Meşrûtiyet meşrû olduğu takdirde İslâm’a uygundur. Burada asıl mesele isim değil, mahiyettir. Bir idare tarzının İslâm’a uygunluğu; adalet, meşveret, kanunda hakkaniyet, hürriyet-i şer‘iye ve istibdadın reddi esaslarını taşımasına bağlıdır. Bu sebeple meşru meşrûtiyeti, “şerîata karşı bir rejim” gibi anlamak doğru değildir.
Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin müdafaa ettiği meşrûtiyet, Avrupa’dan gelen başıboş bir serbestiyet değil; “meşrûtiyet-i meşrûa”, yani şer‘î ölçülere zıt olmayan, keyfî idareyi ortadan kaldıran, meşvereti esas alan ve hükûmeti millete hizmetkâr yapan bir idare tarzıdır.
Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin meşrûtiyet anlayışı, dinin karşısında bir yönetim modeli değil; istibdadı ortadan kaldıran ve şer‘î esaslara uygun bir meşveret zemini hazırlayan bir idare anlayışıdır. Onun nazarında meşrûtiyetin kıymeti, Avrupaî bir taklit olmasında değil; zulmü azaltması, keyfîliği sınırlaması ve toplumun hukukunu koruyan bir ortam hazırlamasındadır. Bu çerçevede meşrûtiyet, yalnız siyasî bir rejim ismi değil; aynı zamanda toplumun nefes almasını sağlayan bir hukuk ve sorumluluk düzenidir. Çünkü istibdadda şahıs öne çıkar; meşrûtiyette ise kanun, meşveret ve sorumluluk öne çıkar. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şu şekilde ifade eder:
Madem ki meşrûtiyette hâkimiyet millettedir. 1
Buradaki “hâkimiyet-i millet”, insanların istek ve arzularının sınırsız serbestliği demek değildir. Maksat, istibdadın yerine sorumlu, kayıtlı ve adaletle işleyen bir idare anlayışının gelmesidir. Yani bir şahsın keyfî hâkimiyeti yerine, toplumun hukukunu gözeten, kanuna bağlı ve meşveretle işleyen bir düzenin kurulmasıdır. Nitekim meşrûtiyetin mahiyetini daha açık bir şekilde şöyle tarif eder:
Meşrûtiyette hâkim millettir. Hükûmet hizmetkârdır. Meşrûtiyet doğru olursa kaymakam ve vâli, reis değiller; belki ücretli hizmetkârdırlar. 2
Bu ifadeler, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin idare anlayışını çok açık biçimde ortaya koyar. İdareciler, millete baskı kuran efendiler değil; hukuka bağlı memurlar ve hizmetkârlardır. Bu ise İslâm’daki emanet, adalet ve sorumluluk esaslarına uygundur. Meşrûtiyetin kıymeti de tam burada ortaya çıkar: Şahsî baskıyı kırar, meşvereti öne çıkarır ve idareyi millete hizmet makamına indirir.
Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin meşrûtiyet anlayışında hürriyet de çok mühim bir yer tutar. Fakat bu hürriyet, nefsin başıboşluğu değildir. Hürriyet; ne kendine ne başkasına zulmetmeden, şer‘î daire içinde hareket edebilme serbestliğidir. Bu sebeple meşrûtiyetin dayandığı hürriyet anlayışı da sınırsız değil; ahlâk, din ve hukuk ile kayıtlıdır. Böyle bir hürriyet, insanı sefâhete değil; sorumluluğa götürür. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde ifade eder:
Zîrâ nâzenîn hürriyet, âdâb-ı şerîatla müteeddibe ve mütezeyyinedir. Yoksa sefâhet ve rezâletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır, şeytanın istibdâdıdır, nefs-i emmâreye esîr olmaktır. Hürriyet, umûmî efradın zerrât-ı hürriyâtının muhassalıdır. Hürriyetin şânı odur ki ne nefsine ne gayrıya zararı dokunmasın. 3
Aynı şekilde meşveret, meşrûtiyetin merkezindedir. Bir şahsın keyfine göre değil; fikir alışverişi, dayanışma, toplumun menfaati ve adalet prensibiyle hareket edilmesi, meşrûtiyeti İslâm’a yaklaştıran en mühim unsurlardandır. Çünkü İslâm’ın toplum hayatında aradığı tarz, baskı ve tahakküm değil; istişare ve sorumluluktur. Bu bakımdan meşrûtiyetin esası, yalnız idare şekli değil; aynı zamanda hukukla bağlı bir ortak akıl ve sorumluluk anlayışıdır.
Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin anlayışında meşrûtiyetin bir başka yönü de milletin gelişmesine zemin hazırlamasıdır. İstibdat, kabiliyetleri köreltir; meşrûtiyet ise doğru uygulanırsa toplumun gelişmesine vesile olur. Bu ciheti şu ifadelerle dile getirir:
Ey hamiyetli ihvân-ı vatan! İsrâfât ve hilâf-ı şerîat ve lezâiz-i nâ-meşrûa ile tekrar ihyâ etmeyiniz. Demek şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk. Şimdi bu ittihâd-ı millet ve meşrûtiyet ile rahm-i mâdere geçtik. Neşv ü nemâ bulacağız. 4
Eğer meşrûtiyet, sefâhet ve dalalete kapı açmak için değil; milletin meşrû dairede kuvvet bulması için uygulanırsa, milletin gelişmesine vesile olan bir diriliş ve uyanış zemini oluşturur. Eğer yanlış kullanılır, isrâf, İslâm kanunlarına aykırılık ve gayr-i meşrû yaşayış bu zemine yerleştirilirse, o nimet yine zarara çevrilmiş olur. Demek ki Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin meşrûtiyet müdafaası, gayr-i meşrû bir serbestiyet müdafaası değildir.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, isimlerin değişebileceğini, fakat asıl bakılması gereken şeyin mahiyet olduğunu da şu şekilde ifade eder:
O zaman Meşrûtiyet; şimdi o kelime yerine Cumhuriyet konulmuş. 5
Demek ki mesele yalnız bir isim meselesi değildir. Eğer bir idare; adalet, meşveret, hukuk, hizmetkârlık ve sorumluluk esaslarını taşıyorsa, hangi isimle anılırsa anılsın, değerli olan tarafı bu özellikleridir.
Bununla beraber, Risale-i Nur talebelerinin siyasetten uzak durması, adaletli idareyi istememek demek değildir. Risale-i Nur talebelerinin siyasetten uzak durması; dini, İslâmiyeti, iman ve Kur’ân hakikatlerini parti mücadelelerine âlet etmemek, ihlâsı muhafaza etmek ve asıl vazife olan îman hizmetini öne almak içindir. Yoksa meşveret, adalet, hukukun üstünlüğü, milletin hukukunun korunması ve hükûmetin millete hizmetkâr olması elbette mühimdir.
Kısaca, meşrûtiyet, istişareye dayalı idaredir. Bu cihetiyle İslâm’ın meşveret, istişare düsturuna zıt değil; bilakis ona uygundur. Tarihte bazı kimseler veya bazı idareler bu ismi kötüye kullanmış olabilir. Fakat bir şeyin yanlış uygulanması, onun aslını bozmaz. Meşrûtiyet, başıboşluk ve hevesât rejimi değildir. Doğru olduğu takdirde; istibdadın yerine meşvereti, tahakkümün yerine hizmeti, keyfîliğin yerine hukuku ve zulmün yerine adaleti getirir. Bu cihetle İslâm’a aykırı değil, İslâm’ın toplum ve idare hayatında aradığı esaslara uygun bir idare tarzıdır. Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin meşrûtiyet anlayışı, din dışı bir yönetim anlayışı değildir. O, meşrûtiyeti şer‘î ölçülerle kayıtlı, adalet ve meşverete dayalı, hükûmeti millete hizmetkâr yapan ve istibdadı reddeden bir idare tarzı olarak tasavvur eder. Bu sebeple meşrûtiyetin İslâm’a uygunluğu, adının meşrûtiyet olmasından değil; taşıdığı bu esaslardandır.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 477.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 400.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 388.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 477.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 475.

