Kâinatta görünen düzen, ölçü, fayda ve maksat gösteriyor ki yeryüzü boş bırakılmadığı gibi sema tabakaları da boş bırakılmamıştır. Yeryüzünde sayısız canlı yaşadığına göre, semavatın da kendine uygun sakinleri vardır. Bu sakinlerin şuurlu olması da hikmetin gereğidir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde izah eder:
Evet, On Beşinci Söz’ün Birinci Basamağı’nda beyân edildiği gibi; hakîkat kat‘iyen iktizâ eder ve hikmet yakînen ister ki, zemin gibi semâvâtın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuûr sekeneleri olsun. 1
Burada geçen hakikat; kâinatta fiilen gördüğümüz durumu ifade eder. Gözümüzün önünde hayat, son derece yaygın ve kıymetli bir hakikattir. Yeryüzünün her tarafı canlılarla doldurulmuştur. Bu kadar kıymet verilen hayatın yalnız dünyaya mahsus kalmaması, semavatta da ona uygun şuur sahibi olan varlıkların bulunması, kâinattaki mevcut hale uygundur.
Hikmet ise; Allah’ın her şeyi yerli yerinde, faydalı ve manalı yaratmasıdır. Dünyada hiçbir şey başıboş ve gayesiz değildir. En küçük bir uzuvda bile birçok fayda bulunur. Böyle bir hikmet, gökleri boş, manasız ve sahipsiz bırakmaz. Elbette oralarda da o âlemlere uygun, vazifeli ve şuurlu varlıklar bulunur.
İşte bu sebeple, semavatın şuur sahibi sakinleri olarak meleklerin varlığı akla da uygundur. Çünkü melekler, o latif âlemlere münasip yaratılmıştır.
Üstelik bu hakikat yalnız akli bir çıkarım da değildir. Başta semavi kitaplar, sonra peygamberlerin haberleri, meleklerin varlığını açıkça bildirmektedir. Peygamberler, meleklerle görüştüklerini haber vermişlerdir. Bu haberler de meselenin yalnız bir ihtimal değil, hakikat olduğunu gösterir.
Netice olarak, kâinatta görünen hikmet ve mevcut hakikat, semavatın boş olmadığını ve orada şuurlu varlıkların bulunduğunu gösterir. Bu şuurlu sakinlerin en mühim kısmı ise meleklerdir.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.181.

