Sorular

Künye Nedir, Neden Verilir? İslam'da Künye Verme Geleneği ve Künye Verilmesinin Sebepleri

İmam Buhârî ve İmam Mâlik'in hayatlarını incelerken her ikisinin de “Ebû Abdullah” künyesiyle anıldığını gördüm. Ancak DİA'daki biyografilerde Abdullah isimli bir oğullarının bulunduğuna dair bilgiye rastlamadım; farklı isimlerde oğullarından söz ediliyor.Bu durumda her iki imamın da neden “Ebû Abdullah” künyesiyle anıldığı nasıl açıklanabilir? Abdullah isimli bir oğullarının kaynaklarda zikredilmemiş olması, künyenin mutlaka bir oğula nispetle verilmediğini mi gösterir? Yoksa biyografilerde eksik veya farklı bir nakil söz konusu olabilir mi? Detaylı şekilde izah edebilir misiniz?

830

Risale-i Nur'da Geçen Hulefâ-yı Mehdiyyîn ve Aktâb-ı Mehdiyyîn Kavramlarının Tanımı

 İlgili kavramlar Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:İşte Büyük Mehdi'den evvel gelen emsalleri, numuneleri olan hulefâ-yı mehdiyyîn ve aktâb-ı mehdiyyîn evsafları, asıl mehdinin evsafına karışmış ve ondan rivayetler ihtilafa düşmüş.1Burada iki kavram dikkat çekmektedir: hulefâ-yı mehdiyyîn ve aktâb-ı mehdiyyîn.Hulefâ-yı mehdiyyîn, “Mehdîlerin halifeleri” veya Mehdî'ye benzeyen ve onun bazı vasıflarını taşıyan halifeler anlamındadır. “Hulefâ” kelimesi, halife kelimesinin çoğuludur. İslâm tarihi boyunca, dinin emirlerini gözeterek adaletle hükmeden ve İslâmiyet'in maddî ve mânevî inkişafına hizmet eden pek çok idareci yetişmiştir. Bu zatlar, bulundukları makamları din ve millet hizmetinde kullanmışlardır.Hulefâ-yı mehdiyyîne örnek olarak, Emevîlerin adil idarecilerinden Ömer bin Abdülaziz, Eyyûbîlerin kurucusu Selahaddin-i Eyyûbî ve Osmanlı Devleti'nin önemli hükümdarlarından Yavuz Sultan Selim gibi zatlar zikredilebilir.Aktâb-ı mehdiyyîn ise “Mehdîlerin kutupları” demektir. “Aktâb”, kutub kelimesinin çoğuludur ve İslâm geleneğinde yüksek mânevî makam sahibi, ilim, takva ve irşad hizmetleriyle öne çıkan büyük zatlar için kullanılan bir tabirdir.İslâm tarihi boyunca, iman ve Kur'ân hakikatlerinin anlaşılması ve yaşanması için büyük hizmetlerde bulunan pek çok âlim ve evliya yetişmiştir. Bunlar, maddî bir hâkimiyetten ziyade ilim, irşad ve mânevî hizmet yoluyla dine hizmet etmişlerdir.Aktâb-ı mehdiyyîne örnek olarak dört büyük mezhep imamı, İmam Buhârî, Abdülkadir-i Geylânî, Bahaeddin Nakşibendî ve İmam-ı Rabbânî gibi büyük zatlar zikredilebilir.Netice olarak; hulefâ-yı mehdiyyîn ve aktâb-ı mehdiyyîn, Büyük Mehdi'den önce gelmiş, onun bazı vasıflarına mazhar olmuş ve kendi dönemlerinde dine hizmet etmiş seçkin şahsiyetlerdir. Bediüzzaman Hazretleri, bu zatların taşıdığı bazı vasıfların asıl Mehdi'nin vasıflarıyla karıştırılması sebebiyle, Mehdi hakkındaki rivayetlerde farklılıklar meydana geldiğine dikkat çekmektedir.Ayrıca BakınızMEHDİ HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKENLERMEHDİ NEDİR VE KİMDİR? RİSALE-İ NUR'DA MEHDİ MESELESİNİN İZAHIHZ. MEHDİ İLE ALAKALI GÜVENİLİR KAYNAKLARKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 233

6.062

Bediüzzaman Said Nursi'nin Ehl-i Sünnet Hakkındaki Görüşleri Nelerdir?

“Ehl-i sünnet ve'l-cemaat”, Resulullah'ın (sav) ve ashab-ı kiramın takip ettikleri yolu izleyen tâbiin ve tebe-i tâbiinin, müçtehit âlimlerin ve her devirdeki Müslümanların büyük çoğunluğunun dâhil olduğu cemaat (sevâd-ı a'zam) şeklinde tarif edilmiştir.Günümüzde ehl-i sünnet denilince, amelde Hanefî, Şafiî, Malikî, Hanbelî; itikatta ise Eş'arî ve Mâtürîdî mezhebini takip edenler akla gelmektedir. Amelde 4, itikatta 2 mezhep, Peygamberimiz'in (sav) ve sahabenin inanç ve yaşantılarını devam ettirdikleri için, İslam'ın ilk yüzyılından bugüne kadar daima bu sıfatla anılmışlardır.Bilindiği gibi Peygamberimiz (sav) hayattayken Ashâb-ı kiram, herhangi bir mesele ile karşılaştıklarında bunu doğrudan Hz. Peygamber'e (sav) gelip sorabiliyorlardı. Peygamber Efendimiz'in (sav) ahirete irtihalinden sonra ehl-i sünnetin temelini oluşturan sahabe, tâbiin ve tebe-i tâbiin denilen selef-i salihîn, bir mesele olduğunda bunu Kur'an ve sünnete göre çözüyorlardı. Fakat İslamiyet'in farklı coğrafyalara yayılması ve farklı milletlerin Müslüman olmalarıyla birlikte Hâricîler ve Şia, daha sonraları da Mutezile, Cehmiye, Mürcie gibi birtakım bid'at fırkaları ortaya çıktı. Bu fırkalardan kimi Kur'an ve sünneti, Peygamber Efendimiz'in (sav) ve sahabelerin anladığından farklı bir şekilde yorumlamış, kimileri hadisleri inkâr etmiş, kimileri de hadis uydurma yoluna gitmiştir. İşte bu bid'at fırkalarına karşı, sahabenin Peygamberimiz'den (sav) aldığı sahih Kur'an ve sünnet anlayışını muhafaza etmeye çalışan ve Müslümanların ekseriyetini oluşturan gruba “ehl-i sünnet ve'l-cemaat” denilmiştir. Tâbiin ve tebe-i tâbiin denilen nesil, sahabeye ait Kur'an ve sünnet kaynaklı itikadî ve amelî anlayışı muhafaza etmişlerdir.Ehl-i sünnet, her meselede aşırılıktan yani ifrat ve tefritten kaçınarak hadd-i vasat olan istikameti yakalamaya çalışmıştır. Hep orta yolu bulmaya gayret etmişlerdir. Açıkça küfre düşmeyen fırkaları ehl-i kıbleden sayarak tekfir etmekten kaçınmışlardır. Kur'an, sünnet, icma ve kıyasa uyulması gerektiğini kabul edip aklı nakle tâbi kılmakla en isabetli yolu tercih etmişlerdir. Ve tarih boyunca ana yoldan kopmayan yegâne mezhep olarak kalmıştır.Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur'da ehl-i sünnet hakkında çok senakâr ifadelerde bulunduğu gibi bütün Risaleleri'ni de ehl-i sünnet düsturlarına dayanarak yazmıştır. Bediüzzaman Hazretlerinin ehl-i sünnet hakkındaki bazı görüşleri şunlardır.Bediüzzaman Hazretleri, ehl-i sünnetin gittiği yolun ifrat ve tefritten uzak, hatt-ı vasat yani orta yol olduğunu şu şekilde ifade eder:Her şeyin ifrât ve tefrîti iyi değildir. İstikāmet ise hadd-i vasattır ki, Ehl-i Sünnet Velcemâat, ânı ihtiyâr etmiş. 1Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Ehl-i Sünnet'in hak ehli ve istikamette olduklarını şu şekilde ifade eder:Âlem-i İslâmda Ehl-i Sünnet ve Cemaat denilen ehl-i hak ve istikamet fırka-i azîmesi, hakaik-i Kur'aniyeyi ve imaniyeyi istikamet dairesinde hüve hüvesine Sünnet-i Seniyeye ittiba' ederek muhafaza etmişler. Ehl-i velayetin ekseriyet-i mutlakası, o daireden neş'et etmişler.” 2Üstad Bediüzzaman Hazretleri, şeytanların desiselerinden kurtulmanın bir çaresi olarak ehl-i sünnet dairesini karargâh yapmak olduğunu bildirir:İşte ey ehl-i hak ve ehl-i hidayet! Şeytan-ı ins ü cinnînin mezkûr desiselerinden kurtulmak çaresi: Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın muhkemat kal'asına gir ve Sünnet-i Seniyeyi rehber yap, selâmeti bul! 3Üstad Bediüzzaman Hazretleri, ehl-i sünnet cemaatini bırakanların dalalet yoluna gireceklerini şöyle bildirir:Cebrî gibi sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen veyahut Mu'tezile gibi kaderi inkâr etsen, Ehl-i Sünnet ve Cemaati bırakıp fırka-i dâlleye girersin.4Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Peygamber Efendimizin (sav) bir hadisini naklederek fırka-i nâciye-i kâmile yani kurtuluşa eren kâmil cemaatin 73 cemaat içerisinden ehl-i sünnet cemaati olduğunu bildirir:Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- (Peygamberimiz sav.) …ümmeti yetmiş üç fırkaya inkısam edeceğini ve içinde fırka-i naciye-i kâmile, Ehl-i Sünnet ve Cemaat olduğunu haber veriyor.5Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur talebelerinin ehl-i sünnet olduğunu şu şekilde bildirir:Hem bidʻakâr bazı hocaları vehhâbîlik damarıyla vehhâbîliklerini örtmek fikriyle Nûrculara, yani hakîkî Ehl-i Sünnet ve Cemâat olan Risâle-i Nûr şâkirdlerine Alevîliği isnâd ettirmek ve resmî hocalar vâsıtasıyla nûrlardan soğutmak plânını isti'mâl ediyorlar. 6KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 22.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 167.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 79.Bediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 84.Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 241.Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2019, c. 2, s. 404.

3.030

Musibet Taammüm Ettiğinde

Ve keza, "Musibet taammüm ettiğinde elem hafif olur. Ben de emsalim gibiyim" diye yine yük altından kaçar. Fakat, musibet âmm olduğunda, elemi muzaaf olur, kat kat ziyade olur. Çünkü, kendisi gibi akrabası, ahbâbı da o musibete dahildir. Çünkü, insanın ruhu, ebnâ-yı cinsiyle alâkadardır. Ne kadar umumî olursa, o kadar da elemi fazla olur. ( Mesnevi Nuriye, Zeylü'z-Zeyl, osmn. 139) Üstadımız bu paragrafın ilk başında musibetin umumi olması halinde kişinin herkes gibiyim diyerek musibetin hafifleşmesinden bahsederken sonrasında da yine eğer musibet umumileşirse bu sefer de musibetin kat kat ziyade olacağını ifade ediyor. Yani musibet umumi olduğunda hem hafifleşmesini hem de ziyadeleşmesini anlayamadık, bir tezat mı var acaba, izah edebilir misiniz?

3.534

Risale-i Nur'da “Nizam ve İntizamın Ruhu Olan Maneviyat ve Revabıt ve Niseb Heba Olup Gider” Cümlesi Ne Demektir?

Bahse konu yer şöyledir:Birinci Medar: Dikkat edilse, şu kâinatın umumunda bir nizam-ı ekmel ve bir intizam-ı kasdi vardır. Her cihette reşehat-ı ihtiyar ve lemeat-ı kasd görünür. Hatta her şeyde bir nur-u kasd, her şe'nde bir ziya-yı irade, her harekette bir lem'a-i ihtiyar, her terkibde bir şu'le-i hikmet semeratının şehadatıyla nazar-ı dikkate çarpıyor. İşte, eğer saadet-i ebediye olmazsa, şu esaslı nizam bir suret-i zaife-i vahiyeden ibaret kalır. Yalancı, esassız bir nizam olur. Nizam ve intizamın ruhu olan ma'neviyat ve revabıt ve niseb heba olup gider. 1Kâinattaki muntazam, kusursuz düzen ve varlıklar arasındaki bağlar ancak ahiret hayatının, saadet-i ebediyenin varlığıyla gerçek bir değer kazanır. Kâinattaki hiçbir şey tesadüfi veya başıboş değildir; her şey sonsuz bir ilim, irade ve kasıt ile gayet hikmetli bir düzen içinde yaratılmıştır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şu şekilde izah eder:Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar mı ki, kâinât baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen ve gayelerle müsmirdir. Ve mevcudat zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır. Ve evamir-i İlahiyeye musahharlardır. 2Varlıklar arasındaki bu düzenin ve nizamın ardında ruhu hükmünde bir maneviyat, ulvi ve yüce gayeler, İlahi isimlerin tecellileri ve mevcudatın tesbihatları gizlidir. İnsanın mahiyetini teşkil eden amelleri, tekemmül meyli ve sonsuz arzuları da bu maneviyatın bir parçasıdır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu konuyu şu şekilde ifade eder:O meyl-i tekemmül, bir kemalin vücudunu ve o meyl-i saadet, bir saadet-i ebediyeye namzed olduğunu kat'i olarak ilan eder. Öyle olmazsa, insanın mahiyet-i hakikiyesini teşkil eden maneviyat ve amal kurur, hebaen gider. Acaba kıymettar bir cevherin kılıfına o derece dikkat ve itina edilse ki, gubarın konulmasına da müsaade etmeyen sahibi, nasıl ve ne suretle o cevher-i yeganeyi kırıp mahveder. 3Revabıt ve niseb yani bağlar ve yakınlıklar ise, varlıklar arasındaki hikmetli bağları, münasebetleri ve ölçülü uygunlukları ifade eder. Kâinatta hiçbir şey diğerinden kopuk değildir. Bir çiçekten güneşe, havadan suya, bedenden ruha kadar her şey arasında kasıtlı bir irtibat, manalı bir nispet, yakınlık vardır. İşte bu bağlar ve nispetler, intizam ve düzenin yalnız zahiri bir şekil olmadığını; arkasında hikmet, gaye ve mana bulunduğunu gösterir.Eğer saadet-i ebediye olmazsa, bu kadar külli hikmetler, bu kadar ulvi gayeler ve bu kadar ince münasebetler tam neticesini vermez. O vakit kâinattaki nizam yalnız dış görünüşte kalan, içi boşalmış bir şekil gibi kalır. Çünkü nizamın hakiki ruhu, sadece maddi tertip değil; onun ifade ettiği mana ve gayedir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:Evet, saadet-i ebediye olmazsa, nizam, bir suret-i zaife-i vahiyeden ibaret kalır. Cemi' maneviyat ve revabıt ve niseb, hebaen gider. Demek, nazzamı, saadet-i ebediyedir.Evet, inayet-i ezeliyenin timsali olan hikmet-i İlahiye, kâinattaki riayet-i mesalih ve hikem ile mücehhez olduğundan, saadet-i ebediyeyi ilan eder. Zira saadet-i ebediye olmazsa, kâinatta bilbedahe sabit olan hikem ve fevaide karşı mükabere edilecektir. 4İnsanın kalbinde sonsuzluk arzusu, adalet ihtiyacı, saadet iştiyakı ve tekemmül meyli gibi arzu ve istekler vardır. Eğer ahiret olmazsa, hem insandaki bu yüksek istidatlar cevapsız kalır hem de kâinattaki düzenin insana bakan ciheti neticesiz görünür. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:İnsan, sair hayvanata muhalif olarak, hanesiyle alakadar olduğu misillü, dünya ile alakadardır. Ve akāribiyle münasebetdar olduğu gibi, nev'-i beşer ile de ciddi ve fıtri münasebetdardır. Ve dünyada muvakkat bekāsını arzuladığı gibi, bir dar-ı ebedide bekāsını, aşk derecesinde arzuluyor. Ve midesinin gıda ihtiyacını te'mine çalıştığı gibi, dünya kadar geniş, belki ebede kadar uzanan sofraları ve gıdaları, akıl ve kalb ve ruh ve insaniyet mideleri için tedarik etmeye fıtraten mecburdur, çabalar. Ve öyle arzuları ve matlabları var ki, ebedi saadetten başka hiçbir şey, onları tatmin etmiyor. 5Böylece “nizam ve intizamın ruhu olan maneviyat ve revabıt ve niseb heba olup gider” denilmesi, bu mana, bağ ve yakınlığın yok olması değil; gayesiz ve neticesiz kalmış gibi görünmesi demektir.Ayrıca BakınızHAŞİR VE AHİRETLE ALAKALI MERAK EDİLEN SORULARA CEVAPLARMELEKLERİN AHİRET ÂLEMİNE ŞAHİTLİĞİAHİRET HAYATI HAKKINDA BİLGİLERMUHAMMED (SAV) ALLAH'IN RESULÜDÜR DEMEYENİN AHİRETTEKİ DURUMU29. MEKTUB'DA GEÇEN “BAŞKA MAKSADLAR” NE DEMEK? TEVAFUKTAKİ İNTİZAMSIZLIĞIN SEBEBİNİZAM İLE İNTİZAM ARASINDAKİ ANLAM FARKIKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 107.Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 98.Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 37.Bediüzzaman Said Nursi, Muhakemat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2023, s. 155-156.Bediüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 32.

5.569

Risale-i Nur'da Kader Mistar, Kudret Masdar İfadesi Ne Anlama Gelir?

“Kader mistardır, kudret masdardır” ifadesi, eşyanın önce ilm-i İlâhîde yani Allah'ın sonsuz ilminde bir ölçü, plan ve programa göre takdir edilmesini, ardından Cenâb-ı Hakk'ın kudretiyle o takdire uygun olarak yaratılmasını ifade eder. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade etmektedir:Kudret masdardır, kader mistardır. Kudret o maani kitabını, o mistar üzerinde yazar.1Bu ifadede geçen “mıstar”, satırları düzgün çizmek için kullanılan cetvel veya ölçü aleti demektir. Yazı yazarken satırların düzgün olmasını sağlayan bir ölçü vazifesi görür. “Masdar” ise bir şeyin çıktığı, meydana geldiği kaynak ve menba demektir.Bu kelime mânâlarından hareketle, kaderin mistar, kudretin masdar olması şöyle anlaşılabilir: Kader, yaratılacak şeyin hangi ölçü ve özelliklerde olacağını belirleyen İlâhî bir takdir ve ölçüdür. Kudret ise bu takdire uygun olarak o şeyi haricî vücuda getiren İlâhî kudrettir. Yani kader ölçüyü ve şekli belirler, kudret ise o ölçü ve takdire göre yaratır.Nitekim Bediüzzaman Hazretleri, kaderi “ilm-i ezelîden gelen bir nevi mânevî ve mahsus kalıp” olarak tarif eder ve kudretin eşya üzerinde bu kader kalıbına göre tasarruf ettiğini ifade eder. Buna göre bir şey yaratılırken, Cenâb-ı Hakk'ın ilim sıfatının bir nevî tecellisi olan kader, o şeyin mahiyetini, ölçüsünü ve özelliklerini takdir eder; kudret ise bu takdire göre onu vücuda getirir.Bunu bir proje ve inşa misaliyle düşünebiliriz. Bir binanın önce projesi hazırlanır; binanın ölçüleri, şekli ve özellikleri belirlenir. Ardından ustalar bu projeye uygun olarak binayı inşa ederler. Proje, binanın nasıl olacağını belirler; fakat tek başına bina meydana gelmez. İnşa faaliyetiyle proje haricî bir varlık kazanır. Bununla beraber bu misal, Allah'ın yaratmasını insan fiillerine kıyaslamak için değil, kader ile kudret arasındaki münasebeti anlamayı kolaylaştırmak için verilmektedir.Risale-i Nur'daki ifadeyle, kader bir mânevî kalıp ve ölçü, kudret ise o ölçü üzerinde eşya kitabını yazan İlâhî kudrettir. Bu sebeple kâinatta gördüğümüz ölçü, intizam, denge ve farklılıklar kaderin takdirini; bunların fiilen varlık kazanması ise kudretin tasarrufunu göstermektedir.Kısaca ifade edecek olursak: Kader mistardır; çünkü eşyanın nasıl ve hangi ölçülerde olacağını takdir eder. Kudret masdardır; çünkü o takdir edilen şeyi haricî vücuda getirir. Biri ölçü ve takdir, diğeri ise icad ve inşa cihetidir.Ayrıca BakınızBEDİHİ VE NAZARİ KADER NE DEMEKTİR?KADERE İMANIN ALLAH'IN İLİM, İRADE VE KUDRET SIFATLAR İLE İRTİBATI"İLİM MALUMA TABİDİR" NE DEMEKTİR?KADERİN HALİ VE VİCDANİ OLMASI İLE İLİM NEV'İNDEN OLMASI ÇELİŞİR Mİ?KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 89