İlgili yer şöyle geçmektedir:
...Demek o parlayan katarâtlar, zuhûrlarıyla ve gelmeleriyle güneşin vücûdunu gösterdikleri gibi, gurûblarıyla ve zevâlleriyle de güneşin bekāsını ve birliğini gösteriyorlar. Aynen öyle de şu mevcûdât-ı seyyâle, vücûdlarıyla ve hayatlarıyla Vâcibü’l-Vücûd’un vücûb-u vücûduna ve ehadiyetine şehâdet ettikleri gibi; zevâlleriyle ve ölümleriyle de o Vâcibü’l-Vücûd’un ezeliyetine, sermediyetine ve ehadiyetine şehâdet ederler. 1
Ölümün Ezeliyete Şehâdeti
Nehir Misali
Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati nehir misaliyle izah eder: Bir nehirde akan su kabarcıkları, güneşin karşısına geldiklerinde parlar; biraz sonra gölgeye girince o parıltı söner. Fakat arkadan gelen yeni kabarcıklar aynı yerde tekrar parlamaya başlar. Bu hâl aralıksız devam eder. Bu manzara açıkça gösterir ki, kabarcıklarda görünen ışık onların kendi malı değildir. Çünkü kabarcık gider, parıltı söner; fakat ışığın kaynağı sönmez. Yeni gelen kabarcıklar yine ışıklanır. Demek o geçici parıltılar, kendileri fânî olan şeylerde görünen; fakat kendisi dâimî olan bir kaynağın cilvesidir.
Canlıların Hayatı Da Bu Misale Benzer
Aynen bunun gibi, canlılar da ömürleri boyunca hayat ve vücûd nuru ile parlarlar. Sonra ölüm gelir; o ferdin hayatı söner, bedeni yok olur. Fakat onun arkasından yeni canlılar gelir, onlar da hayatlanır, vazife görür, sonra onlar da gider. Buna rağmen yeryüzünde hayatın devamlılığı kesilmez. Doğumlar, ölümler, gidişler ve gelişler içinde hayatın intizamla devam etmesi gösterir ki, hayat o canlıların kendilerinden kaynaklanmıyor. Onlarda görünen hayat, kendileriyle oluşan, devam eden bir şey değil; dâimî bir Hayy-ı Kayyûm’un ihsan ettiği bir cilvedir.
Ölüm Ezeliyete Nasıl Şehâdet Eder?
İşte ölümün ezeliyete şehâdeti burada görünür: Ölüm, her canlının fânî ve geçici olduğunu ilân eder. Fakat aynı ölüm, hayatın devamlılığını durduramaz. Kişiler ölür, fakat hayatın devamlılığı sürer. Şu hâlde ölenler, hayatın hakikî sahibi değildir. Hayatı veren Zât ise onların cinsinden olamaz; onlar gibi sonradan meydana gelmiş, değişen, tükenen biri olamaz. Çünkü varlığı ve hayatı başkasından alınmış olan da fânî olur, ölüme mâruz kalır. Eğer hayatın asıl kaynağı da böyle sonradan olma bir şey olsaydı, o da kesilir, onunla beraber hayatın tecellîsi de sönerdi. Hâlbuki mahlûklar değiştiği, gittiği ve yenilendiği hâlde, hayatın verilmesi devam ediyor. Demek o hayat kaynağı bâkîdir, dâimîdir, sermedîdir.
Buradan Ezeliyet Nasıl Anlaşılır?
Zira sonradan var olan her şey bir verene muhtaçtır. Bütün canlıların hayatı verilmiş olduğuna göre, onların hayatının kaynağı kendileri olamaz. O menbaın da başka bir kaynaktan hayat alması düşünülemez; aksi hâlde yine muhtaç olurdu. O hâlde Allah’ın hayatı kendisine mahsustur; başkasından alınmış değildir, kendisine verilmiş değildir, sonradan da kazanılmış değildir. Böyle bir hayat ise başlangıcı ve sonu olmayan bir hayattır.
Kısaca netice
Ölüm, ilk bakışta bir yok oluş gibi görünse de dikkatle bakıldığında yaratılmışların güçsüz ve geçici olduğunu; Allah’ın ise bâkî, hiçbir şeye muhtaç olmayan ve ezelî olduğunu gösterir. Nasıl kabarcıkların sönmesi güneşi söndürmez, aksine güneşin onlara muhtaç olmadığını ve devamlı olduğunu gösterirse; canlıların ölümü de hayatın gerçek sahibinin Allah olduğunu, O’nun hayatının varlıkların hayatı gibi geçici değil, ezelî ve ebedî olduğunu gösterir.
Bediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 60.

