Bağış Yap

Sorular

5.859

Seferilikte Sünnet Namazlar Kısaltılır mı veya Terk Edilebilir mi?

Seferde Sünnet Namazlar Kıslatılabilir mi?Şâfiî ve Hanbelîler'e göre seferdeyken farz namazları kısaltarak kılmak ruhsat olup tam kılmaktan daha faziletlidir.  Mâlikî fakihlerinin çoğunluğuna ve Hanefîler'e göre ise azîmettir; ancak Mâlikîler'in çoğunluğu kısaltarak kılmayı sünnet-i müekkede sayarken1 Hanefîler yolcunun tercih hakkı bulunmayıp kısaltmasının vâcip olduğu kanaatindedir.2 Sünnet namazlara gelince sünnetlerin hiç biri kasredilmez. Çünkü kasr ancak farz namazlar hakkında câri bir hükümdür.3 Mehmet Zihni Efendi bu konuda şöyle demektedir:Misafir (yolcu) olan kimse, erkek olsun, kadın olsun ve mûtî, yahut âsî bulunsun, dörtlü farzları kasr eder. Üçlü farz (akşam namazı), ikili farz (sabah namaz), için kasr (kısaltma) olmadığı gibi vitir için ve sünnetler için dahi kasr (kısaltma) yoktur.4Seferde Sünnet Namaz Terkedilebilir mi?Fukahanın bir kısmına göre, seferde meşakkat olduğundan dört rek'atli farzlar iki rek'at olarak kılınır, sünnet namazlar da terkedilir. Ama bu konuda muhtar olan şudur: Yolculukta korku ve fazla sıkıntı varsa sünnetler terkedilir, bu durumlar olmadığında kılınması daha iyi olur.5 Bu hususta Mehmet Zihni Efendi şöyle demektedir:Misafir (yolcu) konmakta, karar ve emniyet hallerinde, olursa sünnetleri kılar. Karar ve emniyyet (yerleşme ve güvenlik) halinde değilse kılmaz. Muhtar (tercih edilen görüş) olan budur.Onları, alâ kavle (bir görüşe göre) tekarrüben (Allah'a yakınlaşmak niyetiyle) kılmak ve alâ kavle (başka bir görüşe göre) terahhusan (ruhsattan faydalanarak) terketmek efdâldir (daha faziletlidir). Alâ kavle (bir görüşe göre), fecir ve mağripten mâadâsı (dışındakiler) öyledir.6Ayrıca BakınızSEFERİLİK NEDİR? SEFERİ OLMANIN ŞARTLARI?SEFERİLİKTE 18 SAAT YOLCULUK ŞARTIYOLCULUKTA NAMAZI BİRLEŞTİRME (CEM-İ TAKDİM / CEM-İ TEHİR)NAMAZLARI CEM ETMENİN (BİRLEŞTİRMENİN) HÜKÜMLERİKaynakçalarBâcî, I, 260; İbnü'l-Arabî, I, 490; Haraşî, II, 56-57Atar, Fahrettin. “Sefer.” TDV İslâm Ansiklopedisi. 36: 294-298. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2009.Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslâm Fıkhı: İbâdât-Muâmelât-Ferâiz. Uysal Kitabevi, Konya t.y.,c.1, s. 461.Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslam İlmihali, Salah Bilici Kitabevi, İstanbul yy, s. 218Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslâm Fıkhı: İbâdât-Muâmelât-Ferâiz. Uysal Kitabevi, Konya t.y.,c.1, s. 461.Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslam İlmihali, Salah Bilici Kitabevi, İstanbul yy, s. 219

9.151

7 külli Vech-i İ'caz

Üstad, risalelerde Kur'an'ın ''7 külli vechi''ne işaret ediyor. Ancak üstad 7. Lemada Fetih suresinin son 3 ayetini tefsir ederken ''Sure-i Fethin bu üç âyetinin çok vücuh-u i'câzı vardır. Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın on vücuh-u külliye-i i'câziyesinden ihbar-ı bilgayb vechi, şu üç âyette, yedi sekiz vecihle görünüyor.'' diyerek ''7 külli vechi'' 10'a çıkarıyor...Neden? Acaba bu ''7 külli vech''e eklenen 3 külli vecih nelerdir?

Tehaddi Nedir? Tehaddi Ayetleri Nelerdir?

Tehaddi; Kur'ân-ı Kerîm'in ilâhî kaynaklı olduğunu kabul etmeyenlere Kur'an'ın benzerini getirmeleri hususunda meydan okuması anlamında bir terimdir. İnsanların Kur'an'ın benzerini ortaya koymaktan âciz olduğunu belirtmek için “Tehaddî âyetleri” olarak bilinen âyetlerle inkârcı muhataplara meydan okunarak onlardan Kur'an'ın benzerini getirmeleri talep edilmiştir. Birinci safhada, müşriklerden Kur'ân'ın tamamına benzer bir kitap getirmeleri talep edilmiştir:De ki: “Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, o hâlde Allah katından, bu ikisinden (Kur'ândan ve Tevrât'tan) daha doğru bir kitab getirin de, (ben) ona uyayım!” 1(Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: “Yemîn olsun ki, eğer insanlar ve cinler bu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar,(yine) onun benzerini getiremezler.”"2Eğer (iddiâlarında) doğru kimseler iseler, haydi onun benzeri bir söz getirsinler!3Müşrikler Kur'ân'ın bir benzerini ortaya koymaktan âciz kalınca, meydan okumanın ikinci aşamasında kapsam daraltıldı ve onlardan yardımlaşarak Kur'ân'daki sûreleri andıracak on sûre getirmeleri istendi. Mekke döneminde nâzil olan Hûd Sûresi'nde bu husus şöyle ifade edilmektedir:Yoksa: “Onu (o Kur'ân'ı, kendisi) uydurdu” mu diyorlar? (Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: “Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, o takdirde onun benzeri uydurulmuş on sûre getirin! (Yardım için) Allah'dan başka gücünüzün yettiklerini de çağırın!” 4Ancak inkârcılar, bu meydan okumaya da karşılık veremediler. Bunun üzerine üçüncü aşamada, Kur'ân'ın herhangi bir insan tarafından uydurulmuş bir söz olmadığı ve onun Âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ tarafından gönderildiği vurgulanarak, inkârcılardan yardımlaşarak Kur'ân'ın sadece bir sûresinin benzerini getirmeleri istendi:Yoksa, “Onu (Muhammed) uydurdu” mu diyorlar? De ki: “O hâlde (iddiânızda)doğru kimseler iseniz, (yardım için) Allah'dan başka gücünüzün yettiklerini de çağırarak onun benzeri bir sûre getirin!” 5İnkârcılar buna da cevap veremeyince, dördüncü safhada Kur'ân onları, yardımlaşarak tam misli olmasa da kısmen kendisine benzeyen bir söz söylemeye dâvet etti:Ve eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur'ân)dan şübhe içindeyseniz, haydi onun benzerinden bir sûre getirin; eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, Allah'dan başka şâhidlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın!6Fakat müşrikler bu teklif ve meydan okumalara rağmen Kurân'a ve ümmî olan Sevgili Peygamberimize (sav) itiraz edemedikleri için bu meydan okumalar düşmanları tarafından her defasında karşılıksız kalmıştır.Kurân'ın bir benzerinin getirilmesi imkansızdır. Müşrikler; bir iki satırla muâraza edip Hz. Peygamberin (sav) davasını iptal etmek gibi rahat bir çareleri varken canlarını, mallarını ve sahip oldukları her şeylerini tehlikeye atacak en son yol olan savaş yolunu tercih etmişlerdir.Nitekim edebiyatta çok ileri olan bir kavmin uzman oldukları sahada en kısa, rahat ve hafif bir yolu terk edip, en tehlikeli ve bütün mal ve canını tehlikeye atarak savaş yolunu tercih etmeleri acizliklerinin en açık delilidir. Zira en iyi edebiyatçıları birkaç harfle muâraza edebilseydi Kur'ân, davasından vazgeçerdi, onlar da maddî ve mânevî olarak yok olmaktan kurtulurlardı.Halbuki onlar istemeseler de savaş gibi dehşetli, kendilerini hüsrana uğratan bir yolu tercih ettiler. Demek ki Kurân'a karşı sözle mücadele etmek mümkün değildi, imkânsızdı. Onun için kılıç ile muâraza etmeye mecbur oldular. Tarih boyunca Kur'ân'ın bir benzeri getirilememiştir. Bundan sonra asla yapılamayacağı da açıktır.7 Çünkü her asırdaki bilginler, edipler, filozoflar, eleştirmenler ve yazarlar Kurân'ın mucizeliğini; belagat, fesahat ve ifadede onun derecesine çıkmaktan aciz olduklarını itiraf etmişlerdir.8Ayrıca BakınızBEDİÜZZAMAN'A GÖRE TEHADDİ/ KUR'AN'IN MEYDAN OKUMASINDAKİ DOKUZ MERTEBETEHADDİ AYETLERİ HANGİ SIRA İLE İNMİŞTİR?7 KÜLLİ VECH-İ İ'CAZKUR'ÂN'IN ALLAH KELAMI OLDUĞUNUN DELİLLERİKUR'ÂN'IN BENZERİNİN İMKÂNSIZ OLUŞUNUN DELİLLERİKUR'ÂN'IN BELÂGAT MUCİZESİKUR'AN'IN MUCİZE OLUŞUKaynakçalarKasas, 28/49.İsrâ, 17/88.Tûr, 52/34.Hûd, 11/13.Yûnus, 10/38.Bakara, 2/23.Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 311.Detaylı izah için bakınız: Abdulkadir Ertaş, Peygamberliğin İspatı, Hayrat Neşriyat, Isparta 2014, s. 50-55.

5.533

Kur'ân Değiştirildi mi? Tahrif İddialarına Açık Cevap

Bazı gruplar, hâşâ Kur'ân-ı Kerîm'in değiştirildiğini; Peygamber Efendimiz'in (sav) döneminden elimizde mushaf bulunmadığını, en erken mushafın Hz. Osman (r.a.) devrine ait olduğunu ve o zamana kadar metnin değiştirilmiş olabileceğini iddia ediyorlar. Hatta bunu Rum Sûresi'ndeki haberin doğruluğunu sarsmak için de kullanmaya çalışıyorlar. Böyle bir iddiaya karşı nasıl cevap verilmelidir? Ayrıca Kur'ân neden Resûlullah Efendimiz (sav) zamanında kitap hâline getirilmedi? Bu hususta tafsilâtlı bilgi var mıdır?

3.269

İslamiyet Terakki Dini midir? İslam Tarihinde İlim, Medeniyet ve Devlet Hayatındaki Terakki Örnekleri

Bu hususta Risale-i Nur'da şöyle bir ifade yer almaktadır:Hem tarih şahiddir ki, ehl-i İslam ne vakit dinine tam temessük etmiş ise, o zamana nisbeten terakki etmiş. Ne vakit salabeti terk etmiş ise, tedenni etmiş. Hristiyanlık ise bilakistir. Bu da mühim bir fark-ı esasiden neş'et etmiş.1Terakki, ilerleme, yükselme anlamlarına gelir. İslamiyet terakki dinidir. Çünkü İslamiyet, insanı tembelliğe, dağınıklığa ve cehalete değil; ilme, çalışmaya, güzel ahlaka, yardımlaşmaya ve adalete sevk eder. Terakki yalnızca zenginleşmek veya teknik ilerleme değildir. Asıl terakki; insanın hem kalben, hem ahlaken, hem ilmen hem de cemiyet hayatında yükselmesidir. İslamiyet bu yükselişin esaslarını getirmiştir.Tarihimize baktığımızda bunun birçok örneğini görürüz. En başta Asr-ı Saadet, bunun en parlak misalidir. İslamiyet gelmeden önce Arap Yarımadası'nda kabile kavgaları, zulüm, cehalet ve düzensizlik hakimdi. İnsanlar, güçlü olanın zayıfı ezdiği bir hayat yaşıyordu. Fakat Kur'an'ın nüzulü ve Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselamın terbiyesiyle kısa zamanda büyük bir değişim oldu. O dağınık kabileler kardeş oldular; adalet, merhamet, ilim ve hukuk yerleşmeye başladı. Bu, İslamiyet'in insanı ve toplumu nasıl yükselttiğini açıkça gösterir.Daha sonra Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali Efendilerimizin devirlerinde de bu terakki devam etmiştir. Devlet idaresinde adalet esas alındı, kamu düzeni kuruldu, insanların hakları korundu. Özellikle Hz. Ömer zamanında idare, hukuk ve sosyal düzen bakımından çok güçlü bir sistem kurulmuştur. Zira İslamiyet yalnız ferdi ibadetlerle alakalı değildir; devlet, toplum ve insanlık hayatına da nizam vermiştir.Bu terakki, sonraki İslam devletlerinde de farklı sahalarda devam etmiştir. Abbasîler döneminde ilim ve kültür büyük bir gelişme göstermiştir. Bağdat, dönemin en önemli ilim ve kültür merkezlerinden biri haline gelmiş; matematik, astronomi, tıp, kimya, felsefe, coğrafya ve edebiyat gibi birçok sahada önemli çalışmalar yapılmıştır. Beytülhikme gibi ilim merkezlerinde farklı dillerdeki eserler Arapçaya tercüme edilmiş, Müslüman alimler mevcut bilgileri sadece nakletmekle kalmayıp geliştirerek yeni çalışmalar ortaya koymuşlardır. Böylece İslam medeniyeti, ilim ve düşünce alanında dünya tarihinin en önemli medeniyetlerinden biri haline gelmiştir.Selçuklular döneminde de bu terakki devlet teşkilatından eğitime, mimariden ticarete kadar birçok alanda kendisini göstermiştir. Büyük Selçuklu Devleti geniş bir coğrafyada güçlü bir siyasi ve idari yapı kurmuş; Nizamiye Medreseleri gibi eğitim kurumlarıyla ilmin sistemli bir şekilde yayılmasına büyük önem vermiştir. Medreselerde dinî ilimlerin yanında çeşitli akli ilimler de okutulmuş, şehirlerde camiler, medreseler, kervansaraylar, hastaneler ve diğer sosyal müesseseler kurulmuştur. Ticaret yollarının güvenliği sağlanmış, şehirler gelişmiş ve İslam dünyasında ilim, eğitim ve kültür hayatı daha da güçlenmiştir.Osmanlılar döneminde ise bu terakki, asırlar boyunca devam eden büyük bir medeniyet tecrübesine dönüşmüştür. Osmanlılar yalnızca geniş topraklara sahip olmakla kalmamış; devlet teşkilatı, hukuk, eğitim, mimari, sanat, şehircilik, vakıf sistemi ve sosyal yardımlaşma alanlarında da önemli eserler ortaya koymuşlardır. Medreseler ilim merkezleri haline gelmiş, vakıflar sayesinde camiler, imarethaneler, hastaneler, köprüler, çeşmeler, kütüphaneler ve birçok sosyal müessese meydana getirilmiştir. Böylece toplumun ihtiyaçları sadece devlet eliyle değil, vakıf medeniyetiyle de karşılanmıştır.İslam tarihindeki bir başka önemli misal, ilim sahasındaki yükseliştir. Müslümanlar, Kur'an'ın ilme verdiği ehemmiyet sebebiyle yalnız tefsir, hadis ve fıkıh gibi dini ilimlerde değil; tıp, matematik, astronomi, fizik ve coğrafya gibi alanlarda da büyük çalışmalar yapmışlardır. Medreseler kurulmuş, kütüphaneler açılmış, rasathaneler inşa edilmiş, hastaneler yapılmıştır. Bu da gösteriyor ki İslamiyet, ilimle çatışan değil; hakiki ilmi teşvik eden bir dindir.Bu sahada yetişen Müslüman alimler, ilim tarihine silinmeyecek izler bırakmıştır. Matematikte Harizmi, kimyada Cabir bin Hayyan, mekanikte Ebu'l-İzz İsmail el-Cezeri, astronomide Fergani ve Battani, tıpta İbn Sina gibi nice Müslüman deha, kendi sahalarında çok mühim keşif ve teliflere imza atmıştır. Astronomide Uluğ Bey ve Ali Kuşçu'nun rasathaneleri ve gökyüzü hesapları da ilim tarihinde öncü gayretler arasında yer alır. Optik sahasında İbnü'l-Heysem'in çalışmaları, sonraki asırlarda başka isimlere nisbet edilen birçok gelişmeden çok daha önce ortaya konulmuştur. Keza trigonometri sahasında Nasirüddin Tusi'nin çalışmaları, bu ilmin müstakil bir hüviyet kazanmasında son derece mühimdir. Bu misaller, Müslümanların ilme yalnız katılmadığını, pek çok sahada öncülük ettiğini gösterir.Coğrafya ve seyahat alanında da İslam medeniyeti çok dikkat çekici örnekler vermiştir. Dünyanın pek çok bölgesini dolaşan Evliya Çelebi'nin Seyahatname'si, yalnız bir gezi kitabı değil; aynı zamanda tarih, kültür ve coğrafya hazinesidir. Yine uzun yıllar diyar diyar gezen İbn Battuta'nın seyahatleri de geniş bir İslam ve dünya coğrafyasını tanıtan çok kıymetli bir mirastır. Biruni'nin coğrafya ve yer ilimleriyle ilgili çalışmaları, İdrisi'nin dünya haritaları, Piri Reis'in Kitab-ı Bahriye'si ve meşhur haritaları; Müslümanların yeryüzünü tanıma, kaydetme ve ilim haline getirme hususunda ne kadar ileri gittiklerini göstermektedir.Bir başka ilim dalında, İbn Haldun çok müstesna bir yere sahiptir. Mukaddime isimli eseriyle toplumların yükseliş ve çöküş sebeplerini incelemiş; tarih, içtimaiyat ve medeniyet meselelerinde derin ölçüler ortaya koymuştur. Bu sebeple bugün dahi sosyoloji ve tarih felsefesi sahasında en seçkin isimlerden biri kabul edilmektedir.Endülüs medeniyeti bu hakikatin çok dikkat çekici örneklerinden biridir. Müslümanlar İspanya'da sadece ibadet hayatı kurmamışlar; ilim, sanat, mimari ve şehircilikte de büyük bir medeniyet meydana getirmişlerdir. Kurtuba gibi şehirler, o dönemde dünyanın en ileri ilim merkezleri arasında yer almıştır. Avrupa'nın uzun zaman bu ilim ve medeniyetten istifade ettiği bilinmektedir. Bu da İslamiyet'in terakkiye engel değil, bilakis vesile olduğunu gösterir.Mimari ve şehircilik sahasında da Müslümanlar büyük eserler vermiştir. Mimari denilince akla gelen en büyük isimlerden biri Mimar Sinan'dır. Onun inşa ettiği camiler, köprüler, külliyeler ve su yolları; yalnız estetik değil, aynı zamanda hesap, plan, denge ve mühendislik harikasıdır. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde kurulan camiler, medreseler, köprüler, kervansaraylar, imaretler, darüşşifalar ve vakıflar da İslamiyet'in çalışmayı, hizmeti ve toplum faydasını nasıl teşvik ettiğini açıkça göstermektedir.Burada önemli bir noktayı da unutmamak gerekir: Müslümanların her dönemde aynı seviyede kalamamış olması, İslamiyet'in eksik olduğunu göstermez. Bilakis Müslümanlar, İslamiyet'in hakikatlerine ne kadar sarılmışlarsa o kadar yükselmişler; ne kadar uzaklaşmışlarsa o kadar zayıflamışlardır. Yani geri kalmanın sebebi İslamiyet değil, İslamiyet'in emrettiği ahlak, ilim, çalışma, birlik ve adalet esaslarından uzaklaşmaktır.Müslüman, zamanın ihtiyaçlarını görmeli; tembellik, taassup ve dağınıklık içinde kalmamalıdır. Fakat yenilikten maksat, dinin esaslarını terk etmek değildir. Asıl mesele, Kur'an ve Sünnet-i Seniyye rehberliğinde ilimde, ahlakta, fikirde ve hizmette ilerlemektir.Sonuç olarak; İslamiyet insanı hem dünyada çalışkan, adaletli ve üretken olmaya çağırır hem de ahirette saadeti kazanmaya yönlendirir. Tarihimizde İslamiyet'in esaslarının yaşandığı güzel dönemler, bunun canlı misalleridir. Nerede gerçek manada İslamiyet yaşanmışsa orada ilim, adalet, huzur, dayanışma ve medeniyet gelişmiştir.İslamiyet, insanı yalnız ahirete hazırlayan bir din değildir. Aynı zamanda dünya hayatını adalet, ilim, ahlak, çalışma ve yardımlaşma esasları üzerine düzenler. İslam medeniyetinin farklı dönemlerinde ortaya çıkan ilim merkezleri, medreseler, hastaneler, kütüphaneler, vakıflar, şehirler, mimari eserler ve sosyal müesseseler bunun tarihî misalleridir.Dolayısıyla İslamiyet'in terakki anlayışı sadece maddi kalkınmadan ibaret değildir. Hakiki terakki; insanın Allah'ı tanıması, güzel ahlak sahibi olması, ilim öğrenmesi, çalışması, başkalarının hukukuna riayet etmesi ve içinde yaşadığı topluma faydalı olmasıyla gerçekleşir. İslamiyet, ferdi ve cemiyeti bu esaslar üzerine yükseltmeyi hedeflediği için hakiki manada bir terakki dinidir.Ayrıca BakınızİSLAMİYETİN AKIL DİNİ OLUŞU VE TESLİMİYETBU ZAMANDA İ'LÂYI KELİMETULLAH, MADDETEN TERAKKİYE MÜTEVAKKIFTIRİSLAMİYET SELM VE MÜSALEMETTİR; DAHİLDE NİZA' VE HUSUMET İSTEMEZ / LEMAATKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c.2, s.323