Soru

İnsanın Keyifli Hevesata da İhtiyacı Var

"Beşer, hakikate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesata da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesat, beşte birisi olmalı. Yoksa havanın sırr-ı hikmetine münafi olur." cümlesinden nasıl anlamamız lazım? İzah eder misiniz?

Tarih: 26.08.2021 06:38:10

Cevap

Bediüzzaman Hazretleri’nin bu cümlede ifade etmek istediği hakikati anlayabilmek için bu cümlenin öncesine ve sonrasına bakarak bütüncül bir değerlendirme yapmamız gerekmektedir.

Emirdağ Lahikası’nda geçen bu metni bütünüyle buraya alarak metin üzerinden kısaca bir izah yapmaya çalışalım. İlgili yerde Hz. Üstad şöyle der:  

‘’Birinci nokta: Hava unsurunun yüksek ve ehemmiyetli bir vazifesi اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ[1] âyetinin sırrıyla güzel ve mânidar ve îmânî ve hakikatli kelimelerin kalem-i kaderin istinsahıyla ve izn-i İlâhî ile intişar etmesiyle, bütün küre-i havadaki melâike ve ruhanîlere işittirmek ve Arş-ı Âzam tarafına sevk etmek için, kudret-i İlâhî kaleminin mütebeddil bir sayfası olmaktır.
Madem havanın kudsî vazifesinin, hikmet-i hilkatinin en mühimmi budur. Ve rû-i zemini radyolar vasıtasıyla bir tek menzil hükmüne getirip nev-i beşere pek büyük bir nimet-i İlâhiye olmaktır. Elbette ve elbette, beşer, bu pek büyük nimete karşı bir umumî şükür olarak o radyoları her şeyden evvel kelimat-ı tayyibe olan kelâmullahın, başta Kur’ân-ı Hakîm ve hakikatleri ve îmânın ve güzel ahlâkların dersleri ve beşerin lüzumlu ve zarurî menfaatlerine dair kelimatları olmalı ki, o nimete şükür olsun. Yoksa nimet böyle şükür görmezse, beşere zararlı düşer.
Şimdi gözümün önündeki makinecik ve radyo kabı, Kur’ân’ı dinlemek için odama getirilmişti. Baktım, on hissede bir hisse kelimat-ı tayyibeye veriliyor. Bunu da bir hatâ-yı beşerî olarak anladım. İnşaallah, beşer bu hatâsını tamir edecek. Ve bütün zemin yüzünü bir meclis-i münevver, bir menzil-i âli ve bir mekteb-i îmânî hükmüne geçirmeye vesile olan bu radyo nimetine bir şükür olarak, beşerin hayat-ı ebediyesine sarf edilecek kelimat-ı tayyibe, beşte dördü olacak.’’[2]

Özetle ifade etmek gerekirse; Allah’ın hava unsurunu yaratmasındaki en büyük ve en ehemmiyetli vazifenin ‘’Güzel sözler O’na yükselir.’’[3] âyetinin ifadesi üzere güzel, manalı, îmâna dair hakikatli kelimelerin Allah’ın izni ile hava zerrelerince çoğaltılması, yayılması, semada bulunan bütün meleklere ve ruhlara o mübarek kelimelerin işittirilmesi ve en nihayette Arş-ı Azam tarafına sevk edilmesini sağlamak olduğu ifade edilmektedir. Bu noktadan hava unsuru; Rabbimizin kudret kalemiyle an be an değişen hikmetli bir sayfası hükmüne geçmektedir.

Hava unsuru bu kutsî vazifesi ile yeryüzünü radyolar vasıtasıyla (günümüzde televizyon ve interneti de düşünürsek) âdeta bir küçük hâne hükmüne getirerek biz insanlık için çok büyük ve çok güzel ilahî bir nimet halini almıştır. Madem her nimet şükür ister. Peki böylesine büyük bir nimet olan radyo nimetine karşı insanlığın umumî şükrü nedir? dersek Hz. Üstad şöyle diyor: ‘Elbette ve elbette beşer, bu pek büyük nimete karşı bir umumî şükür olarak o radyoları her şeyden evvel kelimat-ı tayyibe olan kelâmullahın, başta Kur’ân-ı Hakîm ve hakikatleri ve îmânın ve güzel ahlâkların dersleri ve beşerin lüzumlu ve zarurî menfaatlerine dair kelimatları olmalı ki, o nimete şükür olsun. Yoksa nimet böyle şükür görmezse, beşere zararlı düşer.’’

Yani o radyo nimetinin şükrü; en başta Rabbimizin tertemiz kelamı olan Kur’ân’ın okunmasında, Kur’ân’ın hakikatlerinin insanlığa ulaştırılmasında, îmânın ve güzel ahlâkın dersleriyle ve insanlığın maddi ve manevi terakki ve yükselişine vesile olacak yani lüzumlu ve zaruri menfaatlerine hizmet edecek kelimelerle o radyoları konuşturmak vasıtasıyla yapılabileceği ifade ediliyor. Eğer radyo, televizyon ve internet gibi umumi ve külli nimetler bu tarz bir şükür görmezse, o vakit insanlığın dünya ve ahireti için zararlı bir hale geleceği vurgulanmaktadır.

Bediüzzaman Hazretleri, hava unsurunun yaratılışındaki en mühim gayeyi ve kutsi vazifeyi çok net bir şekilde ifade ettikten sonra insanın hevesine ve keyfine hitap eden kısmı şöyle izah eder: ‘’Evet beşer, hakikate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesata da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesat, beşte birisi olmalı. Yoksa havanın sırr-ı hikmetine münafi olur. Hem beşerin tembelliğine ve sefahetine ve lüzumlu vazifelerinin noksan bırakılmasına sebebiyet verip beşere büyük bir nimet iken, büyük bir nikmet olur, beşere lâzım olan sa’ye şevki kırar.’’

Bu kısımda, insanın kalp, akıl, ruh, vicdan ve latifeleri gibi manevi yönünün her daim ibadete, zikre, îmân ve Kur’ân hakikatlerine ihtiyacı olduğu gibi insanın yaratılışı itibariyle ‘helâl dairede eğlence ve keyiflere’ de ihtiyacı olduğunu ifade etmektedir.

Ancak radyo, televizyon ve internet dünyasında, nefsin arzuladığı dünyanın bu helâl ve meşru lezzetlerine ve eğlencelerine ayrılan hisse 1/5 oranında olmalı. Yani her beş programdan dördü kalbe, akla ve ruha hitap edip îmâna, ahlâka ve Kur’ân’a dair olurken ancak bir program kişinin nefsine ve hevesine hitap etmeli. Bu programlar da helâl ve meşru dairede olmalıdır. Bu programlara örnek olarak; ilâhî, marş ve ezgilerin söylenmesi, yarışma programları, çocuklar için eğlenceli ve öğretici oyunlar gibi insana keyif veren, dinlendiren helâl dairedeki zevk ve lezzetleri sayabiliriz.

Hz. Üstad’ın önemle üzerinde durduğu husus ise, bu tür insanın hevesine hitap eden radyo ve televizyon programlarının beşte birlik oranı geçmemesidir.

Yani gün içinde 5 program yapılıyorsa dördü kalbe, ruha ve vicdana hitap eden programlar olurken ancak bir tanesi helâl dairede nefse ve hevese hitap eden programlar olabileceği hususudur. Aksi halde nefse hitap eden programlar 1/5 oranından fazla olursa; hem havanın yaratılış gayesine zıt olacağı, hem insanı tembelliğe ve eğlencelere sevk edip lüzumlu vazifelerinin ve ibadetlerinin aksamasına sebep olacağı vurgulanıp nihayette insanların çalışma şevkini kıracağı ifade edilmektedir. Bu durumda radyo, televizyon ve internet, insanlığa büyük bir nimet olmak yerine büyük bir ceza ve azap vesile olacağı anlaşılmaktadır.

Metnin son kısmında Hz. Üstad, odasına Kur’ân’ı dinlemek için bir radyo getirildiğini ancak radyoda îmâna ve Kur’ân’a dair hakikatlere 1/10 oranında hisse ayrıldığını üzüntüyle ifade ederek bu durumu beşerin büyük bir hatası olarak görmektedir.

Her ne kadar içinde yaşadığımız zamanda internet başta olmak üzere televizyon ve radyo gibi hava unsurunun hizmetiyle insanlığa ihsan edilen bu büyük nimetler, aslî gayelerinin çok çok dışında kullanılıyor ve îmân-Kur’ân hakikatlerine belki de 1/100 oranında azıcık bir hisse ayrılıyor olsa da Hz. Üstad tam bir ümit ve inançla diyor ki; insanlık inşallah bu büyük hatasını anlayıp tamir edecek. Ve gün gelecek, Rabbimizin en büyük nimetlerinden olan bu iletişim vasıtaları, programlarının beşte dördünü hakikate ayıracaklar. Ve yer yüzünü nurlu bir meclis, yüce bir menzil ve îmân-Kur’ân hakikatlerinin yayıldığı, anlatıldığı ve öğretildiği bir mecra bir okul haline getirecekleri müjdesini vermektedir. Ve insanlığın, bu eşsiz nimetlere şükrünün ancak bu şekilde olabileceğini ifade etmektedir.

Bu metinde ‘radyo nimeti’ vasıtasıyla bizlere de çok dersler ve ikazların olduğunu da düşünmekteyiz. En büyük nimetlerden olan vaktimizin dolayısıyla ömrümüzün beşte dördünü ebedi ahiret yurduna sarf etmek, beşte birlik kısmını da helâl dairede istirahat ve hevesimize sarf etmemiz gerektiğini de anlamaktayız. Peki bunu nasıl başarabiliriz? diyecek olursak özlü ve kısa bir cevap olarak şunu söyleyebiliriz:

Peygamber Efendimizin (sav) sünnet-i seniyesine tabi olmayı âdet haline getirebilirsek, sadece beşte dördünü değil bütün ömrümüzü dahi ibadetle geçirmiş gibi sevaplı bir hale dönüştürebiliriz.

İnşallah en kısa zamanda internet, televizyon ve radyo gibi vasıtaların tümüyle İslâma ve Kur’ân’a hizmet ettiği günleri görmek nasip olur.

 

[1] Fâtır Sûresi, 35/10

[2] Emirdağ Lahikası-4, s.282

[3] Fâtır Sûresi, 35/10


Yorum Yap

Yorumlar