RİSALE-İ NUR

09.10.2010

30830

Sedd-i Zülkarneyn (as) ve Ye'cüc-Me'cüc Konularının Detaylı İzahı

Zülkarneyn (as) Kimdir?

Ye'cüc Me'cüc kimdir?

Seddi Zülkarneyn ileride yıkılıp içinden Ye'cüc Me'cüc çıkacak mı?

Seddi Zülkarneyn (as) Çin seddi midir?

Risale-i Nur'da bu konular nasıl ele alınıyor?

23.10.2010 tarihinde cevaplandı.

Cevap

KUR'AN'A GÖRE ZÜLKARNEYN (AS) ve YE'CÜC ME'CÜC KISSASI

Kur’ân-ı Kerîm’de Zülkarneyn (a.s.) kıssası, Kehf Sûresi’nde; Hz. Mûsâ (a.s.) ile Hızır (a.s.) arasında geçen hikmet dolu yolculuğun ardından, 83-98. âyetlerde genişçe anlatılmaktadır. Ayrıca Enbiyâ Sûresi’nin 96-97. âyetlerinde Ye’cûc ve Me’cûc hakkında kısa bilgi verilmektedir. Kehf Sûresi’nde kıssa şöyle başlamaktadır: “Sana Zülkarneyn’den de soruyorlar. De ki: Size ondan bir hâtıra okuyacağım. 1 ”Zülkarneyn (a.s.) kıssasının sebeb-i nüzûlüne dair ise şu rivayet nakledilmektedir:

Müslümanların sayısının artması üzerine müşrikler, Resûlullah’ın peygamber olup olmadığını araştırmak için Nadr b. Hâris ile Utbe b. Muayt’ı Medîne’deki Yahudi âlimlerine gönderip onlara şu tâlimatı vermişlerdi: “Muhammed’in durumunu sorup vasıflarını ve söylediklerini anlatın; onlar kitap ehlidir, peygamberler hakkında bizim bilmediklerimizi bilirler.” Bu iki kişi Medîne’ye giderek meseleyi Yahudi âlimlerine anlattılar. Âlimler de, “Muhammed’e (sav) geçmiş çağlarda mağaraya sığınmış gençleri, dünyanın doğusunu ve batısını dolaşmış olan adamı ve rûhun ne olduğunu sorun. Eğer bunları size bildirirse o bir peygamberdir, ona uyun; aksi takdirde bir falcıdır, istediğinizi yapabilirsiniz.” dediler. Nadr ile arkadaşı Mekke’ye dönüp bunları Hz. Peygamber’e sordular. O da, “Sorularınıza yarın cevap veririm.” dedi. Fakat “inşallah” demesi gerekirken bunu ihmal ettiği için o günden itibaren on beş gün vahiy gelmedi. Bunun üzerine Mekke halkı, “Muhammed bize ‘Sorularınıza yarın cevap veririm.’ demişti; ancak on beş gün geçtiği hâlde hâlâ cevap vermedi.” diyerek dedikoduya başladı. Hz. Peygamber vahyin gecikmesi sırasında iyice bunaldığı bir sırada Cebrâil, söz konusu soruların cevabını içeren Kehf Sûresi ile İsrâ Sûresi’nin 85. âyetini getirdi. 2

Kehf suresinde ilgili kıssa şöyle geçmektedir:

Sana Zülkarneyn'den de soruyorlar. De ki: “Size ondan bir hâtıra okuyacağım. Şübhesiz ki biz, ona (Zülkarneyn'e) yeryüzünde imkân verdik ve kendisine (istediği) herşeyden bir sebeb (ulaşması için bir yol) verdik. 3

Böylece bir sebeb (batıya doğru, bir yol) ta'kib etti. Nihâyet güneşin battığı yere (batı cihetindeki memleketlere) varınca, onu (o güneşi) balçıklı bir suda batıyor (gibi) buldu ve yanında (kâfir) bir kavim buldu. Dedik ki: “Ey Zülkarneyn! (Artık sana düşen) ya (onları) cezâlandırman veya haklarında bir güzellik tutmandır!” 4

(Zülkarneyn o kavme) dedi ki: “Kim zulmederse, işte onu cezâlandıracağız; sonra (o,) Rabbine döndürülür de (Rabbi) onu şiddetli bir azâb ile cezâlandırır. Fakat kim îmân edip sâlih amel işlerse, işte onun için en güzel karşılık (Cennet) vardır. Ona emrimizden bir kolaylık da söyleyeceğiz” (dedi). 5

Sonra (başka) bir sebeb (doğuya doğru, bir yol) ta‘kib etti. Nihâyet güneşin doğduğu yere (doğu cihetindeki memleketlere) varınca, onu öyle bir kavim üzerine doğuyor buldu ki, onun (o güneş ışıklarının) altında kendileri(ni korumak) için bir siper (dağlar ve ağaçlar) yapmamıştık. İşte (Zülkarneyn’in işi) böyledir! Ve onun yanında olan şeyleri, gerçekten (hepsinden) haberdâr olarak kuşatmıştık. 6

Sonra bir sebeb (bir yol daha) tuttu. Nihâyet iki dağ arasına varınca, bunların önünde öyle bir kavim buldu ki, (lisan ve anlayış cihetiyle) hemen hemen söz anlamayacak bir hâlde idiler. Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Doğrusu Ye’cüc ve Me’cüc bu memlekette fesad çıkaran kimselerdir. Bu yüzden bizimle onların arasına bir sed yapman için sana bir vergi (bir ücret) verelim mi?” 7

(Zülkarneyn:) “Rabbimin beni içinde bulundurduğu imkânlar, (sizin vereceğinizden) hayırlıdır; şimdi bana bir kuvvetle (gücünüzle) yardım edin de sizinle onların arasına aşılmaz bir redm (sed) yapayım. Bana demir kütleleri getirin!” (dedi). İki dağ arası (bunlarla dolup) aynı seviyeye geldiği zaman: “Körükleyin!” dedi. Nihâyet onu (o demir kütlelerini) kor hâline getirince: “Getirin bana, üzerine erimiş bakır dökeyim!” dedi. 8

Artık (Ye’cüc ve Me’cüc) onu ne aşmaya güç yetirebildiler! Ne de onu delmeye tâkatleri yetti!

(Zülkarneyn:) “Bu (sed) Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin ta‘yîn ettiği zaman (kıyâmet günü) gelince onu yerle bir eder. Rabbimin va‘di ise haktır” dedi. Bu (sed) Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin ta'yîn ettiği zaman (kıyâmet günü) gelince onu yerle bir eder. Rabbimin va'di ise haktır” dedi. 9

Enbiya suresinde ilgili kısım şöyle geçmektedir:

Nihâyet Ye'cüc ve Me'cüc'ün (seddi) açıldığı ve onların her tepeden akın etmekte olduğu ve gerçek va'd (olan kıyâmet)in yaklaştığı zaman bir de bakarsın ki, inkâredenlerin gözleri (dehşetten) donuktur. “Eyvah bize! Hakikaten bundan gaflet içindeydik,(biz) bil'akis (nefsimize) zulmeden kimseler imişiz!” (derler). 10

ZÜLKARNEYN (AS) KİMDİR?

