Adem-i Kabul, sözlükte kabul etmemek anlamına gelmektedir. Adem-i kabul, ispatı tasdik etmemek, onaylamamaktır. Kişinin düşünmeden, bir hükme varmadan, bir göz kapama ile konuya lakayıtlık göstererek, cahilane bir hükümsüzlük ile var ve sabit olan hakikati kabul etmemesidir. Böylece insan bu tavrıyla birçok batıl ve mümkün olmayan şeyleri kabul edebilmektedir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri konuyla ilgili şunları söyler:
Hem kabul etmemek başkadır, inkar etmek başkadır. Adem-i kabul bir lakaydlıktır. Bir göz kapamaktır. Ve cahilane bir hükümsüzlüktür. 1
Kişi bu durumda “bilmiyorum”, “ikna olmadım” ya da “araştırmadım” gibi bir tavır içindedir. Bu yüzden adem-i kabul bir hüküm değildir; zihinde kesin bir karar yoktur. Daha çok bir boşluk, bir “hükümsüzlük” halidir. Bu sebeple de kolaydır. Çünkü kişi herhangi bir iddiada bulunmadığı için bir şeyi ispat etmek zorunda değildir.
Buna karşılık kabul-ü adem ise, bir şeyin yokluğunu kabul etmek, yani onu açıkça inkar etmektir. Bu artık pasif bir durum değil, aktif bir tavırdır. Kişi sadece “kabul etmiyorum” demez; “bu yoktur” diye kesin bir hüküm verir. Bu nedenle kabul-ü adem bir inançtır, bir itikattır ve aynı zamanda bir iddiadır. Dolayısıyla ispat gerektirir. Çünkü bir şeyin var olduğunu söylemek nasıl bir delil istiyorsa, onun yok olduğunu söylemek de en az o kadar, hatta çoğu zaman daha güçlü bir delil gerektirir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri konuyu şu şekilde açıklar:
Kabul-ü ademdir. Kalben ademi tasdik etmektir. Bu kısım ise bir hükümdür, bir itikaddır, bir iltizamdır. Hem iltizamı için nefyini isbat etmeye mecburdur. 2
Adem-i kabulde kişi, “Bilmiyorum, kabul etmiyorum, bana sabit olmadı” görüşündedir. Kabul-ü ademde ise, “Yoktur, değildir, yanlıştır” diye menfi bir hüküm verir.
Onun için Üstad Bediüzzaman Hazretleri, adem-i kabulü kolay, kabul-ü ademi ise zor gösterir. Çünkü birincisinde bir tasdik, onay yoktur; ikincisinde ise aksini, yokluğu ispat iddiası vardır. Yokluğu kabul eden kimse, o yokluğu ispat etmeye mecbur kalır. Bu durumu şu şekilde ifade eder:
Yalnız imanın nefyini değil, belki imanın zıddına gidip bir yol açmaktır. Bu ise, batılı kabuldür, hakkın aksini isbattır. Bu kısım, imanın yalnız nefiy ve nakzı değil, belki imanın zıddıdır. Adem-i kabul değil ki, kolay olsun. Belki kabul-ü ademdir. Ve o ademi isbat etmek ile kabul edilebilir. 3
Kişi inkar ettiği bir hakikatin inkarını ispat etmesi için geçmişe, şimdiki zamana ve geleceğe iyice bakıp ona göre ispat edebilir. Mesela, ahiret yok diyen bir kimse bunu ispat edebilmesi için bütün kainatı gezip dolaşması ahiretin var olup olmadığını görmesi gerekir. Hatta geçmiş ve gelecek zamana gitmesi gerekir. Çünkü geçmiş zamanda olmuş olabilir veya gelecekte var edilebilir. Bu durum ise zor hatta imkansızdır.
Sonuç olarak, adem-i kabulde kişi bir hüküm vermezken, kabul-ü adem’de kesin bir hüküm söz konusudur. Adem-i kabul cehalet ve ilgisizlikten doğan bir boşluk hali iken, kabul-ü adem bilinçli bir inkar ve karşı bir inanç inşasıdır. Bu yüzden sorumluluk açısından da ikinci durum daha ağırdır.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 143.
Bediüzzaman Said Nursi, Şua’lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 98.
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 79.

