Bu zamanda Müslümanlar, imanlarını takviye edecek sohbetlere şiddetle muhtaçtır. Çünkü içinde yaşadığımız âhirzamanda dalâlet ve gaflet ferdî olmaktan çıkmış, cemiyet ve kültür şekline girmiştir. Eski devirlerde bir insanın çevresi îmanı desteklerken, bugün çoğu zaman şüpheler, dünyevîleşme, nefsânî meşguliyetler ve olumsuz telkinler îmanı zayıflatmaktadır. Bu sebeple îman hakikatlerini sık sık dinlemek, hatırlamak ve müzakere etmek bir ihtiyaç hâline gelmiştir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde ifade eder:
Eski zamanda bir memlekette bir kâfir-i mutlak yerine, şimdi bir kasabada yüz tane bulunabilir. Eskide fen ve ilim ile dalâlete girip inâd ve temerrüd ile hakāik-i îmâna karşı çıkana nisbeten şimdi yüz derece ziyâde olmuş. Bu mütemerrid inâdcılar, firavunluk derecesinde bir gurur ile ve dehşetli dalâletleriyle hakāik-i îmâniyeye karşı muâraza ettiklerinden, elbette bunlara karşı atom bombası gibi, bu dünyada onların temellerini parça parça edecek bir hakîkat-i kudsiye lâzımdır ki, onların tecâvüzâtını durdursun ve bir kısmını îmâna getirsin.1
İnsanın kalbi ve zihni sabit kalmaz; çevresinin tesiri altında kalır. Nasıl beden her gün gıdaya muhtaçsa, kalp ve ruh da manevî gıdaya muhtaçtır. İmanî sohbetler, kalbe kuvvet verir, gafleti dağıtır, şüpheleri izâle eder ve insanı tekrar hakikat merkezine toplar. Bilhassa Kur’ân ve iman hakikatlerinin, Sünnet-i Seniyye’nin müzakere edilmesi, kalbe tahkikî imanı yerleştirir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde ifade eder:
Kur’ân, kulûbe kuvvet ve gıda ve ukūle kūt ve gınâdır. Ve ruha mâ ve ziyâ ve nüfûsa devâ ve şifâ olduğundan usandırmaz. Her gün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi her gün yesek usandıracak. Demek Kur’ân, hak ve hakîkat ve sıdk ve hidâyet ve hârika bir fesâhat olduğundandır ki, usandırmıyor.2
Kur’ân kalblere kūt ve gıdadır, ruhlara şifâdır. Gıdanın tekrarı kuvveti artırır. Tekrar etmek ile daha me’lûf ve daha me’nûs olduğundan lezzeti artar.3
Bununla beraber, bu zamanda yalnız bilgi sahibi olmak da yeterli değildir. İmanın tahkikî olması gerekir. Çünkü hücum çoktur. Şüpheler yalnız cehaletten değil, bazen felsefî cereyanlardan, bazen de günahların kalpte bıraktığı karanlıktan gelir. İmanî sohbetler, bu dağınıklığı toplar; insanın niçin yaşadığını, kimin kulu olduğunu ve nereye gittiğini yeniden hatırlatır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde ifade eder:
Eski zamanda küfr-ü mutlak ve fenden gelen dalâletler ve küfr-ü inâdîden gelen temerrüd, bu zamana nisbeten pek azdı.4
Ayrıca insan tek başına kaldığında zayıflayabilir. Hakikat ehliyle beraber bulunmak, sâlihlerin meclisinde oturmak, îmanı kuvvetlendiren dersleri dinlemek manevî bir muhafaza hükmüne geçer. Çünkü sohbet, yalnız bilgi aktarmak değildir; aynı zamanda sohbette insibağ ve inikâs vardır. Kişi sohbet ettiği kişilerin hâlinden, ahlâkından, nurundan ve feyzinden etkilenir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde ifade eder:
Sohbet-i Nebeviye öyle bir iksîrdir ki, bir dakikada ona mazhar bir zât, senelerle seyr ü sülûke mukābil hakîkatin envârına mazhar olur. Çünkü sohbette insibâğ ve in‘ikâs vardır.5
Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 91.
Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 91.
Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 122.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 437.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 163.