Zül kelimesi Arapçada “sahip” demektir. Zülcelâl, celâl sahibi; Zülkemâl ise kemâl sahibi mânâsında kullanılır. Türkçede tekil ve çoğul ifadeler vardır. Bir kelimenin sonuna “-lar, -ler” ekleri gelmesi, birden fazlasını ifade eder. Arapçada ise bunlara ilâveten, iki şeyi belirtmek için kullanılan özel bir yapı daha vardır. Buna “tesniye” denir. Kelime sonlarına gelen “-ân” (ا ن) ve “-eyn” (ى ن) ekleriyle yapılır. Zül, “sahip” demektir. Kelimenin sonundaki “-eyn” ifadesi de “iki” mânâsı taşır. Böylece geriye kelimenin ortasında “karn” kelimesi kalır. Zemahşerî ve Elmalılı gibi müfessirler, bu ifadeyi şu şekilde açıklamışlardır. Buna göre Zülkarneyn ismi; iki nesil görüp yaşadığı için “iki nesil sahibi”, başına taktığı iki boynuzlu miğfer sebebiyle “iki boynuz sahibi” veya sağ ve sol tarafından sarkan örgülü saçları dolayısıyla bu mânâlarda anlaşılmıştır. Ayrıca Kur’ân’da işaret edildiği üzere, doğu ve batının sahibi mânâsına geldiği de ifade edilmiştir. 11 Zülkarneyn (a.s.), Kur’ân’ın beyanıyla Allah’ın kendisine imkân verdiği, her şey için bir sebep ve yol ihsan ettiği, doğuyu ve batıyı dolaşan, yeryüzünde sefer edip fetihlerde bulunan sâlih bir kuldur.

Hz. Ali'ye (ra), "Zülkarneyn'in (as); yer yüzünün, doğularına, batılarına varıncaya kadar ulaşmaya nasıl güç yetirebildiği hakkındaki görüşün nedir?" diye sorulunca, Hz. Ali (ra) "Bulutlar, ona, yol aldırır; Yollar, ona, düzeltilir; Nurlar, ona, döşenip yayılır; Kendisine, gece, gündüz, bir olurdu!" demiştir.12

Kaynaklarda, yeryüzüne dört kişinin hâkim olduğu; bunların ikisinin mü’min, ikisinin ise kâfir olduğu nakledilir. Mü’min olanlar Hz. Süleyman (a.s.) ve Zülkarneyn (a.s.); kâfir olanlar ise Nemrut ve Buhtunnasr olarak zikredilir.13 Bazı kaynaklarda Zülkarneyn’in (a.s.) peygamber olduğu da ifade edilmiştir.

ZÜLKARNEYN (AS) BÜYÜK İSKENDER MİDİR?

Bediüzzaman Hazretleri Zülkarneyn (as)'ın büyük iskender olmadığını hayatlarının bazı benzerliklerinden dolayı ona benzetildiğini söylemektedir. İlgili yer şöyledir:

Ehl-i tahkîkin beyânına göre, hem Zülkarneyn ünvanının işaretiyle, Yemen padişahlarının Zülyezen gibi, “zü” kelimesiyle başlayan isimleri bulunduğundan bu Zülkarneyn, İskender-i Rûmî değildir. Belki Yemen padişahlarından birisidir ki, Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm’ın zamanında bulunmuş ve Hazret-i Hızır’dan (as) ders almıştır. 14

SEDDİ ZÜLKARNEYN

Kehf suresinde ilgili konu şöyle geçmektedir:

Sonra bir sebeb (bir yol daha) tuttu. Nihâyet iki dağ arasına varınca, bunların önünde öyle bir kavim buldu ki, (lisan ve anlayış cihetiyle) hemen hemen söz anlamayacak bir hâlde idiler. Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Doğrusu Ye’cüc ve Me’cüc bu memlekette fesad çıkaran kimselerdir. Bu yüzden bizimle onların arasına bir sed yapman için sana bir vergi (bir ücret) verelim mi?

Zülkarneyn (a.s.), yeryüzünün doğusuna yaptığı yolculuğun ardından iki dağ arasındaki bir bölgeye gelince, konuşmaları neredeyse hiç anlaşılamayan bir kavimle karşılaşır. Bu kavim, Ye’cüc ve Me’cüc adındaki bir topluluktan söz ederek onların memleketlerinde fesat çıkardıklarını bildirir ve kendileriyle o bozguncu kavim arasına bir sed yapmasını ister. Hattâ bunun karşılığında kendisine ücret teklif ederler.

Zülkarneyn (a.s.) ise bu ücreti kabul etmez ve Allah’ın kendisine verdiği imkânların onların vereceği şeylerden daha hayırlı olduğunu ifade eder. Buradan, onun çok sâlih ve hususî surette teyid edilmiş bir kul olduğu; Allah’ın kendisine farklı imkânlar ve kuvvetler verdiği anlaşılmaktadır.

Ayrıca bu kavmin ondan sed yapmasını istemesi, Zülkarneyn’in (a.s.) böyle bir işi ilk defa yapmadığını da düşündürmektedir. Demek ki onun daha önce de bu hususta bir bilgi ve tecrübesi vardır ki, bu topluluk kendisinden böyle bir talepte bulunmaktadır. Bu sebeple, Zülkarneyn’in (a.s.) yaptığı seddi yalnızca bu kavme mahsus tek bir uygulama olarak değerlendirmemek gerekir.

Ancak bu kavmin talebi üzerine yapılan seddin diğerlerinden farklı bir yönü vardır. Zülkarneyn (a.s.), onların isteğine karşılık, “Bana kuvvetle yardım edin de sizinle onların arasına aşılmaz bir engel yapayım.” buyurmaktadır. Burada geçen “redm” kelimesi, sıradan bir setten daha büyük ve daha sağlam bir engeli ifade etmektedir. Nitekim Zemahşerî de “redm” için, setten daha büyük ve daha dayanıklı bir engel açıklamasını yapmıştır. 15 Ayrıca Kehf Sûresi’nin 97-98. âyetlerinde, bu seddin Allah’ın bir rahmeti olduğu bildirilmekte; dolayısıyla yapımının da Allah’ın dilemesi ve yardımıyla gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Elmalılı Hamdi Yazır da bu hususta şöyle demektedir:

Halbuki ne yüksek dağlar aşılmış, ne sağlam istihkamlar delinmiştir. Demek ki bunun sırrı Zülkarneyn'in döktüğü akıcı maddedeydi. Demek ki o, normal bir madde değil, ilahi bir kuvvetti. Bu Rabbimden bir rahmettir. Yani ne sizin işinizdir, ne benim; yalnız Allah'ın nimetlerinden Allah'ın bir lütfudur. 16

Ye’cüc ve Me’cüc’ün bu seddi aşmaya da delip geçmeye de güç yetiremeyecekleri, Allah’ın tayin ettiği vakit gelinceye kadar devam edecektir. O vakit geldiğinde ise Allah’ın bu seddi yerle bir edeceği bildirilmektedir. Böylece bu sed, bir kıyamet alâmeti olması cihetiyle diğer setlerden farklı, hususî bir mâna kazanmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de bildirildiğine göre Zülkarneyn (a.s.), bu seddi Allah’ın rahmeti ve yardımıyla inşa etmiştir. O kavmin teklif ettiği ücreti kabul etmemiş, onlardan yalnızca iş gücüyle yardım etmelerini istemiştir. Ardından demir kütlelerinin getirilmesini emretmiş; iki dağın arası demirle doldurulup aynı seviyeye ulaşınca ateşin körüklenmesini istemiştir. Demir kor hâline gelince de, onun üzerine erimiş bakır dökeceğini bildirmiştir. Bu ifadeler, Zülkarneyn’in (a.s.) hususî bir ilim, kuvvet ve imkâna sahip olduğunu göstermektedir.

