4.234
Camidatta Hayat
Cansız varlıklar taş, toprak da hayat var mıdır? Ya da hayatın olmadığı bir varlık var mıdır?
Destek olunİlmi çalışmalarımıza destek olun, bu hizmetlerin kesintisiz sürmesine katkıda bulunun.
Bağış Yap
4.234
Cansız varlıklar taş, toprak da hayat var mıdır? Ya da hayatın olmadığı bir varlık var mıdır?
3.992
2. şuanın 3. meyvesinde anlatılan insan ile sırrı vahdet arasındaki ilişkiyi ana hatlarıyla izah edebilir misiniz?
241
Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin görüşüne göre, İbni Teymiye ve talebesi ibni Kayyım el Cevzi Ehli Sünnet olan muteber alimler midir? Bu iki zat hakkında Bediüzzaman Hazretleri ne demektedir?
4.173
Kainatın tılsım-ı muğlakını keşfeden üç risale hangi risalelerdir?
Bu cümleye dair üç sualim var:1. Parçada geçen “Onlara göre bir muhasebe içinde” ifadesini örnekler vererek açıklar mısınız?2. “Onlara göre bir muhasebe” ifadesi, adetullaha göre işleyen birtakım kaidelerin bulunduğuna mı işaret etmektedir? Bu hususu izah eder misiniz?3. Aynı şartlarda veya aynı toprakta bulunan bazı tohumlar zararlı maddeleri kendilerine çekerek toprağın altında çürürken, bazıları ağaç hâline gelebilmektedir. Bu durumda tohumun kendi kabiliyetinin, mahiyetinin veya şartlara uyumunun bir rolü var mıdır? Bu farklılaşmayı “onlara göre bir muhasebe” ifadesi kapsamında nasıl açıklayabiliriz?
Peygamber Efendimizin (sav) “Ümmetim dalalet üzerinde birleşmez.” hadisiyle bütün Müslümanlar mı, yoksa dinin hükümlerine bağlı, ihlaslı ve takvalı Müslümanlar mı kastedilmektedir? Günümüzde tesettüre uygun olmayan giyim gibi yanlışların birçok Müslüman arasında, hatta bazı ileri gelenlerde de yaygın olması bu hadisle nasıl bağdaştırılabilir?
Bediüzzaman Hazretleri, Mesnevi-i Nuriye risalesinin Lem'alar kısmının On Üçüncü Lem'ası'nda bu hakikatleri ele alır. Şöyle der Bediüzzaman Hazretleri:Arkadaş! Zerrelerden tut, ta seyyarelere kadar; nefislerden tut, ta şemslere varıncaya kadar her şey, zatında ve hakikatinde sabit olan acz ve fakrın lisanıyla Sani'in vücub-u vücudunu i'lan eder.1Burada Bediüzzaman Hazretleri, varlıkların özelliklerinden onları yaratan Yaratıcı'ya ulaşır. Varlıklara bakıldığı zaman, küçük büyük fark etmeksizin, hayat sahibi olsun veya olmasın, şuur sahibi olsun veya olmasın, ayırmaksızın her bir varlığın en temel iki özelliği vardır. Bunlardan birincisi acizlik, yani güçsüzlük ve kudretsizlik; diğeri ise fakirlik, yani kendi ihtiyaçlarını karşılayacak ve görecek bir sermayelerinin olmamasıdır. Bu iki durum, sonradan yaratılan varlıkların özelliğidir. Bir varlıkta acizlik varsa, fakirlik varsa o, başkasına muhtaç demektir. Bu muhtaçlık, var olmaya kadar gider. Dolayısıyla, varlıklardaki bu acizlik ve fakirlik, onların sonradan yaratıldıklarını gösterir. Bu ise onların bir yaratıcılarının olması hakikatine bizi götürür. O Yaratıcı ise varlığı vacip olan, varlığı zorunlu olan; yani var olmak için aciz ve fakir varlıklar gibi birisine muhtaç olmayan Allah'tır. Bediüzzaman Hazretleri şöyle devam eder:Ve keza, acziyle beraber nizam-ı umuminin bozulmaması için hamil bulunduğu acib ve mühim vazifeler cihetiyle Sani'in vahdetine delalet eder.2Ancak her şeydeki bu acizlik ve fakirliğe rağmen, evrenin düzeninin bozulmadığını ve her şeyin kendisine verilen görevi eksiksiz yerine getirdiğini görmekteyiz. İşte her şeyin güçsüzlüğü ve fakirliği ile beraber, kendi güç ve kuvvetlerinin çok üstünde işleri yapması ve görevleri yerine getirmesi, onları yapan zatın BİR olduğuna ve sonsuz kuvvet ve gücü ile bu işleri gördürdüğünü gösterir. Küçük bir çam çekirdeğinin başında koca bir ağacın programını taşıması, toprağın sayısını bilemediğimiz kadar sebze ve meyveye kazan olması, trilyonlarca yıldızın düzenini bozmadan uzayda seyahat etmesi gibi.Bu hakikatleri ifade ettikten sonra Bediüzzaman Hazretleri, bir başka hakikat penceresini şöyle açar:Binaenaleyh, Sani'in vacib ve vahid olduğuna her şeyde iki şahid olduğu gibi, Halik'ın Ehad ve Samed olduğuna da her bir zihayatta iki ayet vardır.3Varlıklardaki acizlik, fakirlik ve bu acizlik ve fakirliklerine rağmen harika işler görmeleri ve düzenlerinin bozulmaması, nasıl ki Allah'ın vacip yani varlığının zorunlu olmasına ve bir olmasına delil ise aynen öyle de hayat sahiplerindeki bu acizlik ve fakirlik, Allah'ın Ehad ve Samed olduğunu gösteren iki ayettir.EHAD: Sözlükte, öyle bir zattır ki onun için ikincisi tasavvur olunmaz anlamında kullanılmaktadır. Vasıf olarak Cenab-ı Hak'tan başkası için kullanılmaz. Ehad, Cenab-ı Hakk'ın esma-yı hüsnasındandır. Allah Teala'nın ismi olan Ehad, ezel ve ebedde hep bir olan ve beraberinde bir diğeri bulunmayan ferd demektir.4SAMED: Allah'a nisbet edildiğinde "ihtiyaçlarını gidermesi için herkesin başvurduğu, yaratılmışlara özgü acz ve ihtiyaçtan münezzeh ebedi ve baki yüce varlık" manasına gelir.5Yukarıdaki ifadede geçen ayetlerden ilki, hayat sahiplerindeki acizlik, yani güçsüzlüktür. Evet, hayat sahiplerinin düşmanları sonsuzdur. Ve kendilerini bu düşmanlarından koruyacak bir güç ve kuvvetleri yoktur. Bu hal, hayat sahiplerini gücü ve kudreti sonsuz ve kendisi gibi bir ilah daha düşünülmeyen Ehad olan Allah'a ulaştıran bir ayettir. Evet, her hayat sahibi düşmanlarına karşı bir dayanağa ve onu düşmanlarının şerrinden koruyacak bir güce muhtaçtır. Kendi güçsüzlüğünü ve kudretsizliğini gören bir hayat sahibi elbette gücü ve kudreti sonsuz, kendisinden başka ilah olmayan EHAD olan Allah'ı bulacaktır.İkinci ayet ise hayat sahiplerindeki fakirliktir. Bu, öyle bir fakirlik halidir ki buna bir sınır çizilemez. Sonsuzdur. Onun için Bediüzzaman Hazretleri, nefsi tarif ederken fakirliğinin sonsuz olduğunu söyler.6 Bu fakirlikle beraber, hayat sahiplerinin ihtiyaçları da sonsuzdur. İşte bu sonsuz muhtaç olma hali ve fakirlik, kendisine muhtaç olunan Yaratıcı'ya açılan bir pencere ve onu gösteren bir ayet, bir delildir. İnsan, kendisindeki bu muhtaç olma halini ve fakirliğini bu şekilde okuyabilirse SAMED olan Allah'ı bulur. Ve bütün ihtiyaçlarını karşılar. Sonsuz bir zenginliği elde etmiş olur. Fakirliliğini zenginliğe çevirmiş olur.Sonuç olarak, hayat sahiplerindeki bu iki ayet acizlik ve fakirliktir ki Ehad ve Samed olan Allah'a bizi ulaştırır ve onu gösterir.Ayrıca BakınızSAMED AYNASI OLAN KALBRAMAZAN'DA ORUÇ TUTMAK ALLAH'IN SAMEDİYETİNİ NASIL GÖSTERİR?“MEVCUDAT İÇİNDE EN LATİF, EN GÜZEL, EN CAMİ' AYİNE-İ SAMEDİYET DE HAYATTIR” NE DEMEKTİR?ALLAH'IN SAMED İSMİ NE DEMEKTİR VE TECELLİLERİ NASIL GÖRÜLÜR?KUDRET-İ SAMEDANİYEKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 15.Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.15.Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 15.Muhlis Körpe, Risale-i Nur Istılahları, Süeda Yayınları, Isparta 2023, s. 44-45.Bekir Topaloğlu, "Samed", TDV İslam Ansiklopedisi, 2009, c. 36, s. 68-69Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 1.
137
Günümüzde pantolon ve gömlek gibi birçok kıyafet Batı'dan gelmiştir. Ancak büyüklerimiz kumaş pantolon, gömlek ve ceket giyerken kot pantolon ve kravatı tercih etmezler. Bu ayrımın ölçüsü nedir? Mesele gayrimüslimlere benzememekse diğer kıyafetlerden de kaçınmak gerekmez mi? Yoksa belirli bir kesime benzememek mi kastedilmektedir? Günümüzde kot pantolon ve kravatı pek çok kişi giydiğine göre bu ayrımın hikmeti nedir?
Bir festivalde, düğün salonunda arkadaşımla parfüm almaya gittik. Bir parfüm seçip aldım ancak açtığımda kokusunun orijinali gibi olmadığını, şişesinin çok kirli ve sıkma yerinin yamulmuş olduğunu gördüm. Satıcıdan değiştirmesini veya paramı iade etmesini istedim ama kabul etmedi. Araya giren bir abla neden değiştirmek istediğimi sorunca şişedeki kusurları gösterdim. Sonra satıcı beni yanına çağırıp hangi parfümü istediğimi sordu, gösterdiğim parfümü verdi. Ben de geri vermek istedim ancak o, “Hakkın üzerimde kalmasın.” dedi. Bu durumda kul hakkına girmiş olur muyum?
103
Otomobil, motosiklet veya başka bir taşıt kullanırken trafik kurallarına uymanın İslamiyet açısından hükmü nedir? Bir Müslümanın emniyet kemeri takmak ve şerit değiştirirken sinyal vermek gibi trafik kurallarına riayet etmesi dinen gerekli midir? Açıklar mısınız?
6.592
29. mektup, 9. kısım, 6. telvih, 3. nokta da üstadımızın tarikatle ilgili bazı teşhisleri var.....Diyor ki: "Bu dünya darül hizmettir..Darül mukafat değil...Madem hakikat budur uhreviyeye ait neticeleri dünyada istememek gerektir...Cunki cennetin meyveleri gibi, kopardıkça yerine gelmek sırrıyla baki hükmünde olan amel-i uhrevi meyvesini, bu dünyada fani bir surette yemek,kar-ı akıl değildir...Baki bir lambayı, bir dakika yaşayacak ve sönecek bir lamba ile o mübadele etmek gibidir............." Burada anlamadığm olay şudur: Uhrevi neticeleri veren şeyleri insan neden istemesin? Baki olan lamba,uhrevi ezvakları burada istemekle neden sönüyor?Yani bu olay niye 2 şıkka indirgeniyor: A)Ya bu dünyada geçici alırsın mükafatını B)Ahirett lamban ebedi yanar.....Biz, hem bu dünya için isteyelim o zevkleri, ücretleri v.s hemde ahiret icin.....Yani Allah niye hem bu dünyada hem ahirette vermiyor bu zevkeleri? Yani işin garip tarafı bu zevkerde nefsi değil.
5.751
"Sırr-ı ehadiyet, nûr-u tevhîd içinde inkişâf etti" cümlesini konuyla bağlantılı olarak açıklar mısınız?
7.622
Risalelerdeki vahdaniyet, vahdet ve tevhit kavramlarını izah eder misiniz?
5.514
Ayet'ül-kübra risalesinde sayfa 113 te ( Birinci Makam'ın on birinci mertebesinde ) sayfa 114 de (Birinci Makam'ın on üçüncü mertebesinde) diye ifade geçiyor.... O zaman 1.Makamın 12.Mertebesi nerede?
3.020
Sakalımızı kesmek günah mıdır?
5.512
33. Mektup'ta 23. Pencerede şöyle bir ifade geçiyor: “O hakikatteki (hayattaki) sıfatlardan bir kısmı, duygular vâsıtasıyla inbisat ederek (genişleyerek), inkişaf edip (gelişip) ayrılırlar. Kısm-ı ekseri (çoğu) ise, hissiyât sûretinde kendilerini ihsâs ederler (hissettirirler) ve hayattan kaynama sûretinde kendilerini bildirirler.” Bu cümlede bahsi geçen duygular ile hissiyat (hisler) arasındaki fark nedir?
3.591
Üstadın, Sözler Lemalar gibi eserleri talebelerine yazdırdığını biliyoruz. Peki Şualarda, mahkemede cereyan eden hadiseleri kim yazmış? Çünkü birinci ağızdan anlatılıyor. Mahkeme zabıtlarının derlenmesiyle mi vücuda gelmiş? Üstad mı istemiş?
İmam Gazali'nin Kalplerin Keşfi adlı eserini okurken, “Nefsine boyun eğen puta tapmış olur.” şeklinde bir ifadeyle karşılaştım. Bu söz nasıl anlaşılmalıdır? Nefse boyun eğmek insanı şirke mi düşürür?Ayrıca “Maksudun mabudundur” veya “Sevdiğin mabudundur” ifadeleri ne anlama gelmektedir? İnsan bazen yaptığı işleri dünyalık kazanmak, makam elde etmek veya başka dünyevî maksatlar için yapabiliyor. Bu durumda insan şirke mi düşmüş olur? Bu ifadeleri tevhid ve kulluk açısından nasıl değerlendirmek gerekir?
7.330
Üstad Bediüzzaman, Kur'anın kırk vech-i icazından ve yedi nevi icazından bahs ediyor. Bu kırk vecih misalleriyle külliyatın neresindedir?
8.301
Kendimizi yetiştirmek ve ibadetler hususunda neler yapmalıyız. Bunların sırası nasıl olmalıdır.
6.562
İman etmeyen bir kimsenin, son derece kısa bir dünya hayatındaki küfrüne karşılık ebedi Cehennem azabıyla cezalandırılması, zahiren adalete ve rahmete zıt görünse de hakikatte adaletin ta kendisidir ve tam bir merhamettir. Kafir, şu fani, geçici dünya hayatında çok kısa bir süre yaşamış ve zahiren küçük bir cürüm, günah işlemiş gibi görünür. Ancak küfür, sadece şahsi bir günah olmayıp bütün kâinatın kıymetini hiçe indiren külli bir tahkir, küçümsemedir. Çünkü küfür, yalnız bir inkar değil; Cenab-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarını inkar etmek, kâinatın şehadetini reddetmek, varlıkların hukukuna tecavüz etmek ve ebedi saadet istidadını bozmak demektir. Bu yüzden cezası da fiilin birkaç dakikalık süresine göre değil, mahiyetine ve neticesine göre olur. Kâinatın ve bütün sanatlı varlıkların hukukunu kafirden almak üzere, Kahhar-ı Zülcelal olan Rabbimizin kafirleri ebedi Cehennem'e atması, sonsuz bir cinayete karşılık sonsuz bir azaptır ve tam bir adalettir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şu izahları yapar:Çendan kafir az bir ömürde bir günah işlemiş. Fakat o günah içinde nihayetsiz bir cinayet var. Çünkü küfür, bütün kainatı tahkirdir. Kıymetlerini tenzil etmektir. Ve bütün masnuatın vahdaniyete şehadetlerini tekzibdir. Ve mevcudat aynalarında cilveleri görünen esma-yı İlahiyeyi tezyiftir. Onun için mevcudatın hakkını kafirden almak üzere, mevcudatın sultanı olan Kahhar-ı Zülcelal'in kafirleri ebedi cehenneme atması, ayn-ı hak ve adalettir. Çünkü nihayetsiz cinayet nihayetsiz azabı ister. 1Küfür ve dalalet cinayeti, nihayetsiz bir cinayet ve hadsiz bir hukuka tecavüzdür. 2Beşeri kanunda bir dakikalık katil fiili, yıllarca hapis cezasını gerektirmektedir. Çünkü fiilin işlenme süresi bir dakika olsa da neticesi uzun senelere yayılan büyük bir tahriptir. Bir insanın hayatını elinden almak, yalnız o bir dakikaya bakılarak değerlendirilmez.Küfür de böyledir; hatta çok daha büyüktür. Çünkü katil, bir tek insanın hayatına zarar verir; küfür ise bir tek zata karşı işlenmiş sınırlı bir suç değildir. Küfür ile insan, bin bir esma-yı İlahiyeyi inkar eder; onların kâinatta görünen nakışlarını manasız sayar; varlıkların Allah'ı gösteren şehadetlerini reddeder. Yani güneşi, ayı, yıldızları, hayatı, ölümü, rahmeti, hikmeti, nizamı, sanatı manasız ve sahipsiz göstermeye kalkar. Bu cihetle küfür, yalnız şahsi bir tercih değil; umum kâinatın hukukuna karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Bundan dolayı ebedi, sonsuz bir cezayı gerektirir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde izah eder:Sene üç yüz altmış beş gün hesabıyla, bir dakika katl, yedi milyon sekiz yüz seksen dört bin dakika hapsi iktiza etmesi, kānun-u adalet iken; bir dakika küfür bin katl hükmünde olduğundan, yirmi sene ömrünü küfürle geçiren ve küfür ile ölen bir adam, kānun-u adalet ile elli yedi trilyon iki yüz bir milyar iki yüz milyon sene beşerin kānun-u adaletiyle hapse müstehak olur. Elbette bu hakikatin خَالِدٖینَ فٖیهَٓا اَبَدًا adalet-i İlahiye ile vech-i muvafakati bundan anlaşılıyor. Birbirinden gāyet uzak iki adedin sırr-ı münasebeti şudur ki, katl ve küfür, tahrib ve tecavüz olduğu için, gayra te'sirat yapar. Bir dakikada katl, laakal zahiri adete göre on beş sene maktulün hayatını selbeder, onun yerine hapse girer. Bir dakika küfür, bin bir esma-yı İlahiyeyi inkar ve nukūşlarını tezyif ve kainatın hukukuna tecavüz ve kemalatını inkar ve hadsiz delail-i vahdaniyeti tekzib ve şehadetlerini reddetmek olduğundan, kafiri bin seneden ziyade esfel-i safiline atar. خَالِدٖینَ de hapseder. 3Küfür ve inkar; kâinatın en büyük gayesi olan imanı reddettiği için tüm varlıkların hukukunu çiğner. Kâinattaki varlıklar üzerinde tecelli eden İlahi isimlerin kıymetini inkar ederek o mukaddes isimleri küçümser, tezyif eder. Her biri birer İlahi memur hükmünde olan varlıkları ise vazifesiz, manasız ve tesadüfi görerek kıymetlerini düşürür ve onları tahkir eder. Bundan dolayı da kafirler ebedi bir cehennemi hak ederler. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şu şekilde izah eder:Küfür ve dalalet, müdhiş bir tecavüzdür. ve umum mevcudatı alakadar edecek bir cinayettir. Çünkü hilkat-i kainatın bir netice-i a'zamı, ubudiyet-i insaniyedir. ve rububiyet-i İlahiyeye karşı iman ve itaatle mukābeledir. Halbuki ehl-i küfür ve dalalet ise, küfürdeki inkar ile, mevcudatın ille-i gāiyeleri ve sebeb-i bekāları olan o netice-i a'zamı reddettikleri için, umum mahlukātın hukukuna bir nevi' tecavüz olduğu gibi, umum masnuat aynalarında cilveleri tezahür eden ve masnuatın kıymetlerini, aynadarlık cihetinde ali eden esma-yı İlahiyenin cilvelerini inkar ettikleri için, o esma-yı kudsiyeye karşı bir tezyif olduğu gibi, umum masnuatın kıymetini tenzil ile o masnuata karşı bir tahkir-i azimdir. Hem umum mevcudatın her biri, birer vazife-i aliye ile muvazzaf birer me'mur-u Rabbani derecesinde iken, küfür vasıtasıyla, sukūt ettirip, camid, fani, ma'nasız bir mahluk menzilesinde gösterdiklerinden, umum mahlukātın hukukuna karşı bir nevi' tahkirdir. 4İnsanın küfür ve isyanı, bir gemideki sıradan görevlinin küçük bir vazifeyi terk etmesiyle bütün gemideki çalışanların emeklerini mahvetmesine benzer. Gemi sahibi, o suçluya sadece yaptığı küçük harekete göre değil, o hareketin sebep olduğu dehşetli ve genel sonuçlara bakarak ceza verir. Aynen öyle de, küfür yolu yıkım ve tahrip olduğu için, insan cüz'i bir tercih ile çok büyük yıkımlara sebep olur ve şu kainatın Yaratıcısı da varlıklarının çiğnenen hakları adına bu ebedi cezayı verir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şu şekilde izah eder:Sultan-ı Ezel ve Ebed dahi, küre-i arz gemisinde ehl-i hidayetle beraber bulunan ve ehl-i dalalet olan hizbüşşeytanın, zahiren cüz'i hatiatlarıyla ve isyanlarıyla pek çok mahlukātın hukukuna tecavüz ettikleri için; ve mevcudatın vezaif-i aliyelerinin neticelerinin ibtal edilmesine sebebiyet verdikleri için, onlardan azim şikayetler etmesi; ve onları dehşetli tehdid etmesi; ve tahribatlarına karşı mühim tahşidat etmesi, ayn-ı belagat içinde mahz-ı hikmettir. 5Kafirin ebedi azap çekmesi, ilahi şefkat ve merhamete zıt görünür; fakat hakikatte yokluğa, yani ademe gitmektense Cehennem'de dahi olsa varlık ve vücud dairesinde kalmak, kafirin ruhu için bir merhamettir. Çünkü adem/yokluk, en büyük şer ve musibettir; vücud ise velev Cehennem'de dahi olsa tam bir hayırdır. İnsan fıtratı ebediyeti ister. Ayrıca ebedi Cehennem'de kalan kafir, amellerinin cezasını çektikten sonra zamanla o ateşle bir nevi alışkanlık, ülfet kazanır ve o eski şiddetli azap hissinden bir derece azade kalır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şu izahı yapar:Vücudun velev cehennemde olsun ademden daha hayırlı olduğu vicdani bir hükümdür. Zira adem, şerr-i mahz olduğu gibi, bütün musibet ve ma'siyetlerin de merciidir. Vücud ise velev cehennem de olsa hayr-ı mahzdır. Maa-haza, kafirin meskeni cehennemdir. Ve ebedi olarak orada kalacaktır. Fakat kafir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkāk etmiş ise de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateş ile bir nevi' ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden azade olur. 6Üstad Bediüzzaman Hazretleri, fıtratın ebediyet aşkını kendi çocukluk hatırasıyla şöyle ifade eder:Hatta Onuncu Söz'de işaret edildiği gibi, bir zaman küçüklüğümde hayalimden sordum: Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonunda ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, baki ve fakat adi ve meşakkatli bir vücud mu istersin? dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp, birincisinden ah çekti. Cehennem de olsa, bekā isterim dedi. 7Cehennem'in varlığı ve ebedi azabı, Cenab-ı Hakk'ın hadsiz merhametine aykırı değildir; bilakis gerçek rahmet ve hikmet, Cehennem'in var olmasını gerektirir. Hukuk-u ibadı, yani kulların hakkını çiğneyen, kâinatın düzenini sarsan bir zalimi cezalandırmak, o zulme uğrayan mazlumlara karşı bin derece rahmettir. Eğer o zalim affedilip serbest bırakılsaydı, bu bir tek haksız merhamete karşılık, hakkı çiğnenen binlerce mazluma karşı dehşetli bir merhametsizlik olurdu. Küfür de kâinata karşı en büyük bir tecavüz olduğundan, Cehennem'in kurulması bütün varlıkların hukukunun korunması adına tam bir rahmettir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şu izahı yapar:Cehennemin vücudu ve şiddetli azabı, hadsiz rahmete ve hakiki adalete ve israfsız, mizanlı hikmete zıddiyeti yoktur. Belki rahmet ve adalet ve hikmet, onun vücudunu isterler. Çünki nasıl, binler ma'sumların hukuklarını çiğneyen bir zalimi cezalandırmak ve yüzer mazlum hayvanları parçalayan bir canavarı öldürmek, adalet içinde mazlumlara bin rahmettir. Ve o zalimi affetmek ve o canavarı serbest bırakmak, bir tek yolsuz merhamete mukābil, yüzler biçarelere yüzler merhametsizliktir. Aynen öyle de, cehennem hapsine girenlerden olan kafir-i mutlak, küfrüyle hem esma-yı İlahiyenin hukukuna inkar ile tecavüz, hem o esmaya şehadet eden mevcudatın şehadetlerini tekzib ile hukuklarına tecavüz, hem mahlukātın o esmaya karşı tesbihkarane yüksek vazifelerini inkar etmekle hukuklarına tecavüz, hem kainatın gaye-i hilkati ve sebeb-i vücudu ve bekāsı olan tezahür-ü rububiyet-i İlahiyeye karşı ubudiyetlerle mukābelelerini ve aynadarlıklarını tekzib ile hukuklarına bir nevi' tecavüz ettiği haysiyetiyle, öyle azim bir cinayet ve bir zulümdür ki, affa kābiliyeti kalmaz. 8Kısaca; küfür, kısa bir zamanda işlenen küçük bir kusur değil; Allah'ın isimlerine, kâinatın manasına ve yaratılmış tüm varlıkların hukukuna karşı hadsiz bir tecavüzdür. Bu yüzden cezası, süresine göre değil mahiyetine göre takdir edilir. Cehennem'in ebediliği rahmete zıt değil; umum varlıkların hukukunu muhafaza eden adalet ve hikmetin bir gereğidir.Ayrıca BakınızKAFİRİN CEHENNEMDE EBEDİ KALMASINDAKİ ADALETALLAH'IN MERHAMETİCEHENNEMİN KAFİRLER İÇİN RAHMET OLUŞUALLAHIN SONSUZ MERHAMETİ EBEDİ CEHENNEME NASIL MÜSAADE EDER?KAFİRİN CEVHER-İ RUHUNUN BOZULMASI VE SONSUZ CEHENNEME MÜSTEHAK OLMASICEHENNEMDE DE OLSA SONSUZLUK İSTEMEKKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 31.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 86.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 316.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 85.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 73.Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ'caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 75.Bediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 216.Bediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 224.