Allah (C.C.)

22.02.2014

4925

Sebepler Neden Yaratıcı Olamaz?

22.02.2014 tarihinde cevaplandı.

Cevap

Sebepler yaratıcı olamaz; çünkü yaratmak, sonsuz ilim, irade ve kudret gerektirir. Sebep dediğimiz şeyler ise kördür, şuursuzdur, cansızdır. Hâlbuki bir tek çiçeğin, bir tek sineğin, hatta bir tek hücrenin vücudunda öyle ince bir ölçü, öyle derin bir hikmet, öyle mükemmel bir sanat vardır ki bunu yapanın, her şeyi kuşatan bir ilim ve her şeye yeten bir kudret sahibi olması zaruridir.
Mesela bir ağacın büyüyüp meyve vermesini yalnız çekirdeğe vermek, hakikati görmemektir. Çünkü çekirdek, ağacın plânını taşıyan bir sandukça hükmündedir; fakat o plânı yazan da, onu açan da, toprağı, suyu, havayı, güneşi ve mevsimleri o ağacın hayatına hizmetkâr eden de Allah’tır. Çekirdeğin kendisi ne toprağı tanır, ne havayı bilir, ne suyu sevk eder ne de güneşi emrine alır. Demek çekirdek yaratıcı değil; ancak İlâhî kudretin bir memuru, bir perdesi ve bir vesilesidir.

Bir Sanat, Sanatkârına İsnad Edilmezse Sebeplere İsnad Edilir. Bu Da İmkânsızdır.

Ortada sanatlı bir eser varsa, onu yapan bir sanatkâr da vardır. Eğer bu sanatlı eser bir sanatkâra dayandırılmazsa mecburen sebeplere dayandırılır. Fakat sebepler kör, şuursuz, cansız ve âcizdir; ne plan yapabilirler, ne ölçü koyabilirler ne de hikmetli bir eser meydana getirebilirler. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bunu şu şekilde açıklar:

Meselâ, nasıl ki kemerli kubbelerdeki ustalık san‘atı, o kubbedeki taşlara havâle edilse; ve bir taburun zâbite âit idaresi neferâta bırakılsa, ya hiç vücûda gelmez veyahud çok müşkilât ve karışıklık içinde intizâmsız bir vaz‘iyet alacak. Halbuki o kubbelerdeki taşlara vaz‘iyet vermek için taş nev‘inden olmayan bir ustaya verilse; ve taburdaki neferâtın idaresi, -mertebe i‘tibâriyle- zâbitlik mâhiyetini hâiz olan bir zâbite havâle edilse, hem san‘at kolay olur, hem tedbîr ve idaresi suhûletli olur. Çünki taşlar, neferler birbirine mâni‘ olurlar. Usta ve zâbit ise, mâni‘siz her noktaya bakar, idare eder. 1

Kubbenin taşları kendi kendine o mükemmel şekli veremez; askerler de komutansız düzenli hareket edemez. Çünkü her biri sınırlı, şuursuz veya kendi başına hareket eden unsurlardır. Fakat iş, o unsurların üstünde bir ilim, irade ve kudret sahibi olana verilirse kolayca yapılır. Yani sanat eseri ustayı, düzen de idare edeni gösterir. Kâinattaki bu kadar hikmetli ve muntazam işler de sebeplere değil, her şeyi kolaylıkla idare eden Allah’a isnad edilir.

Nasıl ki, meselâ Ayasofya kubbesindeki taşlar, eğer mi‘marının emrine ve san‘atına tâbi‘ olmazlarsa, her bir taşı Mi‘mar Sinan gibi dülgerlik san‘atında bir mahâreti ve sâir taşlara hem mahkûm, hem hâkim olmak, yani “Geliniz, düşmemek, sukūt etmemek için başbaşa vereceğiz” diye, bir hüküm sâhibi olması lâzımdır. Öyle de, binler def‘a Ayasofya kubbesinden daha san‘atlı, daha hayretli ve hikmetli olan masnûâttaki zerreler, kâinât ustasının emrine tâbi‘ olmazlarsa, her birine Sâni‘-i Kâinât’ın evsâfı kadar evsâf-ı kemâl verilmesi lâzım gelir. 2

Ayasofya’nın kubbesindeki taşlar ustanın emrine girmezse, o zaman her bir taşın hem çok büyük bir ilim ve maharet sahibi olması hem de öteki taşlarla uyum içinde hareket etmesi gerekir. Bu ise imkânsızdır. Aynı şekilde, kâinattaki sanatlı varlıklar da Allah’ın emriyle olmazsa her bir zerrede Allah’ın ilim, irade ve kudretine benzer sıfatlar bulunduğunu kabul etmek gerekir. Bu ise aklen imkânsızdır. Demek ki bütün zerreler, kâinatın yaratıcısı olan Allah’ın emriyle hareket eder.

Her Şeyde Bir Mizan Olduğundan Sebepler Yaratıcı Olamaz

İnsanın me’hazi, yani insanı teşkîl eden maddeler, eczâhânelerde bulunan, ağızları mühürlü, ayrı ayrı, çeşit çeşit mütebâyin ilaçlar gibi maddelerdir. Hiç kimsenin eli dokunmaksızın ihtiyaç nisbetinde kemâl-i intizâm ve muvâzene ile o ilaçların şişelerden kendi kendine çıkıp hayatî bir ma‘cun vaz‘iyetine gelmesi mümkün ise, insanın da sâni‘siz esbâb ve mevâdd-ı câmideden sudûru mümkündür denilebilir. 3

İnsanın bedenini meydana getiren maddeler gelişigüzel bir araya gelip birleşmemişlerdir. Nasıl ki ilaçlar, ölçülü ve hikmetli bir şekilde kendi kendine bir şifa macunu hâline gelemezse; insanı oluşturan unsurlar da şuursuz maddelerden, sebeplerden kendi kendine meydana gelemez. Çünkü insanın yaratılışında son derece hassas bir ölçü, denge, tertip ve hayat vardır. Bu kadar mükemmel bir sistem, tesadüfle veya cansız sebeplerle açıklanamaz. Demek insan, ilim, irade ve kudret sahibi bir Yaratıcı tarafından yaratılmıştır.

Bir eczâhânede gayet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden, zîhayat bir ma‘cun istenildi. Hem hayatdâr, hârika bir tiryâk, onlardan yapılmak îcâb etti. Geldik, o eczâhânede, o zîhayat ma‘cunun ve o hayatdâr tiryâkın çoklukla efrâdını gördük. O ma‘cunlardan herbirisini tedkîk ettik. Görüyoruz ki, o kavanoz şişelerden herbirisinden, bir mîzân-ı mahsûsla, bir iki dirhem bundan, üç dört dirhem ötekinden, altı yedi dirhem başkasından ve hâkezâ, muhtelif mikdarlarda eczâlar alınmış. Eğer birinden, bir dirhem ya noksân veya fazla alınsa, o ma‘cun zîhayat olmaz. Hâssiyetini gösteremez. Hem o hayatdâr tiryâkı da tedkîk ettik. Herbir kavanozdan bir mîzân-ı mahsûsla bir madde alınmış ki, zerre mikdar noksân veya ziyâde olsa, tiryâk hâssasını kaybeder. O kavanozlar elliden ziyâde iken, herbirisinden ayrı ayrı bir mîzânla alınmış gibi, ayrı ayrı mikdarlarda eczâlar alınmış. Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimâl var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif mikdarlar, şişelerin garib bir tesâdüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, herbirisinden alınan mikdar kadar, yalnız o mikdar aksın. Beraber gitsinler, toplanıp o ma‘cunu teşkîl etsinler. Acaba bundan daha hurâfe, muhâl, bâtıl bir şey var mı? Eşek, muzâaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, “Bu fikri kabûl etmem!” diye kaçacaktır. İşte bu misâl gibi, herbir zîhayat, elbette zîhayat bir ma‘cun­dur. Herbir nebât, hayatdâr bir tiryâk gibidir. Çok müteaddid eczâlardan, çok muhtelif maddelerden ve gayet hassâs bir ölçü ile alınan maddelerden terkîb edilmiştir. Eğer esbâba, anâsıra isnâd edilse ve “Esbâb îcâd etti” denilse, aynen o eczâhânedeki ma‘cunun, şişelerin devrilmesiyle vücûd bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhâl ve bâtıldır. 4

