Sorular

3.526

Risale-i Nur'da “Nizam ve İntizamın Ruhu Olan Maneviyat ve Revabıt ve Niseb Heba Olup Gider” Cümlesi Ne Demektir?

Bahse konu yer şöyledir:Birinci Medar: Dikkat edilse, şu kâinatın umumunda bir nizam-ı ekmel ve bir intizam-ı kasdi vardır. Her cihette reşehat-ı ihtiyar ve lemeat-ı kasd görünür. Hatta her şeyde bir nur-u kasd, her şe'nde bir ziya-yı irade, her harekette bir lem'a-i ihtiyar, her terkibde bir şu'le-i hikmet semeratının şehadatıyla nazar-ı dikkate çarpıyor. İşte, eğer saadet-i ebediye olmazsa, şu esaslı nizam bir suret-i zaife-i vahiyeden ibaret kalır. Yalancı, esassız bir nizam olur. Nizam ve intizamın ruhu olan ma'neviyat ve revabıt ve niseb heba olup gider. 1Kâinattaki muntazam, kusursuz düzen ve varlıklar arasındaki bağlar ancak ahiret hayatının, saadet-i ebediyenin varlığıyla gerçek bir değer kazanır. Kâinattaki hiçbir şey tesadüfi veya başıboş değildir; her şey sonsuz bir ilim, irade ve kasıt ile gayet hikmetli bir düzen içinde yaratılmıştır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şu şekilde izah eder:Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar mı ki, kâinât baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen ve gayelerle müsmirdir. Ve mevcudat zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır. Ve evamir-i İlahiyeye musahharlardır. 2Varlıklar arasındaki bu düzenin ve nizamın ardında ruhu hükmünde bir maneviyat, ulvi ve yüce gayeler, İlahi isimlerin tecellileri ve mevcudatın tesbihatları gizlidir. İnsanın mahiyetini teşkil eden amelleri, tekemmül meyli ve sonsuz arzuları da bu maneviyatın bir parçasıdır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu konuyu şu şekilde ifade eder:O meyl-i tekemmül, bir kemalin vücudunu ve o meyl-i saadet, bir saadet-i ebediyeye namzed olduğunu kat'i olarak ilan eder. Öyle olmazsa, insanın mahiyet-i hakikiyesini teşkil eden maneviyat ve amal kurur, hebaen gider. Acaba kıymettar bir cevherin kılıfına o derece dikkat ve itina edilse ki, gubarın konulmasına da müsaade etmeyen sahibi, nasıl ve ne suretle o cevher-i yeganeyi kırıp mahveder. 3Revabıt ve niseb yani bağlar ve yakınlıklar ise, varlıklar arasındaki hikmetli bağları, münasebetleri ve ölçülü uygunlukları ifade eder. Kâinatta hiçbir şey diğerinden kopuk değildir. Bir çiçekten güneşe, havadan suya, bedenden ruha kadar her şey arasında kasıtlı bir irtibat, manalı bir nispet, yakınlık vardır. İşte bu bağlar ve nispetler, intizam ve düzenin yalnız zahiri bir şekil olmadığını; arkasında hikmet, gaye ve mana bulunduğunu gösterir.Eğer saadet-i ebediye olmazsa, bu kadar külli hikmetler, bu kadar ulvi gayeler ve bu kadar ince münasebetler tam neticesini vermez. O vakit kâinattaki nizam yalnız dış görünüşte kalan, içi boşalmış bir şekil gibi kalır. Çünkü nizamın hakiki ruhu, sadece maddi tertip değil; onun ifade ettiği mana ve gayedir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:Evet, saadet-i ebediye olmazsa, nizam, bir suret-i zaife-i vahiyeden ibaret kalır. Cemi' maneviyat ve revabıt ve niseb, hebaen gider. Demek, nazzamı, saadet-i ebediyedir.Evet, inayet-i ezeliyenin timsali olan hikmet-i İlahiye, kâinattaki riayet-i mesalih ve hikem ile mücehhez olduğundan, saadet-i ebediyeyi ilan eder. Zira saadet-i ebediye olmazsa, kâinatta bilbedahe sabit olan hikem ve fevaide karşı mükabere edilecektir. 4İnsanın kalbinde sonsuzluk arzusu, adalet ihtiyacı, saadet iştiyakı ve tekemmül meyli gibi arzu ve istekler vardır. Eğer ahiret olmazsa, hem insandaki bu yüksek istidatlar cevapsız kalır hem de kâinattaki düzenin insana bakan ciheti neticesiz görünür. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:İnsan, sair hayvanata muhalif olarak, hanesiyle alakadar olduğu misillü, dünya ile alakadardır. Ve akāribiyle münasebetdar olduğu gibi, nev'-i beşer ile de ciddi ve fıtri münasebetdardır. Ve dünyada muvakkat bekāsını arzuladığı gibi, bir dar-ı ebedide bekāsını, aşk derecesinde arzuluyor. Ve midesinin gıda ihtiyacını te'mine çalıştığı gibi, dünya kadar geniş, belki ebede kadar uzanan sofraları ve gıdaları, akıl ve kalb ve ruh ve insaniyet mideleri için tedarik etmeye fıtraten mecburdur, çabalar. Ve öyle arzuları ve matlabları var ki, ebedi saadetten başka hiçbir şey, onları tatmin etmiyor. 5Böylece “nizam ve intizamın ruhu olan maneviyat ve revabıt ve niseb heba olup gider” denilmesi, bu mana, bağ ve yakınlığın yok olması değil; gayesiz ve neticesiz kalmış gibi görünmesi demektir.Ayrıca BakınızHAŞİR VE AHİRETLE ALAKALI MERAK EDİLEN SORULARA CEVAPLARMELEKLERİN AHİRET ÂLEMİNE ŞAHİTLİĞİAHİRET HAYATI HAKKINDA BİLGİLERMUHAMMED (SAV) ALLAH'IN RESULÜDÜR DEMEYENİN AHİRETTEKİ DURUMU29. MEKTUB'DA GEÇEN “BAŞKA MAKSADLAR” NE DEMEK? TEVAFUKTAKİ İNTİZAMSIZLIĞIN SEBEBİNİZAM İLE İNTİZAM ARASINDAKİ ANLAM FARKIKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 107.Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 98.Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 37.Bediüzzaman Said Nursi, Muhakemat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2023, s. 155-156.Bediüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 32.

5.559

Risale-i Nur'da Kader Mistar, Kudret Masdar İfadesi Ne Anlama Gelir?

“Kader mistardır, kudret masdardır” ifadesi, eşyanın önce ilm-i İlâhîde yani Allah'ın sonsuz ilminde bir ölçü, plan ve programa göre takdir edilmesini, ardından Cenâb-ı Hakk'ın kudretiyle o takdire uygun olarak yaratılmasını ifade eder. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade etmektedir:Kudret masdardır, kader mistardır. Kudret o maani kitabını, o mistar üzerinde yazar.1Bu ifadede geçen “mıstar”, satırları düzgün çizmek için kullanılan cetvel veya ölçü aleti demektir. Yazı yazarken satırların düzgün olmasını sağlayan bir ölçü vazifesi görür. “Masdar” ise bir şeyin çıktığı, meydana geldiği kaynak ve menba demektir.Bu kelime mânâlarından hareketle, kaderin mistar, kudretin masdar olması şöyle anlaşılabilir: Kader, yaratılacak şeyin hangi ölçü ve özelliklerde olacağını belirleyen İlâhî bir takdir ve ölçüdür. Kudret ise bu takdire uygun olarak o şeyi haricî vücuda getiren İlâhî kudrettir. Yani kader ölçüyü ve şekli belirler, kudret ise o ölçü ve takdire göre yaratır.Nitekim Bediüzzaman Hazretleri, kaderi “ilm-i ezelîden gelen bir nevi mânevî ve mahsus kalıp” olarak tarif eder ve kudretin eşya üzerinde bu kader kalıbına göre tasarruf ettiğini ifade eder. Buna göre bir şey yaratılırken, Cenâb-ı Hakk'ın ilim sıfatının bir nevî tecellisi olan kader, o şeyin mahiyetini, ölçüsünü ve özelliklerini takdir eder; kudret ise bu takdire göre onu vücuda getirir.Bunu bir proje ve inşa misaliyle düşünebiliriz. Bir binanın önce projesi hazırlanır; binanın ölçüleri, şekli ve özellikleri belirlenir. Ardından ustalar bu projeye uygun olarak binayı inşa ederler. Proje, binanın nasıl olacağını belirler; fakat tek başına bina meydana gelmez. İnşa faaliyetiyle proje haricî bir varlık kazanır. Bununla beraber bu misal, Allah'ın yaratmasını insan fiillerine kıyaslamak için değil, kader ile kudret arasındaki münasebeti anlamayı kolaylaştırmak için verilmektedir.Risale-i Nur'daki ifadeyle, kader bir mânevî kalıp ve ölçü, kudret ise o ölçü üzerinde eşya kitabını yazan İlâhî kudrettir. Bu sebeple kâinatta gördüğümüz ölçü, intizam, denge ve farklılıklar kaderin takdirini; bunların fiilen varlık kazanması ise kudretin tasarrufunu göstermektedir.Kısaca ifade edecek olursak: Kader mistardır; çünkü eşyanın nasıl ve hangi ölçülerde olacağını takdir eder. Kudret masdardır; çünkü o takdir edilen şeyi haricî vücuda getirir. Biri ölçü ve takdir, diğeri ise icad ve inşa cihetidir.Ayrıca BakınızBEDİHİ VE NAZARİ KADER NE DEMEKTİR?KADERE İMANIN ALLAH'IN İLİM, İRADE VE KUDRET SIFATLAR İLE İRTİBATI"İLİM MALUMA TABİDİR" NE DEMEKTİR?KADERİN HALİ VE VİCDANİ OLMASI İLE İLİM NEV'İNDEN OLMASI ÇELİŞİR Mİ?KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 89

5.920

Risale-i Nur'a Göre İnsan Nasıl Bir Varlıktır?

İnsan, sadece etten ve kemikten ibaret bir varlık değildir. İnsan, Allah'ın kudretinin bir mucizesi, yeryüzündeki halifesi ve O'nu tanıyıp kulluk etmek için yaratılmış şuurlu bir misafirdir. Rabbimiz Kur'ân-ı Kerîm'de insanın yaratılışı ile ilgili şöyle buyurmaktadır:Gerçekten (biz) insanı, en güzel bir biçimde yarattık!1Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım.2İnsanın, Cenâb-ı Hakk'ın muhatabı olması ne büyük bir lütuf, ne büyük bir şereftir! Dünyada bazen makam sahibi insanlar, kendilerinden aşağı gördükleri kimseleri muhatap almaya bile tenezzül etmezler. Hâlbuki bütün kâinatın Rabbi olan Allah, insanı kendisine özel bir muhatap yapmış, Kur'ân-ı Kerîm'de defalarca “Ey insan!”, “Ey Âdemoğulları!”, “Ey iman edenler!” diye bizlere seslenmiştir. Düşünelim ki Rabbimiz bize hitap ediyor, bize kendisini tanıtıyor, bizi rahmetine davet ediyor. Bundan daha büyük bir ikram olabilir mi? İşte Kur'ân'ın nuruyla insana bakıldığında, insanın gerçek kıymeti ve mahiyeti böyle anlaşılır. Fakat bu nurdan mahrum kalanlar, insanı hakkıyla tanıyamamışlardır. Kimi onu sadece etten, kemikten ibaret bir madde yığını zannetmiş, kimi hayvanlar âleminin biraz gelişmiş bir ferdi olarak görmüş, kimi de bütün değerini yiyen, içen, üreten ve tüketen bir varlık seviyesine indirmiştir. Hâlbuki insan, ne sadece bedeninden ibarettir ne de dünyaya gelip birkaç gün yaşayıp yok olacak bir mahlûktur. İnsan, Rabbini tanımak, O'na kulluk etmek, esmâ-i İlâhiyeye ayna olmak ve ebedî saadete namzet olmak için yaratılmış çok kıymetli bir misafirdir. Kendi aczini ve fakrını anlayıp Rabbine yöneldiği ölçüde de gerçek değerini bulur. Çünkü insanın büyüklüğü, kendini büyük görmesinde değil, kendisini yaratan Rabbinin büyüklüğünü tanıyıp O'na kul olabilmesindedir. Bediüzzaman Hazretleri, Meyve Risalesi'nin Yedinci Meselesi'nde insanı şöyle tarif etmiştir:Hem mâdem gözümüzle görüyoruz ve aklımızla anlıyoruz ki: insan, şu kâinât ağacının en son ve en cem'iyetli meyvesi; ve hakîkat-i Muhammediye cihetiyle çekirdek-i aslîsi; ve kâinât Kur'ân'ının âyet-i kübrâsı; ve ism-i a'zam'ı taşıyan âyetü'l-kürsî'si; ve kâinât sarayının en mükerrem misâfiri; ve o saraydaki sâir sekenelerde tasarrufa me'zun en fa'âl me'mûru; ve kâinât şehrinin zemîn mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, vâridât ve sarfiyâtına ve zer' ve ekilmesine nezârete me'mûr ve yüzer fenlerle ve binler san'atlarla techîz edilmiş en gürültülü ve mes'ûliyetli nâzırı; ve kâinât ülkesinin arz memleketinde, Pâdişâh-ı Ezel ve Ebed'in gâyet dikkati altında bir müfettişi; ve bir nevi' halîfesi; ve cüz'î ve küllî harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı; semâvât ve arz ve dağların kaldırmasından çekindikleri emânet-i kübrâyı omzuna alan; ve önüne iki acîb yol açılan; yolun birinde zîhayatın en bedbahtı ve diğerinde en bahtiyarı; ve çok geniş bir ubûdiyetle mükellef bir abd-i küllîsi; ve kâinât sultânının ism-i a'zamına mazhar ve bütün esmâsına en câmi' bir âyînesi; ve hitâbât-ı sübhâniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhâtab-ı hâssı; ve kâinâtın zîhayatları içinde en ziyâde ihtiyaçlısı; ve hadsiz fakrıyla ve acziyle beraber, hadsiz maksadları ve arzuları ve nihâyetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bîçâre zîhayatı; ve isti'dâdca en zengini; ve lezzet-i hayat cihetinde en müteellimi; ve lezzetleri, dehşetli elemlerle âlûde; ve bekāya en ziyâde müştâkı ve muhtâcı; ve en çok lâyıkı ve müstehakkı; ve devamı ve saâdet-i ebediyeyi hadsiz duâlarla isteyen ve yalvaran; ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekāya karşı arzusunu tatmîn etmeyen; ve ona ihsânlar eden zâtı perestiş derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hârika bir mu'cize-i kudret-i samedâniye ve bir u'cûbe-i hilkat-i İlâhiye; ve kâinâtı içine alan ve ebede gitmek üzere yaratıldığına bütün cihâzât-ı insaniyesi şehâdet eden; böyle yirmi küllî hakîkatlerle Cenâb-ı Hakk'ın Hakk ismine bağlanan; ve en küçük zîhayatın, en cüz'î ihtiyâcını gören ve niyâzını işiten ve fiilen cevâb veren ve amellerini kaydeden Hafîz-i Zülcelâl'in Hafîz ismine, mütemâdiyen ve kâinâtı alâkadâr edecek ef'âliyle (yazmak için imlâ ederek) o ismin kâtibîn-i kirâmlarına, ehemmiyetli a'mâliyle yazı yazdırmakla, her şeyden ziyâde o ismin nazar-ı dikkatine mazhar bulunan bu insanlar, elbette ve elbette ve her hâlde ve hiç şübhe getirmez ki, o yirmi hakîkatlerin hükmüyle, insanlar için bir haşir ve neşir olacak. 3Bediüzzaman Hazretleri, insanı bize şu şekilde tarif etmiştir:1) Şu kâinat ağacının en son ve en kabiliyetli meyvesidir.2) Muhammed (sav)'ın nuru cihetiyle kâinat ağacının çekirdeğidir.3) Kâinat Kur'ân'ının en büyük âyeti ve ism-i a'zamı taşıyan Âyetü'l-Kürsî'si gibidir.4) Kâinat sarayının en değerli misafiri ve o saraydaki diğer ahaliyi yönetmeye izinli en faal memurudur.5) Kâinat şehrinin yeryüzü mahallesinin bahçesinin ve tarlasının gelir giderine ve ekilip biçilmesine bakmaya memurdur.6) Yüzlerce fen ve binlerce sanat öğrenebilecek kabiliyetlerle teçhiz edilmiştir.7) Padişah-ı Ezelî'nin nazarı altında bulunan bir müfettiş ve yeryüzünde bir nevi halifedir.8) Küçük ve büyük bütün hareketleri kaydedilen mesul bir varlıktır.9) Göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten çekindiği emânet-i kübrâyı omuzlarına almıştır.10) Önünde iki yol açılmıştır: İman ve ubudiyet yolu onu mahlûkatın en bahtiyarı yaparken, inkâr ve dalâlet yolu onu en bedbaht bir vaziyete düşürür.11) Çok geniş bir ubudiyetle vazifeli olan bir abd-i küllîdir.12) Cenâb-ı Hakk'ın ism-i a'zamına mazhar, Esmâ-i Hüsnâ'nın en câmi aynasıdır.13) Allah'ın hitaplarına ve konuşmalarına en anlayışlı ve seçkin bir muhatabıdır.14) Kâinatın canlıları içinde en fazla ihtiyaç sahibi olan ve sınırsız fakirliği ve acizliği ile beraber hadsiz maksatları, arzuları, nihayetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir bîçare canlıdır.15) Kabiliyet ve istidat bakımından mahlûkatın en zenginidir.16) Hayat lezzeti bakımından en çok elem çeken canlıdır; çünkü lezzetleri ayrılık, korku ve fanilikle karışıktır.17) Bekaya ve sonsuzluğa en ziyade iştiyak duyan ve muhtaç, bekaya en çok lâyık ve müstehak, devamlı yaşamayı ve ebedî mutluluğu hadsiz dualarla isteyen, yalvaran ve bütün dünya lezzetleri ona verilse de onun bekaya karşı arzusunu tatmin etmeyen varlıktır.18) Ona ihsanlar eden Allah'ı, tapmak derecesinde seven, sevdiren ve sevilen varlıktır.19) Duyguları ise bütün kâinatı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün ruhî ve bedenî cihazları şahitlik eden varlıktır.20) Allah'ın kudretinin sanatça harika bir mucizesi ve bir yaratılış harikasıdır.Bediüzzaman Hazretleri başka bir eserinde insanı şöyle tarif etmektedir:Şimdi kendi hayatının mâhiyetine bak ki, o mâhiyetinin icmâli şudur: 1- Esmâ-yı İlâhiyeye âit garâibin fihristi 2- Hem şuûn ve sıfât-ı İlâhiyenin bir mikyâsı 3- Hem kâinâttaki âlemlerin bir mîzânı 4- Hem bu âlem-i kebîrin bir listesi 5- Hem şu kâinâtın bir haritası 6- Hem şu kitâb-ı ekberin bir fezlekesi 7- Hem kudretin gizli definelerini açacak bir anahtar külçesi 8- Hem mevcûdâta serpilen ve evkāta takılan kemâlâtın bir ahsen-i takvîmidir.4Bediüzzaman Hazretleri, insanın mahiyetinin ne kadar büyük ve kapsamlı olduğunu göstermektedir. İnsan, küçük bir cisme sahip olmasına rağmen mânen bütün kâinatla alâkadardır. Bediüzzaman Hazretleri bunu sekiz madde hâlinde özetlemektedir:1) esmâ-yı İlâhiyeye Âit Garâibin Fihristidir. İnsan, Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinin tecellilerini üzerinde toplayan küçük bir fihrist gibidir. Rahmân, Rezzâk, Hakîm, Kerîm, Şâfî, Hafîz gibi birçok İlâhî isim, insanda farklı şekillerde tecelli eder. Örnek:Acıktığında Rezzâk ismini,Hastalandığında Şâfî ismini,Hata yaptığında Gafûr ismini,Sevgi gördüğünde Vedûd ismini,Bir tehlikeden korunduğunda Hafîz ismini daha iyi anlar.2) Şuûn ve Sıfat-ı İlâhiyenin Bir Mikyâsıdır. İnsana verilen cüz'î ilim, irade, sevgi, merhamet ve sahiplik duyguları, Allah'ın sonsuz ilim, irade, kudret ve rahmet sıfatlarını anlamak için bir ölçü vazifesi görür. İnsan, kendi mahiyetinden hareketle Rabbini tanımaya başlar. Örnek:İnsan bir ev yapar; bundan Allah'ın Hâlık ismini anlar.İnsan bir şeyi bilir; buradan Allah'ın Alîm ismini anlar.İnsan bir şeyi irade eder; buradan Allah'ın Murîd ismini tanır.3) Kâinâttaki Âlemlerin Bir Mîzânıdır. İnsanda maddî, hayalî, ruhî, aklî ve kalbî birçok âlem bir araya gelmiştir. Bu yönüyle insan, büyük kâinatta bulunan farklı âlemlerin küçük bir numunesidir. Örnek: insandaki hafıza levh-i mahfuzun, hayal alem-i misalin, ruh emir aleminin bir numunesidir. 4) Hem Bu Âlem-i Kebîrin Bir Listesidir. Nasıl bir kitabın içindekiler kısmı, bütün kitabın konularını özetlerse, insan da büyük kâinatta bulunan hakikatlerin bir listesini kendi mahiyetinde taşımaktadır. Örnek: Toprakta bulunan elementler insanda da vardır. Hayvanlardaki hisler insanda da vardır. Meleklerdeki marifet kabiliyeti insanda da vardır.5) hem Şu Kâinâtın Bir Haritasıdır. Kâinatta tecelli eden pek çok hakikat ve kanun, insanda küçük ölçekte mevcuttur. Bu sebeple insan, büyük âlemin küçültülmüş bir haritası gibidir. Örnek: Kâinatta sevgi vardır, insanda da sevgi vardır. Kâinatta düzen vardır, insan bedeninde de düzen vardır. Kâinatta hikmet vardır, insan hayatında da hikmet tecelli eder.6) Hem Şu Kitâb-ı Ekberin Bir Fezlekesidir. Kâinat, Allah'ın kudret kalemiyle yazılmış büyük bir kitap ise, insan bu kitabın özeti ve neticesidir. Bir fezleke, uzun bir metnin özeti demektir. Kâinatta dağınık hâlde bulunan manalar, insanda toplanmıştır. Mesela: bin sayfalık bir kitabın birkaç sayfalık özeti gibi, insan da kâinat kitabının özeti hükmündedir. Dağlarda görülen sanat, göklerde görülen nizam, baharlardaki hayat, canlılardaki hikmet; hepsi insanda daha kapsamlı bir şekilde toplanmıştır. Bu sebeple insana "âlem-i sagîr" (küçük âlem), kâinata ise "âlem-i kebîr" (büyük âlem) denilmiştir.7) Hem Kudretin Gizli Definelerini Açacak Bir Anahtar Külçesidir. İnsana verilen akıl, kalp, vicdan, his ve duygular; kâinatta gizlenmiş olan İlâhî isimleri, hikmetleri ve sırları keşfetmeye yarayan birer anahtar hükmündedir. İnsana verilen akıl, kalp, vicdan, hayal, muhabbet, merak; Allah'ın kâinattaki sırlarını anlamak için birer anahtardır. Mesela, Newton'un düşen elmayı görmesiyle yerçekimi kanununu keşfetmesi, aklın bir anahtar gibi vazife görmesine örnektir. Bir çiçeğe bakıp Allah'ın Cemîl ismini okumak, bir bebeğe bakıp Rahmân ismini görmek de kalbin kullandığı anahtarlardandır.8) Hem Mevcûdâta Serpilen ve Evkāta Takılan Kemâlâtın Bir Ahsen-i Takvîmidir. Cenâb-ı Hak, varlıklara dağıttığı güzellikleri, kabiliyetleri ve kemâlleri en mükemmel şekilde insanda toplamıştır. İnsan, "ahsen-i takvîm" sırrıyla yaratılmış, kâinatın en mükemmel meyvesi yapılmıştır. Allah, mahlûkatta ayrı ayrı bulunan güzellikleri insanda toplamıştır. Mesela, kartal uçar ama konuşamaz. Aslan güçlüdür ama düşünemez. Ağaç büyür ama sevemez. İnsan ise düşünür, sever, irade eder, ibadet eder, sanat üretir, öğrenir, şükreder. Bu yüzden insan, ahsen-i takvîm sırrıyla en mükemmel ve en güzel şekilde yaratılmıştır.Ayrıca BakınızİNSANA VERİLEN LATİFELERİN VAZİFELERİİNSANIN ACZ VE FAKRININ FARKINDA OLMASIİNSANIN YERYÜZÜNDE HALİFE OLMASIALLAH'IN İSİMLERİNİN İNSAN ÜZERİNDE TECELLİSİİNSANIN VE KAİNATIN MAHİYETİKaynakçalarTin, 95 / 4.Zâriyât, 51 / 56.Bediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 213 .Bediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 21 .

5.980

“Mevcudat İçinde En Latif, En Güzel, En Cami' Ayine-i Samediyet de Hayattır” Ne Demektir?

İlgili yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:Cemîl-i Zülcelâl'in bütün isimleri esmâ-yı hüsnâ ta'bîr-i Samedânîsiyle gösteriyor ki, güzeldirler. Mevcûdât içinde en latîf, en güzel, en câmi' âyîne-i Samediyet de hayattır.1Metinde geçen “Mevcûdât içinde en latîf, en güzel, en câmi' âyîne-i Samediyet de hayattır.” ifadesi, hayatın Allah'ın es-Samed isminin en kapsamlı ve en parlak tecellilerinden (yansıma) biri olduğunu anlatmaktadır. Çünkü canlı bir varlık, Allah'ın kudret, ilim, irade, rahmet, hikmet, Rezzâk, Muhyî ve Hafîz gibi pek çok ismini aynı anda üzerinde gösterir. Bir taş veya toprak Allah'ın bazı isimlerine ayna olurken, hayat sahibi bir varlık bu isimlerin çok daha fazlasını birlikte yansıtır. Bu sebeple hayat, varlıklar içinde en ince, en değerli, en güzel ve Allah'ın isimlerini en kapsamlı şekilde gösteren bir ayna olarak nitelendirilmiştir. Canlıların doğması, büyümesi, beslenmesi, korunması ve düzen içinde yaşamlarını sürdürmesi, Allah'ın sonsuz kudret ve rahmetinin açık delilleri olarak görülür.Hayat sahibi varlıklar içinde ise bu aynalığın en mükemmel örneği insandır. Çünkü insan, aklı, iradesi, vicdanı ve sahip olduğu kabiliyetler sayesinde Allah'ın isimlerini diğer canlılardan daha geniş bir şekilde tanıyabilir ve yansıtabilir. İnsanın ilim öğrenmesi, merhamet göstermesi, adaletle davranması, sanat üretmesi ve Allah'a kulluk etmesi, Allah'ın ilim, rahmet, adl, cemâl ve hikmet gibi isimlerinin tecellilerini anlamasına ve hayatında göstermesine vesile olur. Bu yönüyle insan, hayat nimetinin en kapsamlı temsilcisi ve Allah'ın esmâsına en câmi' kapsayıcı ayna olma özelliğine sahip bir varlıktır.Ayrıca BakınızSAMED AYNASI OLAN KALBALLAHIN SAMED İSMİKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 223.