Bu seddin yapım şekliyle ilgili olarak Zemahşerî şöyle demektedir:

Söylendiğine göre Zülkarneyn (as) setin temelini, su çıkıncaya kadar kazmış. Sonra temeli kaya ve erimiş bakırdan yapmış, üzerine inşa ettiği yapıyı da demir kütlelerinden yapmıştır. İkisi arasına da odun ve kömür koymuş, böylece iki dağ arasını zirve noktasına kadar yüksek bir set ile kapatmıştır. Sonra körükleri koymuş ve iyice kızıp ateş gibi olunca erimiş bakırı kızgın demirin üzerine dökmüş, böylece ikisi iyice karışıp kaynaşmış ve tek parça haline gelmiş, böylece çok sert bir dağ haline gelmiştir. 17

YEC'ÜC ME'CÜC

Elmalı Hamdi Yazır, Ye'cüc ve Me'cüc için şöyle söylemektedir:

Ye'cüc ve Me'cüc; Yahut Yacuc ve Macuc isimleri Arapçaya başka bir dilden nakledilmiş Arapça olmayan kelimeler olduğu anlaşılıyor. Avrupalılar da bunlara "Yagug" ve "Magug" demişler ve onları şeytan soyundan sayarlarmış. Nitekim orta çağları açan kavimler göçünde Batı Roma İmparatorluğunu istila eden Hunlara böyle demişlerdir ki, Barbar deyiminden daha şiddetli demek oluyor.

Zemahşeri Ye'cüc ve Me'cüc için şöyle söylemektedir:

Bunların insanları yediği söylenmektedir. Yine söylendiğine göre bahar aylarında ortaya çıkıyorlar ve yeşil nâmına ne bulurlarsa yiyip bitiriyorlar, kuru olarak buldukları şeyleri ise beraberlerinde taşıyorlardı. İnsanlar onlardan çok zarar görmüşler, birçok kimse öldürülmüş, birçoğu da tutsak edilmişti. Peygamber (s.a.v) onları “Bunlardan her biri kendi neslinden eli silah tutan bin erkek görmeden ölmez.” şeklinde nitelediği nakledilmiştir. Söylendiğine göre iki sınıf idiler: Bir sınıfı çok uzun boylu olanlar, diğer sınıfı da çok kısa boylu olanlardı. 18

Fahrettin Er Razi, Ye'cüc ve Me'cüc için şöyle söylemektedir:

Müfessirler Ye’cûc ve Me’cûc’un hangi kavimden olduğu hususunda değişik şeyler söylemişlerdir. Bazıları onların Türklerden olduğunu ileri sürdükleri gibi bazıları Ye'cüc'ün Türklerden Me'cücün Ceyl ve Deylam kabilelerinden olduklarını ileri sürmüştür. onların insanları öldürdüğü; insan etleri yedikleri ya da, bahar günlerinde çıkıp insanların yeşilliklerini, ekin ve sebzelerini bitirdikleri söylenilmiştir. Kısaca, “fesat” kelimesi, bütün bu manalara da muhtemeldir. Muradı en iyi bilen Allah’tır. 19

İsmail Hakkı Bursevi Ye'cüc ve Me'cüc için şöyle söylemektedir:

“Yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar.” Yâni bizim topraklarımızda öldürme, tahrip
ve mahsulleri telef etme gibi bozgunculuk yapıyorlar. Onlar bahar mevsiminde
çıkıyorlar, yeşil olan her şeyi yiyorlar, kurusunu da alıp götürüyorlardı. Bazen hayvan
ve benzerî türden bir şey bulamazlarsa insanları yedikleri de oluyordu. Onlardan her
biri silah taşıyan bin neslini görmedikçe vefat etmezdi. Bu yüzden İbn Abbâs
(r.anhümâ) “Âdemoğulları onların onda biridir.” demiştir.

Bediüzzaman Hazretleri, Ye'cüc ve Me'cüc için şöyle söylemiştir:

Ama Ye’cûc Me’cûc, bazı müfessir “veled-i Yâfes’ten iki kabîle” ve bazı diğer “Moğol ve Mançur ” ve bazı dahi “akvâm-ı şarkıye-i şimâlî” ve bazı dahi “benî-Âdemden bir cem‘iyet-i azîme, dünya ve medeniyeti herc ü merc eden bir tâife” ve bazı dahi “Mahlûk-u İlâhîden yerin zahrında veyahud batnında âdemî veya gayr-i âdemî bir mahlûktur ki, kıyâmette, böyle nev‘-i beşerin herc ü mercine sebeb olacaktır;” bazı ve bazı ve bazı dediklerini dediler. Nokta-i kat‘iyye ve cihet-i ittifâkî budur: Ye’cûc ve Me’cûc, ehl-i gāret ve fesâd; ve ehl-i hadâret ve medeniyet ecel-i kazâ hükmünde iki tâife-i mahlûkullâhtır. 20

KIYAMET ALAMETİ OLARAK SEDDİN YIKILIP YE'CÜC ME'CÜCÜN ÇIKMASI

Kehf Sûresi’nin 97-98. âyetleri ile Enbiyâ Sûresi’nin 96-97. âyetleri hakkında tefsir ulemâmızın izahlarını aşağıda nakledeceğiz. Daha sonra Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) bu meseleye dair hadislerini zikrederek genel bir değerlendirme yapacağız. Tefsir âlimlerimizin ilk açıklamaları Kehf Sûresi’nin 97-98. âyetlerinin tefsirine, ikinci değerlendirmeleri ise Enbiyâ Sûresi’nin 96-97. âyetlerinin izahına dair olacaktır.

KEHF 97-98

Artık (Ye’cüc ve Me’cüc) onu ne aşmaya güç yetirebildiler! Ne de onu delmeye tâkatleri yetti!
(Zülkarneyn:) “Bu (sed) Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin ta‘yîn ettiği zaman (kıyâmet günü) gelince onu yerle bir eder. Rabbimin va‘di ise haktır” dedi. Bu (sed) Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin ta'yîn ettiği zaman (kıyâmet günü) gelince onu yerle bir eder. Rabbimin va'di ise haktır” dedi. 21

ENBİYA 96-97

Nihâyet Ye'cüc ve Me'cüc'ün (seddi) açıldığı ve onların her tepeden akın etmekte olduğu ve gerçek va'd (olan kıyâmet)in yaklaştığı zaman bir de bakarsın ki, inkâr edenlerin gözleri (dehşetten) donuktur. “Eyvah bize! Hakikaten bundan gaflet içindeydik, (biz) bil'akis (nefsimize) zulmeden kimseler imişiz!” (derler). 22

Zemahşeri şöyle buyurmaktadır:

Bu set, Allah’ın bir nimetidir ve kullarına “bir rahmetidir.” Ya da bu seddi yapmaya yönelik kudret ve imkân Allah’ın bir rahmetidir. “Rabbimin vaadi gelince” yani kıyamet gününün gelişi yakınlaştığında bu seddi yerle bir edecektir. Dekken “yerle bir, dümdüz” demektir. 23
Ye’cûc ve Me’cûcün sedd açıldığında çıkacakları da söylenmiştir. 24

İsmail Hakkı Bursevî şöyle buyurmaktadır:

Mü’minlerin annesi Hz. Zeyneb (r.a.)’dan rivâyet edilmiştir: Rasûlullah (s.a.v.) bir defasında korku ve telaş içinde şöyle diyerek onun yanına girdi: “Allah’tan başka ilâh yoktur. Eyvah, yaklaşan şerden Arab’ın başına geleceklere!.. Bugün Ye’cûc ve Me’cûc seddinden şu kadar açıldı.” Rasûlullah (s.a.v.) baş parmağı ile şehâdet parmağını halka yaptı. Hz. Zeyneb (r.a.) der ki: “Ey Allah’ın Rasûlü, aramızda sâlih insanlar olduğu hâlde helâk olur muyuz?” diye sordum. “Evet, kötülük (yani zinâ) arttığı zaman.” buyurdu. Hadiste kastedilen şudur: Bugüne kadar bu sedde bir delik yoktu. Bugün küçük bir delik açıldı. Bu deliğin açılması, kıyâmetin yaklaştığını gösteren alâmetlerdendir. Bu delik genişlediği zaman onlar oradan çıkarlar. Onların çıkması, Deccâl’in çıkışından sonradır. 25
Onların sedlerinin açılmasından murad ise önlerini kapatan seddin açılmasıdır. Kehf Sûresi’nde geçen Ye’cûc ve Me’cûc kıssasında, onlara sed inşâ edilmesi ve âhir zamanda bunun nasıl açılacağı anlatılmıştır. “Ve onlar”, Ye’cûc ve Me’cûc, “her” yüksek yerden ve “tepeden akın etmeye”, süratle inmeye, “başladıkları zaman,”...26

Taberi şöyle demektedir:

Ye'cüc Me'cücün galip gelme vakti kıyamet gelince Rabbim bu seddi yerle bir edecektir. Rabbimizin Ye'cüc ve Me'cücün galip geleceğine ve kıyametin kopacağına dair vadi haktır. 27

Ye'cüc Me'cücün seddinin açılacağı ve onların her tepeden akın edecekleri anlaşılmaktadır. 28

Fahrettin Er Razi şöyle demektedir:

Onlar, seddin gerisinden çıktıkları zaman, dalga dalga sürüler hâlinde ülkelere yayılacaklar, denize ulaşıp bütün suyunu içecekler ve bütün canlılar da yiyecekleridir. Sonra, ağaçları yiyecekler; insanların etlerini yiyecekler. Ama, Mekke, Medine ve Beytü’l-Makdis’e giremeyecekler. Daha sonra Allah Teâlâ, onların üzerine bazı canlılar gönderecek, bu canlılar da onların kulaklarının içine girecekler, böylece de onlar ölecekler. 29

“Her tepeden saldıracaklar” ifadesine gelince, bu söz arasında getirilen bir ara cümledir. Buna göre mânâ, “Ye’cûc ve Me’cûc’un seddi çözülüp hak olan va’d de yaklaştığında, kâfirlerin gözleri belerir” şeklinde olur. 30

Kurtubi:

Nihayet Ye’cûc ile Me’cûc’un seddi açıldığında... demektir “Her yüksekçe tepeden hızlıca indiklerinde...” İbn Abbas dedi ki: “Her yüksekçe yerden geleceklerinde” demektir. Yani onlar sayıca çok olacaklarından ötürü her bir taraftan akın akın geleceklerdir. Her yüksekçe tepeden hızlıca inenlerin Ye’cûc ile Me’cûc oldukları söylenmiştir. Daha kuvvetli görülen görüş budur. İbn Mes'ud ile İbn Abbas da bu görüştedirler. 31

İbn Kesir:

Yani bu sed yerle bir olunca, onlar seddin arkasından çıkarlar, insanlar arasına dalarlar ve insanların mallarını bozarlar, eşyalarını telef ederler. Süddî, “O gün Biz onları bırakırız; dalgalar hâlinde birbirlerine girerler.” âyeti hakkında şöyle demiştir: O gün, Ye’cûc ve Me’cûc’un insanlar arasına çıktığı gündür. Bütün bunlar, yerinde (Enbiyâ, 96) geleceği gibi, Deccal’ın gelişinden sonra, kıyametin kopuşundan öncedir. Nitekim Allah Teâlâ, Enbiyâ Sûresi’nde şöyle buyurur: “Ye’cûc ve Me’cûc’un seddi açıldığı zaman, her tepeden akın ederler.” 32

Bu konu hakkında Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) bazı hadis-i şerifleri şöyledir:

Sahih-i Müslim'de geçen bir rivayette, Huzeyfe bin Esid el-Gıfari (ra) şöyle dedi:
Bizler kıyameti müzakere ederken birden Rasulullah (Sav) çıkageldi ve şöyle buyurdu: “Neyi müzakere ediyorsunuz? ”Biz: Kıyameti müzakere ediyoruz, dedik. Bunun üzerine Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Sizler öncesinde on alamet görmediğiniz sürece kıyamet kopmayacaktır! Duhan, Deccal, Dâbbe, Güneşin batıdan doğması, Meryem oğlu İsa’nın inmesi, Ye’cuc ve Me’cuc’un çıkması, biri doğuda biri batıda diğeri de Arap yarımadasında olmak üzere üç yere batırılma olayı, bu alametlerden sonuncusu ise Yemen’den çıkıp insanları mahşer yerine sevk eden bir ateştir.” Diğer bir rivayette “İnsanları denize atan bir rüzgâr." 33

Başta Buhari, Müslim, Ebu Davud olmak üzere bir çok hadis imamızın kaynaklarında şöyle bir rivayet geçmektedir:

Mü’minlerin annesi, Ümmü’l-Hakem Zeyneb Binti Cahş (ra)’nın anlattığına göre; Nebî (sav) korkudan titreyerek onun yanına girdi ve: “Allah’dan başka ilah yoktur. Yaklaşan şerden dolayı vay Arabın haline! Bugün Ye’cûc ve Me’cûc’un seddinden şu kadar yer açıldı” buyurdu ve baş parmağı ile şehadet parmağını birleştirerek halka yaptı. Bunun üzerine ben: Ey Allah’ın Resûlü! İçimizde iyiler de olduğu halde helâk olur muyuz, dedim? Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem : “Kötülük ve günahlar çoğaldığı vakit, evet” buyurdu. 34

Peygamberimiz (sav): “Ye’cuc ve Me’cuc setti her gün kazarlar. Nihayet güneşin ışığını görmeye yaklaştıkları vakit, başlarında bulunan kişi, ‘Haydi, geri dönün; onu yarın kazacağız.’ der. Allah-u Teâlâ da setti eskisinden daha sağlam bir hâle getirir. Nihayet süreleri dolup da Allah-u Teâlâ onları insanların üzerine göndermeyi dileyince yine setti kazarlar. Güneşin ışığını görmeye yaklaştıkları vakit, başlarında bulunan kişi, ‘Haydi, dönünüz; inşallah yarın kazacağız.’ der. Onlar da, ‘İnşallah.’ derler.

Sonra ertesi gün yine settin yanına gelirler ve onu bıraktıkları vaziyette bulurlar. Yani açtıkları gedikler olduğu gibi kalır. Onlar da setti kazarak insanların üzerine çıkarlar. Ulaştıkları suyu içip bitirirler. İnsanlar onlardan korunmak için kalelerine sığınırlar. Bunun üzerine onlar oklarını göğe atarlar. Okları, üzeri kanlı olarak geri döner. Bunun üzerine onlar, ‘Yeryüzü halkını katlettik, gök ehline de galip geldik.’ derler. Sonra Allah, onların boyunlarına musallat olacak deve kurtları gönderir ve onları bununla öldürür.

Canım elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki yerdeki hayvanlar, onların etleriyle semizlenecek ve memeleri sütle dolacaktır.” 35

Burada dikkat çekici bir hâdise vardır: Kehf Sûresi’nin nüzûl sebebi olarak yazının başında aktarılan rivayete göre müşrikler, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) Zülkarneyn (a.s.), Ashâb-ı Kehf ve ruh hakkında sorular sormuşlardı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de onlara, “İnşâllah” demeden, yarın cevap vereceğini bildirmişti. Bunun üzerine vahiy on beş gün gecikmiş; ardından inen ilk âyetlerde Allah Teâlâ, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Allah dilemedikçe (inşallah) hiçbir şey için bunu yarın yapacağım deme 36

Yukarıdaki rivayette de Ye’cüc ve Me’cüc kavminin seddi kazdığı anlatılır. Tam bir miktar ışık görünmeye başladığında başlarındaki kişi, “Haydi, mola verelim; yarın devam ederiz.” der. Fakat “İnşallah” demedikleri için Allah seddi tekrar eski hâline getirir. Bu durum, kıyamet vakti yaklaşıp Allah’ın vaad ettiği zaman gelinceye kadar devam eder. O vakit liderleri “İnşallah” der, yanındakiler de aynı şekilde “İnşallah” derler. Bunun üzerine Allah seddi yeniden eski hâline döndürmez ve onu delip çıkmalarına müsaade eder.
Bu hâdise, Bürûc Sûresi’nde zikredilen Ashâb-ı Uhdûd kıssasını hatırlatmaktadır. Orada inkârcı kral, Allah’ın sâlih kulu olan genci öldürmek için çeşitli yollar denemiş fakat Allah'ın izniyle başarılı olamamıştır; en son okla öldürmeyi denemiş fakat attığı oklar gence isabet etmemiştir. Nihayet sâlih genç, krala “Bu gencin Rabbinin adıyla” demesini söylemiş; kral da bu şekilde söyleyince ok gence isabet etmiş ve şehid olmuştur. 37
Sahih-i Müslim'de ve Tirmizi'de geçen şöyle uzun bir rivayet vardır. Nevvâs b. Sem’ân el-Kilâbî şöyle rivayet etmiştir:

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “... Sonra Allah, Îsâ’ya: ‘Kullarımı Tûr Dağı’na götür.’ diye vahyedecek. Çünkü Ben, öyle kullar çıkaracağım ki onlarla savaşmaya kimsenin gücü yetmez. Bunlar Ye’cüc ve Me’cüc kavmidir. Bunlar, her bir tepeden seller gibi akarak yeryüzüne dağılacaklardır. İlk grup Taberiyye Gölü’ne inecek ve oranın suyunu içip bitirecektir. İkinci grup o göle uğrayacak ve: ‘Önceden burada su vardı.’ diyecektir. Sonra Beytülmakdis’e varıncaya kadar yürüyecekler ve şöyle diyecekler: ‘Yeryüzündekilerle savaştık ve hepsini öldürdük. Haydi şimdi de gökyüzündekileri öldürelim.’ Oklarını fırlatacaklar da Allah, onların oklarını kana bulanmış olarak geri çevirecektir.”

“Meryem oğlu Îsâ ve çevresindekiler kuşatılacaktır. O gün bir öküz başı, sizin için yüz dinardan daha kıymetli olacaktır. Sonra Meryem oğlu Îsâ ve arkadaşları Allah’a dua edecekler de Allah, o kavmin boyunlarında kurtçuklar meydana getirecek; hepsi tek bir kişinin ölümü gibi ölüp yok olacaklardır. Îsâ ve arkadaşları bulundukları yerden inecekler; ölüp yok olan Ye’cüc ve Me’cüc kavminin yağlarının, kokmuş etlerinin ve kanlarının bulunmadığı bir karış yer bile bulamayacaklardır. Bunun üzerine Îsâ ve arkadaşları tekrar Allah’a dua ve niyaz edecekler. Allah da o leşlerin üzerine, deve boyunlarına benzeyen kuşlar gönderecektir. Bu kuşlar onların leşlerini derin bir çukura atarak yeryüzünü temizleyeceklerdir. Müslümanlar, bu topluluğun geride kalan oklarını, yaylarını ve ok koydukları torbalarını yedi yıl yakıt olarak kullanacaklardır.”

“Allah onlara bir yağmur gönderecek ve kıldan yapılmış, kerpiçten yapılmış bütün evler bu yağmurdan etkilenecektir. Bu yağmurla yeryüzü, leşlerin kokusundan ve her türlü pislikten temizlenmiş olarak tertemiz hâle gelecektir. Sonra yeryüzüne: ‘Meyvelerini ve bereketini çıkar.’ denilecek ve her taraf bereketlerle ve meyvelerle dolacaktır. Öyle ki bir narı ancak bir topluluk yiyebilecek, kabuğuyla da gölgeleneceklerdir. Süt bereketlenecek; kalabalık gruplar yeni doğmuş bir deve yavrusuyla yetineceklerdir. Bir kabile yeni doğmuş bir sığırla yetinecektir. Bir oymak da yeni doğmuş bir davarla geçinebilecektir. Onlar bu şekilde yaşarken Allah bir rüzgâr gönderecek. Bu rüzgâr, bütün mü’minlerin ruhunu alıp götürecektir. Geriye kalan insanlar ise eşeklerin çiftleşmesi gibi ulu orta her yerde çiftleşecekler ve kıyamet onların üzerine kopacaktır.” 38

DEĞERLENDİRME

İlgili âyet ve hadislere baktığımızda şu sonuca varılmaktadır: Ye’cüc ve Me’cüc, kıyametin büyük alâmetleri arasında zikredilmiştir. Bunlar, yeryüzünde bozgunculuk ve fesat çıkaran bir kavimdir. Zülkarneyn’in (a.s.) yaptığı sed sayesinde onların bozgunculuk ve fesatlarının önü kesilmiş, kıyamete yakın bir zamana kadar bu seddi aşmaları engellenmiştir. Allah’ın vaad ettiği vakit geldiğinde ise bu seddi aşacakları, yeniden yeryüzüne çıkıp fesat çıkaracakları ifade edilmiştir. Ardından da Allah’ın rahmetiyle helâk olacakları bildirilmiştir.

Risale-i Nur'da Ye'cüc ve Me'cüc Bahsi

Bediüzzaman Hazretleri, kıyamet alâmetleriyle ilgili bazı hadisleri eserlerinde değerlendirmiştir. Bilhassa bu zamanda, inkâr ve şüphe sebebiyle zihni karışmış, maddeci felsefenin tesiriyle zehirlenmiş akıllara karşı, bu hadislerin teşbih cihetlerine dikkat çekmiş; işârî mânâları, te’villeri ve bize bakan hikmetleri üzerinde durmuştur. Bu rivayetlere Beşinci Şuâ isimli eserinde genişçe yer vermiştir. Bu mesele hakkında şöyle demektedir:

Bundan kırk sene evvel ve hürriyetten bir sene evvel İstanbul’a geldim. O zaman Japonya’nın baş kumandanı, İslâm ulemâsından dînî bazı suâller sormuştu. Onları İstanbul hocaları benden sordular. Hem çok şeyleri o münâsebetle suâl ettiler...39

RİSALE-İ NUR'DA YEC'ÜC VE ME'CÜC İLE İLGİLİ YERLER ŞUNLARDIR:

1) ANARŞİSTLİK VE YE'CÜC ME'CÜC

Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adâlet-i İlâhiye nâmına ve hakāik-i İslâmiye dâiresinde mahkemeleri açmazsa, maddî ve ma‘nevî kıyâmetler başlarına kopacak. Anarşilere, ye’cûc ve me’cûclere teslîm-i silâh edecekler diye, kalbe ihtâr edildi. 40

