Sorular

980

Tanzifin Münazzifi Göstermesi

Esma'yı sitte risalesinde(30. Lema), Kuddüs isminde, "tanzif" fiili "münazzifi" (temizleyeni) gösterdiği halde neden "nazife" yani Kudüs'e (temize) gidiyoruz? Ve tanzif eden naziftir diyoruz. Tanzif eden münazziftir dememiz gerekmez mi? Diğer isimler için de de buna benzer bir usul takip ediliyor. Kendinde olmayan bir sıfatı başkasına verememek nasıl oluyor? Bunu nasıl delillendirebiliriz? Temizleyen zat veya nesne temiz olmak zorunda mıdır? Mesela sağlıklı olmayan bir doktorun bir hastayı iyileştirdiğini düşünsek, şifa sahibi olmayan birinin şifa verdiğini söyleyemez miyiz? Ve başka risalede “kör olan görmeyi yaratamaz” tarzındaki hükümleri nasıl ispat edebiliriz?

303

"Hâşiye: Evet, bazı ehl-i velâyetin ileride talebesi olacak zâtlar, daha dünyaya gelmeden, hiss-i kable'l-vukūun inkişâfıyla kerâmetkârâne keşfettikleri gibi, Risâle-i Nûr'un talebelerinin mühimlerinden birkaç zât dahi, çok zaman evvel, bir hiss-i kable'l-vukū' ile, ileride Saîd ile alâkadâr bir surette bir nûra hizmet edeceğini hissetmişler. İşte, onların birisi de Nazîf'tir."

Kastamonu Lahikası'nda (s. 45) geçen bu kısmı nasıl anlamalıyız? Burada, hiss-i kable'l-vukū' ile haber verilen zatlardan birisinin Nazif Çelebi olduğunu görüyoruz. Ancak metinde birçok zat tabiri kullanılmış. Hiss-i kable'l-vukū' ile haber verilen diğer zatlar/talebeler kimlerdir?

2.103

Münazarât'ta Geçen “Daire-i İ'tikadı Daire-i Muamelâta Karıştırmak” Ne Demektir?

İlgili kısım şu şekildedir:Sâniyen, kâfirin iki ma'nâsı vardır: Birisi ve en mütebâdiri, dinsiz ve münkir-i Sâni' demektir. Şu ma'nâ ile ehl-i kitâba ıtlâk etmeye hakkımız yoktur. İkincisi, Peygamberimizi ve İslâmiyet'i münkir demektir. Şu ma'nâ ile onlara ıtlâk etmek hakkımızdır. Onlar dahi râzıdırlar. Lâkin örfen evvelki ma'nânın tebâdüründen bir kelime-i tahkîr ve eziyet olmuştur. Hem de dâire-i i'tikādı dâire-i muâmelâta karıştırmaya mecbûriyet yoktur. 1Bir kişi hakkında itikatça doğru olan bir hüküm ile o kimseye karşı ilişkide, muâmelede kullanılacak üslup aynı şey değildir. Yani bir şahıs veya topluluk hakkında inanç bakımından bir hüküm bulunabilir; fakat gündelik muâmelede, hitapta, hukukta ve sosyal ilişkide her doğru hükmü aynı kelimeyle, aynı tarzda söylemek doğru değildir.Dâire-i i'tikad, hak ile bâtıl, îman ile küfür, tasdik ile inkâr hükümlerinin dairesidir. Bir kimse Peygamber Efendimiz'i (sav) ve İslâmiyet'i kabul etmiyorsa, bu cihetle ona “kâfir” denmesi itikadî bir hükümdür.Dâire-i muâmelât ise, insanlarla konuşma, birlikte yaşama, hukuk, nezâket, fayda, incitmeme ve uygun üslûp dairesidir. Burada her hakikat, her zaman aynı kelimeyle söylenmez. Çünkü doğru olan bir hükmü tahkir edici bir üslûpla söylemek ayrı bir meseledir.Mesela, bir insanın görmemesi onun kör olduğu anlamına gelir. Fakat yüzüne karşı “hey kör” diye hitap edilmesi, sırf kör olduğunu bildirmek değil, incitici bir hitap olur.Demek ki birine itikad bakımından hangi hükmün verileceği başka; o kişiyle konuşurken, muâmelatta bulunurken hangi kelimenin kullanılacağı başkadır. Bunları birbirine karıştırmamak gerekir.KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 396.