İlgili kısım Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:
İşte bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlîd eden, enâniyetin şu cihetindendir ki; semâvât ve arz ve cibâl tedehhüş etmişler. Farazî bir şirkten korkmuşlar. 1
Kâinattaki varlıkların, olayların görünüşte ifade ettikleri bir anlam olmakla beraber, bu anlamın ötesinde esas ve gerçek anlamları gizlenmiştir. Rabbimizin isimlerine ve sıfatlarına bizi ulaştıran bu manaları fark edebilmek, okuyabilmek, anlayabilmek; âdeta o gizli hazineleri açabilmek için insana "ene" denen bir anahtar verilmiştir. Serbestçe kullanılan bir benlik olan bu anahtar, ruhumuza takılmıştır. "Ene"; farazî ve hayalî bir kıyas imkânı vererek insanın, bir sahiplenme duygusu ile Allah'ın kâinattaki fiillerini ve o fiillerin ardındaki bütün isim ve sıfatlarını bir derece görebilmesini sağlar. Fakat "ene" de kapısı kapalı bir bilmecedir. Doğru anlaşılması çok önemlidir.
Eğer insan, benliğini ölçüm yapmak yönüyle kullansa, kâinatta gördüğü ve böylelikle zihnine gelen bilgileri kendi farazî olan tecrübesiyle değerlendirir. Allah'ın sıfatlarını bizzat fark edip tasdîk eder. Emâneti sahibine teslim eder. Örneğin kendi sınırlı olan görmesini ölçüm yaparak, her yeri ve her şeyi Allah'ın görmesini anlar. Kendinde var olan görme sıfatının da Allah'tan olduğunu bilir.
Fakat insan kendisini bağımsız görüp benliğini asıl vazifesinden uzaklaştırsa, üzerinde ortaya çıkan bütün fiillerin bizzat sahibi olduğu, kendisine ait olduğu düşüncesiyle hareket etmeye başlar. Hâlbuki o fiillere ait, kendisine verilen sahiplenme duygusu ona emanet olarak verilmiştir. Böylelikle emanete hıyanet etmiş olur. Âyette geçen ve dağların, yerin ve göklerin yüklenmekten korkup kaçındıkları emanet, "ene"nin bu yönüdür.
İşte enenin yanlış kullanımından dolayı semâvât ve arz ve cibâl, farazî bir şirke girmekten korkmuşlar.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 221.

