İslam hukukunda had cezaları, yalnızca belirli şartların gerçekleşmesi hâlinde ve meşru otorite tarafından uygulanabilen cezalardır. Günümüzde Müslümanlar dünyanın farklı ülkelerinde yaşamaktadır. Bu ülkelerin bir kısmı İslam ülkesi değildir, bir kısmı ise Müslüman nüfusa sahip olsa da klasik İslam hukukunun ceza hükümlerini uygulamamaktadır. Böyle bir durumda işlenen had suçlarının dünyada uygulanıp uygulanmaması ile kişinin Allah katındaki sorumluluğu birbirinden ayrı değerlendirilmelidir. Bu bağlamda Bir Müslüman, şeriatın olmadığı bir ortamda işlediği suçlarından dolayı cezaya çarptırılamaz.1
Fıkıh âlimleri, İslam devletinin otoritesinin bulunmadığı yerlerde had cezalarının uygulanması konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Ebû Hanîfe’ye göre, İslam devletinin otoritesinin bulunmadığı bölgelerde had cezaları uygulanmaz. Çünkü had cezaları fertlerin değil, meşru devlet otoritesinin yetkisindedir. Buna karşılık İmam Şâfiî, haram olan bir fiilin her yerde haram olduğunu, suçun işlendiği yerin hükmü değiştirmeyeceğini ifade etmiştir. Bununla birlikte, hadlerin uygulanması yine devlet otoritesine bağlıdır.2
Hz Ömer (ra) kıtlık döneminde had cezası olan el kesmeyi kaldırmıştır. Buradan da anlaşıldığı gibi şartların oluşmadığı bir yerde hukuki olarak ceza verilmeyebilir. Fakat bu cezanın verilmemesi onun ahirette de sorumluluğunun olmadığı manasına gelmez. Bir kimse zina, hırsızlık veya benzeri büyük günahları işlemiş ancak hakkında dünyada had cezası uygulanmamışsa, bu durum onun Allah katındaki sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırmaz. Çünkü günahın dünyada cezalandırılmaması, ahirette de cezasız kalacağı anlamına gelmez. Nitekim bir suç ispat edilemediği için mahkemede ceza verilmeyen kişi, Allah katında işlediği fiilden sorumludur. Aynı şekilde, suçun gizli kalması veya cezanın uygulanmaması da İlâhî hükmü ortadan kaldırmaz.
Zina veya hırsızlık eden kişiye suçunun karşılığı olarak ceza uygulandığı zaman bu kişinin o günah ile ilgili cezası ahirette üzerinden kalkması ümit edilir. Fakat İslam devletinin olmadığı bir yerde işlenen günahların cezası ise ahirette görülür. Bununla birlikte İslam’da tevbenin yeri çok büyüktür. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
De ki: “Ey nefisleri aleyhine (günah işlemekle ömürlerini) isrâf eden kullarım!(Günahlara bulaştık diye) Allah'ın rahmetinden ümid kesmeyin! Şübhesiz ki Allah, bütün günahları bağışlar!” Doğrusu, Gafûr (çok bağışlayan), Rahîm (kullarına çok merhamet eden)ancak O'dur.3
Bu bağlamda kişinin samimi bir tevbe ile günahı terk etmesi, pişmanlık duyması ve bir daha o günaha dönmemeye kesin karar vermesi affına sebep olacaktır.
Sonuç olarak, had cezasının dünyada uygulanmaması günahı meşru hâle getirmez. Fakat kişinin affı için tevbe kapısı her zaman açıktır. Bir Müslümanın yapması gereken, günahını ifşa etmek değil, samimi bir tevbe ile Allah’ın rahmetine yönelmektir. Nihai hüküm ve adalet ise Allah'a aittir.
Abdulkadir Udeh, İslam Ceza Hukuku ve Beşerî Hukuk, çev. A. Nuri, İstanbul 1976, I, 520
Serahsî, el-Mebsût, IX, 100; İmam Şâfiî, el-Ümm, VII, 322
Zümer, 39/53.

