Bağış Yap

RİSALE-İ NUR

14.03.2011

4131

Nefsin Perde Olarak Yaratılması Ne Demektir?

Sesli Dinle

Yapay zeka ile seslendirilmiştir

"Hem siz birer perde yaratılmışsınız. Ta güzelliği görülmeyen zahiri çirkinlikler size isnat edilip Zat-ı Mukaddes-i İlahiye'nin tenzihine vesile olasınız." (Sözler, 18. Söz) Burada nefis nasıl perde oluyor? İzah eder misiniz?

18.12.2011 tarihinde cevaplandı.

Cevap

Nefis hakikî fâil, yani fiil sahibi olmadığı hâlde, kusur ve noksanların kendisine dayandırıldığı bir perde hükmündedir. Yani hayır ve güzellikler doğrudan doğruya Allah’tandır; şer ve çirkinlik ise nefsin kabiliyetsizliği ve kötü tercihi sebebiyle nefse bakar. Üstad Bediüzzaman bu durumu şu şekilde ifade eder:

Hem siz birer perde yaratılmışsınız. Tâ güzelliği görülmeyen zâhirî çirkinlikler size isnâd edilip, Zât-ı Mukaddese-i İlâhiye’nin tenzîhine vesîle olasınız.1

Nefsin perde olması, hakikî tesir sahibi olan bir fâil olduğu demek değildir. Bilakis kusurun, noksanın ve zâhirî çirkinliğin yöneldiği bir merci, bir mahal, bir yüz demektir. Yani Allah’ın yaratmasında hakikatte çirkinlik yoktur; fakat kulların sû-i ihtiyârı, kabiliyetsizliği ve yanlış kullanımı sebebiyle ortaya çıkan kusurlar nefse isnad edilir. Böylece Cenâb-ı Hak her türlü noksan ve kusurdan tenzih edilir.

Âlemde görünen zâhirî kusurlar, çirkinlikler ve şerler doğrudan Allah’a isnad edilmesin; kul, kendi nefsinin kusurunu, aczini ve kötü istidadını görsün diye nefis bir perde yapılmıştır. Yani nefis, hayrı bozan, güzel neticeyi kirleten, nimeti kendi hesabına alan cihetiyle kabahatin merciidir. Hz. Üstad bu durumu şu şekilde izah eder:

İkiniz hayrı kabul etmek, şerre merci‘ olmak için yaratılmışsınız. Yani fâil ve masdar değilsiniz. Belki münfail ve mahalsiniz. Yalnız bir te’sîriniz var. O da hayr-ı mutlaktan gelen hayrı, güzel bir sûrette kabul etmemenizden şerre sebeb olmanızdır. 2

Demek ki nefis yaratıcı ve müessir değildir; sadece kötü istimaliyle, hayrı güzel kabul etmeyerek şerre sebeb olur. Bu yönüyle perde olur.

Başka bir ifadeyle nefis, pencereyi kirleten bir leke gibidir. Işık yine güneşten gelir; fakat kirli cam onu bulanık gösterir. Nefis de İlâhî ihsanı kendinden bilmek, şükür yerine iftihar etmek, tevâzu yerine gurura sapmak sûretiyle çirkinliğe sebeb olur. Bu sebeple şer nefse isnad edilir; hayır ise Allah’a verilir.

Nefse kusur ve şerrin isnad edilmesi, onun yaratıcı olmasından değil; sebep ve kaynak olmasındandır. Yani nefis şerri îcad etmez; tercihini kötüye kullanmak ile şerre kapı açar, onu kabul eder, ona taraf olur. Bu yüzden kusur ona verilir.

Hayır ise vücûdîdir; yapmak, inşa etmek, ihsan etmek ve kemâl vermek ister. Bu ise kudret, ilim, irade ve hikmet sahibi bir fâilin işi olduğundan Allah’tandır. Şer ve kusur ise çoğu zaman ademîdir; yani bir hayrın bozulması, terk edilmesi, yanlış kullanılması veya yerinde sarf edilmemesi sûretiyle meydana gelir. Nefsin hissesi de burada ortaya çıkar.