Hayat-ı ictimâiyeyi idare eden en mühim esâs olan hürmet ve merhamet, gayet sarsılmış. Bazı yerlerde, gayet elîm ve bîçâre ihtiyârlar ve peder ve vâlideler hakkında dehşetli neticeler veriyor. Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, Risâle-i Nûr, bu müdhiş tahrîbâta karşı girdiği yerlerde mukāvemet ediyor, ta‘mîr ediyor. Sedd-i Zülkarneyn’in tahrîbiyle Ye’cûc ve Me’cûclerin dünyayı fesâda vermesi gibi, şerîat-ı Muhammediye (asm) olan sedd-i Kur’ânînin tezelzülüyle de Ye’cûc ve Me’cûc’den daha müdhiş olarak ahlâkta ve hayatta zulmetli bir anarşilik ve zulümlü bir dinsizlik fesâda ve ifsâda başlıyor. 41

Hakîkî bir Müslümân, samîmî bir mü’min, hiçbir zaman anarşiye, bozgunculuğa tarafdâr olmaz. Çünkü, dînin şiddetle men‘ettiği şey, hiçbir hakkı tanımayan ve insanlık seciyelerini ve medeniyet esaslarını canavar hayvanlar seciyesine çeviren anarşiliktir ki, bunun âhir zamanda ye’cûc ve me’cûc komitesi olduğuna Kur’ân-ı Kerîm işâret buyurmaktadır. 42

Alâmet-i kıyâmetten olan Ye’cûc ve Me’cûc’e ve Sed’de dâir bir risâlede bir derece tafsîlen yazdığımdan, ona havâle edip, şurada yalnız şunu deriz ki, eskiden Mançur, Moğol ünvanıyla ictimâât-ı beşeriyeyi zîr u zeber eden tâifeler ve Sedd-i Çin’in yapılmasına sebebiyet verenler, kıyâmete yakın, yine anarşistlik gibi bir fikir ile medeniyet-i beşeriyeyi zîr u zeber edecekleri, rivâyetlerde vardır. 43

Sual: Bediüzzaman Hazretleri, bu zamandaki anarşizm ve bozgunculuk hareketleriyle Ye’cüc ve Me’cüc’ü neden aynı çerçevede değerlendirmiştir?

Cevap: Bediüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ın ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) haber verdiği hâdiselerin bütün zamanlara bakan yönlerine dikkat çekmiş; bu haberlerin işârî mânâlarını da beyan etmiştir. Yukarıda zikredilen ve Müslim’de geçen uzun hadiste, Ye’cüc ve Me’cüc’ün her türlü kutsalı ayaklar altına alacak karakteri şu şekilde tasvir edilir: “Yeryüzündekileri öldürdük, haydi şimdi göktekileri de öldürelim.” diyerek oklarını göğe fırlatırlar. Bu rivayet, onların yalnızca fizikî bir topluluk olmadığını; aynı zamanda Allah’ı tanımayan, hiçbir mânevî otoriteyi kabul etmeyen fikrî bir anarşizmi de temsil ettiğini göstermektedir.

Ayrıca bu ifade, “Yeryüzündeki devletleri ve otoriteleri yıktık; şimdi de göktekileri, yani semavî dinleri ortadan kaldıralım.” mânâsına da işaret eder. Nitekim dikkat çekici bir şekilde, yirminci yüzyılda ortaya çıkan anarşizm ve komünizm hareketleri; başta Çin, Rusya ve Doğu Almanya gibi köklü devletler olmak üzere birçok devleti ve otoriteyi yıkmış, ardından da Hristiyanlık ve İslâmiyet gibi semavî dinleri ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Hattâ bu teşebbüslerinde, geçici de olsa, bir derece muvaffak oldukları görülmüştür.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) şu ifadesi de bu noktada dikkat çekicidir: “Oklarını fırlatacaklar da Allah, onların oklarını kana bulanmış olarak geri çevirecektir.” Bu ifade, onların oklarını semavî dinlere yönelteceklerine ve bir müddet için başarılı olmuş gibi görüneceklerine işaret etmektedir. Peygamberimiz (sav) 20. Yüzyılda yaşanan bu gelişmeleri mucizane ifade ederek bizlere haber vermiştir.

Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de onlar için kullanılan vasıf da dikkat çekicidir. Zülkarneyn (as) kıssasında, “Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc bu yerde fesat çıkarıyorlar.” 44 denilerek onların “müfsidûn”, yani bozguncular olduğu bildirilir. Bediüzzaman Hazretleri, “fesat çıkarmayı” bu zamanın ifadesiyle anarşistlik olarak açıklamıştır. Çünkü anarşi; hürmeti, merhameti ve emniyeti ortadan kaldırarak hayat-ı içtimâiyeyi zehirler.

Böylece hem Kur’ân’ın hem de Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) bu zamana da bakan yönlerine işaret edilmiş olur. Bu da, söz konusu ifadelerin her asra hitap eden i’câzını/mucizeliğini göstermektedir.

RİSALE-İ NUR'UN BU ZAMANIN SEDDİ ZÜLKARNEYN'İ OLMASI

Sual: Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur'un bu zamanın seddi Zülkarneyn'i (as) olduğunu söylüyor. Bunu nasıl anlamalıyız?

Cevap: İlgili yer şöyledir:

Hayat-ı ictimâiyeyi idare eden en mühim esâs olan hürmet ve merhamet, gayet sarsılmış. Bazı yerlerde, gayet elîm ve bîçâre ihtiyârlar ve peder ve vâlideler hakkında dehşetli neticeler veriyor. Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, Risâle-i Nûr, bu müdhiş tahrîbâta karşı girdiği yerlerde mukāvemet ediyor, ta‘mîr ediyor. Sedd-i Zülkarneyn’in tahrîbiyle Ye’cûc ve Me’cûclerin dünyayı fesâda vermesi gibi, şerîat-ı Muhammediye (asm) olan sedd-i Kur’ânînin tezelzülüyle de Ye’cûc ve Me’cûc’den daha müdhiş olarak ahlâkta ve hayatta zulmetli bir anarşilik ve zulümlü bir dinsizlik fesâda ve ifsâda başlıyor.

Burada “Risâle-i Nûr bu zamanın sedd-i Zülkarneyn’idir” denilirken, maddî bir set değil; manevî bir müdafaa, bir muhafaza seddi kastedilir. Bediüzzaman Hazretleri, Sedd-i Zülkarneyn misâliyle şunu ihtar ediyor: Nasıl o set, büyük bir tahrib ve fesadı durduran bir mâni olmuşsa; bu zamanda da şerîat-ı Muhammediye’nin (asm) hayât-ı içtimâiyedeki tesirinin zayıflamasıyla ortaya çıkan dinsizlik, anarşilik, merhametsizlik ve ahlâkî çözülüşe karşı Risâle-i Nûr iman hakikatleriyle bir manevî set vazifesi görüyor. Yani Risâle-i Nûr;

  1. İmanı tahkikî dersini vererek dinsizliğin ifsâdını ve bozgunculuğunu durdurur.

  2. Hürmet, merhamet, şefkat ve adalet gibi İslâmî esasları kuvvetlendirerek sosyal hayatı tamire çalışır.

  3. Anarşinin esası olan başıboşluk, mes’uliyetsizlik ve Allah’tan korkmamak hâline karşı Kur’ânî bir sed çeker.

Bu teşbih, Risâle-i Nûr’un Kur’ân’dan aldığı dersle zamanın manevî yıkımına karşı bir muhafaza ve mukavemet hattı kurduğunu ifade eder; yoksa Sedd-i Zülkarneyn’in (as) aynısı veya onun yerine geçen müstakil bir şer’î kaynak olduğu mânâsına gelmez.

YE'CÜC ve ME'CÜC MANÇUR ve MOĞOL KABİLELERİ Mİ?

Bu kabilelerin tam olarak kimler olduğunu kesin biçimde söylemek maalesef mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadis kaynaklarında isimleri Ye’cüc ve Me’cüc olarak geçmektedir. Müfessirler ve tarih âlimleri, bunları çeşitli kavim ve kabilelere benzetmişlerse de bu konuda kesinleşmiş bir kanaat bulunmamaktadır. Bazı müfessirler, bu kabileleri Mançur ve Moğol kavimlerine benzetmiştir.

Bediüzzaman Hazretleri de bazı müfessirlerin bu değerlendirmesine temas ederek, Mançur ve Moğol kabilelerini Ye’cüc ve Me’cüc’e benzetmektedir. Bu kavimlerin vahşiliği, fesat çıkarmaları ve saldırganlıkları sebebiyle, insanların onların şerlerinden korunmak için başta Çin seddi olmak üzere bir çok sed ve kale inşa etmiş olmaları dikkate alındığında, tarihî süreç içinde bu tür kavimlere Kur’ân’ın ifade ettiği Ye’cüc ve Me’cüc isminin verilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bediüzzaman Hazretleri’nin de bu kanaati paylaştığı görülmektedir. Risale-i Nur’da geçen ilgili yerler şunlardır:

Hatta rû-yu zemînin en meşhur seddi ve kaç günlük uzun bir mesâfe tutan Sedd-i Çin’i, Kur’ân lisânıyla Ye’cûc ve Me’cûc’ün ve ta‘bîr-i diğerle târih lisânında Mançur ve Moğol denilen ve âlem-i beşeriyeti kaç def‘a zîr u zeber eden...45

Kur’ân’ın lisân-ı semâvîsinde Ye’cûc ve Me’cûc nâmı verilen Mançur ve Moğol kabîleleri, eski zamanda, Çin-i Maçin’den bir kısım Tatarları beraber alarak, kaç def‘alar Asya ve Avrupa’yı herc ü merc ettikleri gibi, gelecek zamanlarda dahi dünyayı zîr u zeber edeceklerine işaret ve kinâyedir. 46

SEDDİ ZÜLKARNEYN (AS) ÇİN SEDDİ Mİ?

Zülkarneyn’in (a.s.) inşa ettiği seddin Çin Seddi olmadığı, yedi ayrı yönden anlaşılmaktadır.

1) Tarih bakımından Çin Seddi olması mümkün görünmemektedir: Çin Seddi’nin yapımına, basit toprak setler hâlinde milâttan önce yedinci yüzyılda başlanmış; bugünkü şekline yakın esas inşası ise milâttan önce üçüncü yüzyılda gerçekleşmiştir. 47 Hâlbuki Zülkarneyn’in (a.s.), Bediüzzaman Hazretleri’nin de ifade ettiği üzere, Hz. İbrahim’in (a.s.) döneminde, milâttan önce yirminci ile on sekizinci yüzyıllar arasında yaşadığı kabul edilmektedir.

Ayrıca konunun başında zikredilen rivayette, Zülkarneyn’in (a.s.) hayatına dair soruların Yahudiler tarafından Tevrat’taki bilgilere dayanılarak sorulduğu anlaşılmaktadır. Tevrat, Hz. Musa’ya (a.s.) verilen kitap olduğuna göre, tarih kaynaklarında Hz. Musa’nın (a.s.) yaşadığı dönem dahi milâttan önce on beşinci ile on üçüncü yüzyıllar arasına tarihlendirilmektedir. Dolayısıyla tarihî silsileye bakıldığında, Sedd-i Zülkarneyn’in (a.s.) Çin Seddi olması mümkün görünmemektedir.

2) Çin Seddi, yapım sürecinin uzunluğu bakımından da uygun görünmemektedir: Çin Seddi’nin tamamlanması yüzyıllar sürmüştür. Hattâ bugünkü hâline ulaşması iki bin yıldan fazla bir zaman almıştır. Elbette böyle uzun bir süreye ne bir insanın ne de tek bir topluluğun ömrü yeter. Bu sebeple, Sedd-i Zülkarneyn ile Çin Seddi’ni aynı yapı olarak kabul etmek isabetli görünmemektedir.

3)Toplam uzunluğu bakımından da uygun görünmemektedir: Çin Seddi’nin toplam uzunluğu yaklaşık 22.000 kilometredir. Türkiye’nin en doğusu ile en batısı arasındaki mesafe ise yaklaşık 1.600 kilometredir. Buna göre Çin Seddi’nin uzunluğu, Türkiye’nin doğu-batı genişliğinin yaklaşık on üç katına ulaşmaktadır. Bu kadar uzun bir yapının, Hz. Zülkarneyn’in (a.s.) inşa ettiği sed olması makul görünmemektedir.

4) Yüksekliği olarak mümkün görünmemektedir: Çin seddinin yüksekliği 6 ile 9 metre arasında değişmektedir. Elbette böyle bir yüksekliğin aşılmaması mümkün değildir. Halbuki Kur'anın ifadesi bu settin aşılamayacak yapıda olduğudur."sizinle onların arasına aşılmaz bir redm (sed) yapayım." 48

5) Çin seddinin tarihi süreçte bir çok kez yıkılmış olması: Halbuki Kehf suresinde bu settin kıyametin yaklaştığı zamana kadar ne yıkılmasının ne de delinmesinin mümkün olmayacağı açıkça ifade edilmektedir:

Artık (Ye’cüc ve Me’cüc) onu ne aşmaya güç yetirebildiler! Ne de onu delmeye tâkatleri yetti!

(Zülkarneyn:) “Bu (sed) Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin ta‘yîn ettiği zaman (kıyâmet günü) gelince onu yerle bir eder. Rabbimin va‘di ise haktır” dedi. 49

6) Çin seddi klasik taş ve duvarlardan oluşmuştur: Halbuki Zülkarneyn as'ın seddi demirin kor haline getirildikten sonra üzerine erimiş bakır dökülerek yapıldığı Kur'an'da net olarak açıklanmıştır:

Bana demir kütleleri getirin!” (dedi). İki dağ arası (bunlarla dolup) aynı seviyeye geldiği zaman: “Körükleyin!” dedi. Nihâyet onu (o demir kütlelerini) kor hâline getirince: “Getirin bana, üzerine erimiş bakır dökeyim!” dedi. 50

7) Çin seddinin Çin'in çevresini sarması: Halbuki Kur'an'da Zülkarneyn as'ın seddi iki dağın arasında yapılmıştır.

Sual: Bediüzzaman Hazretleri niçin Çin Seddi’ni Zülkarneyn’in (a.s.) seddi olarak düşünmüştür?

Yukarıdaki yedi başlık altında, Çin Seddi’nin Zülkarneyn’in (a.s.) inşa ettiği sed olmadığını açıkça ifade ettik. Peki, bazı müfessirler gibi Bediüzzaman Hazretleri de Risale-i Nur’un bazı yerlerinde Çin Seddi’ni Zülkarneyn’in (a.s.) seddi olarak mı göstermiştir?

Cevap: Önce risale-i Nur'da geçen ilgili yerleri kısaca ifade edip sonra cevabımıza geçeceğiz.

Evet sedd-i Zülkarneyn’in külliyetinden bir ferdi olan Sedd-i Çinî, binler sene yaşadığı halde daha meydanda duruyor. İnsan eliyle zemin sahîfesinde yazılan, mücessem, mütehaccir, ma‘nîdâr târîh-i kadîmden uzun bir satır olarak okunuyor. 51

Çin-i Maçin’de kırk günlük bir mesâfede yapılan ve acâib-i seb‘a-i âlemden birisi bulunan sedd-i Çinînin binasına sebebiyet veren Mançur ve Moğol ve bir kısım Kırgız ve Tatar kabîleleridir ki, Kur’ân’ın mücmel haberini tefsîr eden Zât-ı Ahmediye, (asm) mu‘cizâne ve muhakkikāne haber vermiş. 52

Ama sed ise, bazı müfessir sedd-i Çin ve bazı müfessir başka yerde cebelleşmiş ve bazı müfessir sedd-i mahfîdir, inkılâb ve ahval-i âlem setr eylemiştir; ve bazı ve bazı, demişlerdir, demişlerdir … Her halde müfsidlerin def‘-i şerleri için bir redm-i azîm ve cesîm bir duvardır... Sedd-i Kur’ân, sedd-i Çin’dir ki, çok fersahlar ile uzun ve acâib-i seb‘a-i meşhûreden bir müeyyed min indillâh irşâdıyla bina olunmuş, o zamanın ehl-i medeniyeti, ehl-i bedeviyetin şerlerinden te’mîn eylemiştir. 53

İlgili ifadelerden, Bediüzzaman Hazretleri’nin tam olarak Çin Seddi’ni Sedd-i Zülkarneyn olarak mı gördüğü, yoksa iki yapı arasındaki benzerliğe mi dikkat çektiği hususu kesin biçimde netleşmemektedir. Ancak şu açıktır ki, Kur’an ve hadislerde bildirilen böyle hayret verici bir seddin varlığını inkâr eden, bu zamanın maddeci anlayışı sebebiyle aklı gözüne inmiş bu asrın insanına karşı, Bediüzzaman Hazretleri Çin devletinin, Ye’cüc ve Me’cüc misali saldırı ve bozgunculuklara karşı inşa ettiği çok uzun ve dikkat çekici seddi hatırlatarak, böyle bir yapının imkânsız olmadığını göstermektedir. Diğer taraftan, Bediüzzaman Hazretleri’nin de bazı müfessirler gibi, kendi kanaati olarak bunun Çin Seddi olabileceğini ifade etmiş olması da mümkündür. Bu hususta en doğrusunu Allah bilir.

Kaynakçalar
  1. Enbiya, 21/83.

  2. Elmalı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, TÜRKİYE YAZMA ESERLER KURUMU BAŞKANLIĞI YAYINLARI, İstanbul, 2022, c.4, s.59; Zemahşeri, Keşşaf, TÜRKİYE YAZMA ESERLER KURUMU BAŞKANLIĞI YAYINLARI, İstanbul, 2018, c. 4, s. 116.

  3. Kehf, 18/83-84.

  4. Kehf, 18/85-86.

  5. Kehf, 18/87-88.

  6. Kehf, 18/89-91.

  7. Kehf, 18/92-94.

  8. Kehf, 18/95-96.

  9. Kehf, 18/97-98.

  10. Enbiya, 21/96-97.

  11. Elmalı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, TÜRKİYE YAZMA ESERLER KURUMU BAŞKANLIĞI YAYINLARI, İstanbul, 2022, c. 4, s.10-11; Zemahşeri, Keşşaf, TÜRKİYE YAZMA ESERLER KURUMU BAŞKANLIĞI YAYINLARI, İstanbul, 2018, c. 4, s. 116.

  12. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı, 1.cild, s. 286.

  13. Zemahşeri, Keşşaf, TÜRKİYE YAZMA ESERLER KURUMU BAŞKANLIĞI YAYINLARI, İstanbul, 2018, c. 4, s. 116.

  14. Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 110.

  15. Zemahşeri, Keşşaf, TÜRKİYE YAZMA ESERLER KURUMU BAŞKANLIĞI YAYINLARI, İstanbul, 2018, c. 4, s. 126.

  16. Elmalı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, TÜRKİYE YAZMA ESERLER KURUMU BAŞKANLIĞI YAYINLARI, İstanbul, 2022, c. 4, s. 391.

  17. Zemahşeri, Keşşaf, TÜRKİYE YAZMA ESERLER KURUMU BAŞKANLIĞI YAYINLARI, İstanbul, 2018, c. 4, s. 128.

  18. Zemahşeri, Keşşaf, TÜRKİYE YAZMA ESERLER KURUMU BAŞKANLIĞI YAYINLARI, İstanbul, 2018, c. 4, s. 126.

  19. İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l Beyan, Erkam Yayınları, İstanbul, 2010, c. 11, s. 395.

  20. Bediüzzaman Said Nursi, Muhakemat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2023, s. 63-64.

  21. Kehf, 18/97-98.

  22. Enbiya, 21/96-97.

  23. Zemahşeri, Keşşaf, TÜRKİYE YAZMA ESERLER KURUMU BAŞKANLIĞI YAYINLARI, İstanbul, 2018, c. 4, s. 128.

  24. Zemahşeri, Keşşaf, TÜRKİYE YAZMA ESERLER KURUMU BAŞKANLIĞI YAYINLARI, İstanbul, 2018, c. 4, s. 486.

  25. İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l Beyan, Erkam Yayınları, İstanbul, 2010, c. 11, s. 400.

  26. İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l Beyan, Erkam Yayınları, İstanbul, 2010, c. 12, s. 457.

  27. Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi, İstanbul, 1996, c. 5, s. 384.

  28. Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi, İstanbul, 1996, c. 5, s. 551.

  29. Fahreddin er Razi, Tefsir-i Kebir, Huzur Yayınevi, 2002, c. 15, s. 261.

  30. Fahreddin er Razi, Tefsir-i Kebir, Huzur Yayınevi, 2002, c. 16, s. 231.

  31. Kurtubi, el-Câmi' li-Ahkâmi'l-Kur'ân, Buruc yayınları, İstanbul, 2000, c. 11, s. 571.

  32. İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2009, c. 10, s. 85.

  33. Müslim 2901/39, 40.

  34. Buhârî, Fiten 4, 28; Müslim, Fiten 1; Buhârî, Enbiyâ 7, Menâkıb 25; Ebû Dâvûd, Fiten 1; Tirmizî, Fiten 23; İbn Mâce, Fiten 9.

  35. İbn Mâce, 4080.

  36. Kehf, 18/23-24.

  37. Müslim, “Zühd”, 73; Tirmizî, “Tefsîr”, 77; Müsned, VI, 16-18.

  38. Sahîh-i Müslim, c. 8, h. no: 110/2973, s. 478; Tirmizî, c. 2, h. no: 2240, s. 227.

  39. Bediüzzaman Said Nursi, Şua’lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 429.

  40. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 2, s. 469.

  41. Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 194.

  42. Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2020, c. 3, s. 369.

  43. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 135.

  44. Kehf, 18/94.

  45. Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 110.

  46. Bediüzzaman Said Nursi, Şua’lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 81.

  47. Okay, Bülent. “Çin Seddi’nin Yapılış Nedeni Hakkında Değişik Bir Görüş”. BELLETEN 57/218 (01 Nisan 1993): 27-40. https://doi.org/10.37879/belleten.1993.27.

  48. Kehf, 18/95.

  49. Kehf, 18/97-98.

  50. Kehf, 18/95-96.

  51. Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 110.

  52. Bediüzzaman Said Nursi, Şua’lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 81.

  53. Bediüzzaman Said Nursi, Muhakemat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2023, s. 64.


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Kanallarımız

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun.

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız