir hastalığa yakalanması durumundaki hali gibi. Mucizeler ve kerametler ise sonuçların, sebeplere zorunlu olarak bağlı olmadığını gösteriyor. Öyle olsaydı Hz. İbrahim'in (as) ateşte yanması, Hz. İsa'nın (as) doğmaması gerekirdi. Hz. Yunus'un (as) balığın karnında ölmesi gerekirdi. Her evlenen sağlıklı çiftin çocuk sahibi olmaları gerekirdi. Her ölümcül hastalığa yakalananların ölmesi gerekirdi ki, hasta bakıcıların ölüp bu hastaların iyileştiklerini çok defa görüyoruz.
Demek ki sebeplerin hakiki manada bir tesirleri yoktur. Sebepler ilahi icraatın bazı hikmetler gereği bir perdesidir. Müslümanların sebeplere ciddi yapışması ise Allah'ın emri olması, hikmeti gereği olmasından dolayıdır. Yoksa düşünce dünyasında bir Müslüman sebeplerin gerçek bir etki, yetki, etkin olmadığı düşüncesini taşır. Müslüman düşünce dünyasında asıl failin yalnızca Allah olduğu bilinciyle yaşar.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.324
Bediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 37