Bir eczâhânede çok sayıda kavanoz içinde farklı hammaddeler bulunduğu düşünülse, hayatlı bir macun veya şifalı bir tiryâk yapmak için her birinden son derece hassas ve miligramlık ölçülerde madde alınması gerekir. Bu ölçüde en küçük bir eksiklik veya fazlalık olsa, o macun bozulur ve ilaç olma özelliğini kaybeder.
Bu sebeple, böyle hassas bir oluşumun şişelerin rastgele devrilmesiyle meydana geldiğini söylemek nasıl akıldan uzak ve saçmalık ise; canlıların da şuursuz sebepler, kör tabiat ve tesadüfle meydana geldiğini iddia etmek de öylece, hatta daha büyük bir akılsızlıktır.
Çünkü her bir canlı, çok farklı unsurların son derece ince bir ölçü, hikmet ve intizamla bir araya gelmesiyle vücûd bulur. Bir bitki, bir hayvan veya insan bedeni âdeta hayatlı bir macun ve hikmetli bir tiryâk gibidir. Bu kadar hassas, mîzanlı ve maksatlı bir oluşum ise ancak ilmi, iradesi ve kudreti sonsuz olan Allah’ın yaratmasıyla izah edilir.

Sebep Maddî İse, Müsebbebin Yani Sebeple Meydana Gelenin Yanında Ve İçinde Bulunması Lâzım Gelir.

Her şey, Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Zülcelâl’e verilmezse, belki esbâba isnâd edilse lâzım gelir ki, âlemin pek çok anâsır ve esbâbının, herbir zîhayatın vücûdunda müdâhalesi bulunsun. Halbuki sinek gibi bir küçük mahlûkun vücûdunda, kemâl-i intizâmla, gayet hassâs bir mîzânla ve tamam bir ittifâkla, muhtelif ve birbirine zıd, mübâyin esbâbın ictimâı, o kadar zâhir bir muhâldir ki, sinek kanadı kadar şuûru bulunan, “Bu muhâldir, olamaz!” diyecektir. Evet, bir sineğin küçücük cismi, kâinâtın ekser anâsır ve esbâbıyla alâkadârdır. Belki bir hulâsasıdır. Eğer kudret-i ezeliyeye verilmezse, o esbâb-ı maddiye, onun vücûdu yanında bizzât hazır bulunmak lâzımdır. Belki onun küçücük cismine girmek gerektir. Belki cisminin küçük bir numûnesi olan gözündeki bir hüceyresine girmeleri îcâb eder. Çünki sebeb maddî ise, müsebbebin yanında ve içinde bulunması lâzım gelir. Şu halde, iki sineğin iğne ucu gibi parmakları yerleşmeyen o hüceyrecikte, erkân-ı âlemin ve anâsır ve tabâyiin, maddeten içinde bulunup, usta gibi içinde çalıştıklarını kabûl etmek lâzım gelir. İşte, sofestâînin en eblehleri dahi, böyle bir meslekten utanıyorlar. 5

Eğer kâinattaki her bir varlığın yaratılışı tek bir sonsuz kudret sahibi olan Allah’a verilmezse, o vakit her bir canlının vücudunda sayısız sebebin ve tabiat unsurunun müdahalesini kabul etmek gerekir. Bir sebebin bir sonuç doğurabilmesi için o sonucun bizzat yanında veya içinde bulunması şart olduğundan; bir sinek gibi küçük bir mahlûkun oluşumunda rol oynayan bütün kâinat unsurlarının, o sineğin küçücük vücuduna, hatta gözündeki tek bir hücreye girmesi gerekir. Birbirine zıt ve farklı pek çok sebebin, bir iğne ucu kadar küçük bir yere maddeten girip orada kusursuz bir uyumla bir usta gibi çalışması ise aklen imkânsızdır. Dolayısıyla, bir sinek kanadı kadar şuuru olan birinin bile reddedeceği bu mantıksızlık, varlığın ancak her şeyi kuşatan tek bir elden çıktığını ispat eder.

Mesela, küçük bir iğne kutusu kadar dar bir yerde, büyük bir fabrikanın bütün ustalarının, mühendislerinin, makinelerinin, âletlerinin ve hammaddelerinin toplanıp aynı anda çalıştığını düşünelim. Üstelik bu daracık yerde, her biri ayrı iş yapacak; biri ölçü alacak, biri kesip biçecek, biri monte edecek, biri kontrol edecek, biri de ortaya kusursuz bir ürün çıkaracak. Böyle bir şeyi kimse makul görmez. Çünkü o kadar çok unsurun, o kadar dar bir yerde, birbirine engel olmadan, tam bir intizamla birlikte çalışması âdeta imkânsızdır.

İşte sinek gibi küçük bir varlığın bedeni, hattâ gözündeki bir hücre bundan daha küçüktür. Eğer o sineğin yaratılışı Allah’a verilmez ve maddî sebeplere verilirse, o zaman kâinatta vazife gördüğü söylenen unsurların ve sebeplerin, o küçücük yere maddeten girip orada birlikte çalıştığını kabul etmek gerekir. Hâlbuki bir hücreye bu kadar çok sebebin doluşup sanatkâr gibi iş görmesi aklen muhâldir. Demek ki orada iş gören, dağınık ve şuursuz sebepler değil; hepsine hükmeden, hepsini birden bilen ve bir anda yaratan sonsuz kudret sahibi olan Allah’tır.

Bir Mevcudun Vahdeti Varsa, Elbette Bir Vâhidden, Bir Elden Çıkabilir. Sebeplerin İşi Olamaz.

“Bir mevcûdun vahdeti varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudûr edebilir.” Hususan o mevcûd, gayet mükemmel bir intizâma ve hassâs bir mîzâna ve câmi‘ bir hayata mazhar ise, bilbedâhe sebeb-i ihtilâf ve keşmekeş olan müteaddid ellerden çıkmadığını, belki gayet Kadîr ve Hakîm olan birtek elden çıktığını gösterdiği halde; hadsiz, câmid, câhil, mütecâviz, şuûrsuz, karmakarışıklık içinde, kör, sağır esbâb-ı tabîiyenin karmakarışık ellerine ve hadsiz imkânât yolları içinde ictimâ‘ ve ihtilât ile, o esbâbın körlüğü ve sağırlığı ziyâdeleştiği halde, o muntazam mevzûn ve vâhid bir mevcûdu onlara isnâd etmek, yüz muhâli birden kabûl etmek gibi akıldan uzaktır. 6

Yani bir varlık tek parça bir bütünlük taşıyorsa, içinde tam bir intizam ve ölçü varsa, bu hâl onun birçok karışık el tarafından değil, tek bir irade ve kudret tarafından yapıldığını gösterir. Çünkü çok el karışsa, farklılık, düzensizlik ve karışıklık ortaya çıkar. Bir eserde tam bir uyum varsa, bu onun ustasının da bir olduğunu gösterir. Bütün varlıklar son derece hassas ölçülerle, mükemmel bir düzenle ve bütün parçaları birbirine uygun olacak şekilde yaratılmıştır. Böyle bir yapıyı; cansız, şuursuz, kör, sağır ve birbirinden habersiz sebeplere vermek akıldan çok uzaktır. Çünkü sebeplerin ne ilmi, ne iradesi ne de bu kadar ince bir sanatı yapacak kudreti vardır.

Netice olarak, sebeplerin yaratıcı olduğu iddiası; hem akla, hem mantıka, hem de varlıkların üzerindeki ince sanata zıttır. Çünkü sebep denilen şeyler şuursuz, donuk, camid ve âcizdir. Hâlbuki en küçük bir varlıkta dahi nihâyetsiz bir ilim, hassas bir mîzan, küllî bir hikmet ve tam bir kudretin cilvesi görünmektedir. Bir çekirdek ağacı yapamaz, bir damla su çiçeği oluşturamaz, bir hücre insanı inşâ edemez. Bütün bu sebepler ancak İlâhî kudretin perdeleri, vesileleri ve memurları olabilir. Varlıklardaki vahdet, intizam, ölçü, hikmet ve hayat; her şeyin bir tek Yaratıcı'nın emir ve kudretiyle vücûd bulduğunu gösterir. Eğer bu sanat doğrudan Allah’a verilmezse, o vakit her bir zerreye, her bir sebebe, hattâ her bir parçaya sonsuz ilim, irade ve kudret vermek lâzım gelir ki bu ise açık bir imkânsızlıktır.

Kaynakçalar
  1. Bediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 37.

  2. Bediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 132.

  3. Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 135.

  4. Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 187.

  5. Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 188.

  6. Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 188.


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Kanallarımız

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun.

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız