Soru

"Yakîniyet-i Bürhaniye Dahi, Kazâyâ-yı Makbûledeki Zann-ı Galibe İnkılâp Eder" Ne Demektir?

"Yakîniyet-i bürhaniye dahi, kazâyâ-yı makbûledeki zann-ı galibe inkılâp eder" Sikke-i Tasdikte geçen bu cümleyi açıklar mısınız?

Tarih: 8.11.2023 14:49:43
Okunma: 485

Cevap

“Elhâsıl: O gelecek zâtın ismini vermek, üç vazîfesini birden hatıra getiriyor, yanlış olur. Hem hiçbir şeye âlet olmayan Nûr’daki ihlâs zedelenir. Avâm-ı mü’minînin nazarında hakîkatlerin kuvveti bir derece noksânlaşır. Yakîniyet-i burhâniye dahi, kazâyâ-yı makbûledeki zann-ı gālibe inkılâb eder. Daha muannid ehl-i dalâlete ve mütemerrid ehl-i zındıkaya tam galebesi, mütehayyir ehl-i îmânda görünmemeye başlar. Ehl-i siyâset evhâma ve bir kısım hocalar i‘tirâza başlarlar. Onun için Nûrlara o ismi vermek münâsib görülmüyor. Belki “Müceddiddir, onun pişdârıdır” denilebilir. Umum kardeşlerimize binler selâm. (Sikke-i Tasdik s.4)

Cevap:

Bürhan-ı Yakin: Şüphelerden uzak, güçlü ve sarsılmaz kesin delil.

Kaziye-i makbule: Kabule mazhar olmuş hüküm ve iddia. İtimad edilir zâtların söyledikleri ve bu itimada binâen kabul edilen kaziyye.

Cümlenin kısa izahı: "Eğer mehdiliği kabul edersek ilmi hakikatleri ispat en kesin ve kati deliller dahi, halkın nazarında ehemmiyetsizleşerek kazâyâ-yı makbûle, yani artık halkın araştırmadan tahkik etmeden sırf Üstad mehdidir diye kabul edeceği bir durumua dönüşür ki Üstadımız bunu makbul görmüyor. Çünkü insanlar hiç bir eğitim-öğretim safhasından geçmeden ve  araştırma ve çaba göstermeden iman hakikatlerindeki sırları anlamaya çalışmadan ön kabullü bir şekilde bir yaklaşım makbul değildr.

Üstadımız mehdiliğini kabul etmiş olsaydı Risale-i Nurların delil ve ispatlar ile hakikatleri anlatma yöntemi halk tarafından çok fazla  önemsenmeyecekti. Çünkü avam halk Risale-i Nur'un bu yöntemini değil sırf üstad mehdidir diye bu hakikatleri incelemeden oradaki güzellikleri keşfetmeden hemen kabul edeceklerdi. İnsanlar Risale-i Nur'un mantığına ve olaylara bakış açısına çok fazla ehemmiyet vermeyip sadece üstadın mehdiliğine odaklanacaklardı ki bu da Risale-i Nur'a zarar verecekti. Üstadımız Risal-i Nurun ön plana çıkıp halk tarafından ciddi mütalaa edilip onların ehli-i tahkik seviyesine çıkmasını istiyor.

 Ayrıca aşağıdaki izahlara da bakılabilir.

“İlm-i mantıkda; bürhan-ı yakini, hüsn-ü zanna ve makbul şahıslara bakmıyor, cerh edilmez delile bakar ki, bütün Risale-i Nur hüccetleri, bu bürhan-ı yakini kısmındandır.

Sâniyen: İlm-i mantıkta kaziye-i makbûle, yani avâm-ı nâs, mu‘temed ve makbûl zâtların bir mes’elede kabûllerini huccet ve bürhân yerinde o mes’elenin tasdîkine kâfî görüp îmân eder. O hâlde o zâtlara hüsn-ü zan kırılmamak lâzımdır. Ama Risâle-i Nûr ve bilhâssa bu risâle ise, mantıkın en kuvvetli ve en yakînî olan bürhânlı ve mantıkça evveliyât ve yakîniyât kaziyelerindendir ki, müellifine bakmaz. Yalnız huccetlerine bakar. Onu söyleyen adam bozulsa veya çürütülse ve ne olsa olsun hiç zarar vermez. Ve bu hakîkate binâendir ki, bu ehemmiyetsiz ve çok kusûrlu şahsımı düşmanlar tarafından çürütülmesi ve benim de bilâ-pervâ şahsen âdîliğimi ve kusûrlarımı i‘tirâf etmekle, Risâle-i Nûr’un yüksek kıymetine bir zarar vermiyor. (Emirdağ Lahikası 147. Mektub, s.428)

Hattâ ilm-i mantıkta kaziye-i makbûle ta‘bîr ettikleri, yani büyük zâtların delîlsiz sözlerini kabul etmektir. Mantıkça yakîn ve kat‘iyeti ifâde etmiyor. Belki zann-ı gālible kanâat verir. İlm-i mantıkta burhân-ı yakînî, hüsn-ü zanna ve makbûl şahıslara bakmıyor, cerhedilmez delîle bakar ki, bütün Risâle-i Nûr huccetleri, bu burhân-ı yakînî kısmındandır. Çünkü ehl-i velâyetin amel ve ibâdet ve sülûk ve riyâzetle gördüğü hakîkatlar ve perdeler arkasında müşâhede ettikleri hakāik-i îmâniye, aynen onlar gibi Risâle-i Nûr ibâdet yerinde, ilim içinde hakîkata bir yol açmış; ve sülûk ve evrâd yerinde, mantıkî burhânlarla ilmî huccetler içinde hakîkatü’l-hakāika yol açmış; ve ilm-i tasavvuf ve tarîkat yerinde, doğrudan doğruya İlm-i Kelâm içinde ve İlm-i Akîde ve Usûlü’d-Dîn içinde bir Velâyet-i Kübrâ yolunu açmış ki, bu asrın hakîkat ve tarîkat cereyânlarına galebe çalan felsefî dalâletlere galebe ediyor, meydândadır. (Emirdağ Lahikası 46. Mektub, s.125)


Yorum Yap

Yorumlar