Meselâ gözün görmesi bir nimettir; bu hayır Allah’tandır. Fakat o gözü harama çevirmek nefisten gelir. Dilin konuşması nimettir; yalan, gıybet ve kırıcı söz ise nefsin kötüye kullanımıdır. Mal bir nimettir; onun israfı veya haramda kullanılması nefse bakar. Demek hayrı yaratan Allah’tır; şerri ise nefis, tercih ve kabul cihetiyle üzerine alır. Hz. Üstad bu durumu şu şekilde izah eder:

Senin bir cüz’-i ihtiyârın bulunmakla o ni‘metlerin kıymetlerini fahrin ile tenkîs ediyorsun. Gururunla tahrîb ediyorsun ve küfrânınla ibtâl ediyorsun ve temellükle gasb ediyorsun. 3

Burada nefse verilen pay, îcad değil; tahrip, ni‘metlerin kıymetlerini eksiltme ve kötüyü tercih etmedir. Yani nefis bir sarayı yapmaz; fakat kapısını açık bırakıp harap olmasına sebeb olabilir.

Netice olarak nefis, hayrı yapan bir ortak değil; hayrı bozabilen bir perde ve kusurun döndüğü bir mercidir. Kul kusuru nefsinde görerek “Bunu ben bozdum, ben kirlettim, ben yanlış tercih ettim.” der; nimeti ve kemâli ise Allah’tan bilir. Böylece hem mes’uliyet yerini bulur hem de Zât-ı Mukaddese-i İlâhiye kusurdan tenzih edilir.

Netice olarak, Cenâb-ı Hak bu dünyada zıtları hikmetle birbiri içine dercetmiş; hayır ile şerri, rahat ile sıkıntıyı, sıhhat ile hastalığı iç içe yaratmıştır. Böylece pek çok hakikat, istidat ve netice meydana çıkmaktadır. İnsan ise ekseriya bu hikmetleri tam göremediği için başına gelen sıkıntılarda itiraz etmeye meyleder. Hâlbuki kulun, kâinatın Hâlık’ına karşı itiraz etmesi nihayetsiz bir hadsizliktir.

İşte bu gibi haksız itirazların doğrudan Zât-ı Mukaddese-i İlâhiye’ye yönelmemesi için zâhirî sebepler ve perdeler yaratılmıştır. Gerçi hakikatte bütün işler Cenâb-ı Hakk’ın irade ve kudretiyle halk edilir; fakat insanlar çoğu zaman zâhirde görünen sebeplere takılır, itirazlarını onlara yöneltirler.

Meselâ hastalığı yaratan Cenâb-ı Hak’tır; fakat insanın tedbirsizliği, tembelliği veya yanlış hareketi o hastalığa bir perde ve vesile olabilir. Bu durumda insan, kusuru kendi nefsinde görür; hastalığın doğrudan doğruya kendi hatalarına baktığını düşünür ve böylece itirazını Hâlık’ına yöneltmez.

Aynı şekilde öfke, hırs, cimrilik, tembellik gibi nefiste bulunan menfî hasletler de birçok musibete perde olabilir. İnsan başına gelen sıkıntılarda bu kusurları nefsinde görürse hem mes’uliyetini anlar hem de Rabbine karşı itiraz ve edepsizlikten kurtulur. Böylece nefis, hakikî fâil olmamakla beraber, kusurun ve zâhirî çirkinliklerin isnad edildiği bir perde olmak cihetiyle Zât-ı Mukaddese-i İlâhiye’nin tenzîhine vesile olur.

Kaynakçalar
  1. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 89.

  2. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 89.

  3. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 89.

Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Kanallarımız

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun.

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız