Bağış Yap

RİSALE-İ NUR

1005

Kuddüs İsminin Tecellisi Neden Temizlikle Görülür? Fiil, İsim ve Sıfat Arasındaki İlişki

Sesli Dinle

Yapay zeka ile seslendirilmiştir

Esmâ-yı Sitte Risalesi'nde (30. Lem'a), Kuddüs isminde, "tanzif" fiili "münazzifi" (temizleyeni) gösterdiği hâlde neden "nazife", yani Kuddüs'e (temize) gidiyoruz? Ve tanzif eden naziftir diyoruz. Tanzif eden münazziftir dememiz gerekmez mi? Diğer isimler için de buna benzer bir usul takip ediliyor. Kendinde olmayan bir sıfatı başkasına verememek nasıl oluyor? Bunu nasıl delillendirebiliriz? Temizleyen zat veya nesne temiz olmak zorunda mıdır? Mesela sağlıklı olmayan bir doktorun bir hastayı iyileştirdiğini düşünsek, şifa sahibi olmayan birinin şifa verdiğini söyleyemez miyiz? Ve başka bir risalede “kör olan görmeyi yaratamaz” tarzındaki hükümleri nasıl ispat edebiliriz?

04.07.2026 tarihinde soru cevabı güncellenmiştir.

Cevap

Öncelikle soruyu biraz toparlayıp daha anlaşılır hale getirecek olursak;

Esmâ-yı Sitte Risalesi'nde kâinattaki tanzif (temizleme) fiilinden hareketle doğrudan Kuddûs ismine gidiliyor. Halbuki ilk bakışta "temizleyen" anlamındaki münazzif kavramına gidilmesi gerektiği düşünülebilir. Çünkü ortada görülen şey bir temizleme fiilidir. Aynı durum diğer isimlerde de vardır. Mesela tanzîm fiilinden Hakîm ismine, tevzîn fiilinden Âdil ismine, tezyîn fiilinden Cemîl ismine intikal edilir. Bunun hikmeti nedir? Bir fiilden neden önce o fiili yapanın sıfatına, sonra da ismine ulaşıyoruz? Ayrıca "Kendinde olmayan bir şeyi başkasına veremez." kaidesi nasıl anlaşılmalıdır? Bunun istisnası var mıdır?

İlgili yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:

Ve o evâmir-i tanzîfiyeyi yıldızlar, unsurlar, ma‘denler, nebâtlar dinledikleri gibi, bütün zerreler dahi dinliyorlar ki, hayret-engîz tahavvülât fırtınaları içinde o zerreler nezâfete fevkalâde dikkat ediyorlar. Bir yerde lüzûmsuz toplanmıyorlar. Kalabalık etmiyorlar. Mülevves olsalar, çabuk temizleniyorlar. En temiz ve en nazîf ve en parlak ve en pâk vaz‘iyetleri; ve en güzel ve en sâf ve en latîf sûretleri almak için bir dest-i hikmet tarafından sevk olunuyorlar.

İşte, bu bir tek fiil ve bir tek hakîkat olan tanzîf, ism-i Kuddûs gibi bir ism-i a‘zam’dan, kâinâtın dâire-i a‘zamında görünen bir cilve-i a‘zamdır ki, doğrudan doğruya mevcûdiyet-i Rabbâniyeyi ve vahdâniyet-i İlâhiyeyi esmâ-yı hüsnâsıyla beraber güneş gibi geniş ve dürbün gibi olan gözlere gösterir.

... Aynen öyle de, ism-i Kuddûs’ün bir mazharı ve bir cilvesi olan fiil-i tanzîf ve tathîr dahi, o Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un hem güneş gibi mevcûdiyetini, hem gündüz gibi vahdâniyetini gösteriyorlar.1

Bu meselede önce Risale-i Nur'un takip ettiği usulü doğru anlamak gerekir. Bediüzzaman Hazretleri fiilden doğrudan failin ismine geçmektedir. Çünkü bir fiil, onu yapanın bir vasfını gösterir. Temizleme fiili, temizliği seven ve temizliği bilen bir zatı gösterir. Düzenleme fiili, düzeni bilen bir zatı gösterir. Tartı ve ölçü fiili, adalet ve denge sahibi bir zatı gösterir. Burada "münazzif" denilmemesinin sebebi, bunun müstakil bir esmâ-i hüsnâ olmamasıdır. Genel bir temizleyen manasındadır. Buda bir zat işaret etmez sadece sıfatı gösteriri. Bediüzzaman Hazretleri, fiilden Allah'ın fiili sıfatlarına değil, o fiilin dayandığı esmâ-i hüsnâya intikal etmektedir. Çünkü fiil geçicidir fakat isim ve sıfat o fiilin sürekli kaynağıdır. Tanzif fiili, Kuddûs isminin bir cilvesidir. Yani Allah temizlediği için Kuddûs değildir. Kuddûs olduğu için temizlemektedir. Fiil, ismin neticesidir. İsim ise fiilin kaynağıdır.

Burada diğer bir nokta ise bir fiilin sahibinin o fiile esas teşkil eden kemal sıfatına sahip olmasıdır. Çünkü hiçbir sanat, sanatkârın ilminden bağımsız düşünülemez. Bir ressam resim yapıyorsa onda resim bilgisi vardır. Bir mühendis köprü inşa ediyorsa onda mühendislik bilgisi vardır. Bir öğretmen ders anlatıyorsa önce kendisi o bilgiyi bilmektedir. Hiç kimse bilmediği bir matematik konusunu başkasına öğretemez. Hiç yazı yazmayı bilmeyen birisi başkasına yazı yazmayı öğretemez. Demek ki fiil, mutlaka o fiilin gerektirdiği bir sıfatın varlığına delalet eder.

Bu bağlamda bir varlıkta ilim hiç yoksa ilim öğretemez. Şuur hiç yoksa bilinçli işler yapamaz. Görme vasfı hiçbir şekilde bulunmuyorsa görmeyi meydana getiremez. Çünkü sonuç, sebebinden daha mükemmel olamaz. Sebepte hiç bulunmayan bir kemalin neticede ortaya çıkması aklen izah edilemez. Nasıl ki mürekkep olmayan bir kalem yazı yazamaz, elektriği olmayan bir ampul ışık veremez aynı şekilde hakiki temizliğin kaynağı olmayan bir zat da kâinat çapındaki kusursuz temizlik kanununu kuramaz.

Doktor örneği de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bir doktor hasta olabilir. Hatta ağır bir hastalık da geçirebilir. Bu, onun başkasını tedavi etmesine engel değildir. Çünkü doktor hastaya sağlığı kendi zatından vermez. O sadece sağlık ilmini bilen, teşhis koyan ve tedaviye vesile olan bir kişidir. Şifayı yaratan doktor değildir. Doktorun kendisi hasta olsa bile, sağlığın ne olduğunu, hastalığın nasıl tedavi edileceğini bilir ve bu bilgiyle tedaviye aracılık eder. Eğer doktor sağlığın ne olduğunu hiç bilmese, insan vücudunu tanımasa, hangi ilacın ne işe yaradığını öğrenmemiş olsa, hastaya nasıl yardım edecektir? Demek ki burada gerekli olan, doktorun bizzat sürekli sağlıklı olması değildir. Sağlık bilgisine sahip olmasıdır.

Kâinattaki tanzif fiili ise bundan çok daha farklıdır. Burada söz konusu olan, tek bir hastanın veya tek bir mekanın temizlenmesi değildir. Dünyadan atmosfere, denizlerden ormanlara, canlı bedenlerinden hücrelere, hatta atomlar âlemine kadar bütün varlıkta aynı temizlik kanunu işlemektedir. Her yerde aynı hikmet, aynı ölçü ve aynı mükemmellik görülmektedir. Böyle kuşatıcı ve sürekli bir fiil, elbette sonsuz derecede temizlikten münezzeh, her türlü noksanlıktan uzak olan Kuddûs isminin tecellisini (yansımasını) göstermektedir.

İşte Bediüzzaman Hazretleri'nin fiilden isme geçmesi de bu yüzdendir. Çünkü fiil, faili, fail ise o fiilin kaynağı olan ismi ve sıfatı gösterir. Tanzif fiili, münazzif olmayı gerektirir. Fakat bu fiilin hakiki ve mutlak kaynağı, esmâ-i hüsnâdan olan Kuddûs ismidir. Böylece görünen her fiil, arkasındaki sonsuz kemâl sahibi Zât'ı ve O'nun esmâ-i hüsnâsını gösteren bir delil hâline gelir.

Kaynakçalar
  1. Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 365.

Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Kanallarımız

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun.

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız