Bağış Yap

Sorular

9.656

Bediüzzaman Hazretleri'nin Tebliğ Metodu Nedir? Risale-i Nur'da Tebliğ Esasları

Tebliğ, üzerinde hassasiyetle ve ciddiyetle durulması gereken bir meseledir. Nur ve rahmet olarak gönderilen İslâmiyet, eğer doğru ve etkili tebliğ edilirse, dünyanın rengini değiştirebilecek bir potansiyele sahiptir. Neyi, niçin, ne kadar ve kime karşı nasıl anlatacağını çok iyi bilen, savunduğu davayı hazmetmiş fedâkar fertlerle yapılan bir tebliğ, çok güzel neticeler verebilir. İşte Bediüzzaman Hazretleri, zamanı iyi okuyan, ikna edici ve kalplerde yankı bulan, özellikle izzetli ve haysiyetli bir tebliğle İslamiyet'i muhtaç gönüllere ulaştırmıştır. Teoriden ziyade pratikte tecrübe edilmiş ve milyonlarca insanın hayatında yankı bulmuş, kaynağını doğrudan doğruya Kur'ân ve sünnetten alan Risâle-i Nûr'un tebliğ esaslarından şu başlıklar altında bahsedeceğiz:RİSALE-İ NUR'DA TEBLİĞ ESASLARI1. Merkezinde İhlâs Olan Bir TebliğBediüzzaman Hazretleri'nin tebliğ metodunun merkezinde ihlâs hakikati vardır. Allah'ın dinine hizmetin hangi maksatla yapılması gerektiğini kendisi şu cümlelerle açıklar:Amelinizde rızâ-yı İlahî olmalı. Eğer o râzı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O râzı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktizâ ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da râzı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenâb-ı Hakk'ın rızâsını esas maksad yapmak gerektir.1 Evet, tebliğin mayasında ihlâs ve samimiyetle istemek olmalıdır ki netice alınabilsin. Çünkü ihlâs öyle bir iksirdir ki samîmi bir ihlâs şerde dahi olsa neticesiz kalmaz. İhlâs ile kim ne isterse Allah verir.2. Lisân-ı Hal İle TebliğTebliğe önce kendi nefsinden başlayan Bediüzzaman Hazretleri'nin Risale-i Nur'da geçen bir kısım ifadeleri şunlardır:Ben nefsimi herkesten ziyâde nasihate muhtaç görüyorum.2Nefsini ıslâh etmeyen başkasını ıslâh edemez.3Risâle-i Nûr, en evvel tercümanının nefsini iknaa çalışır, sonra başkalara bakar.4Tebliğin tesirli olabilmesi için en önemli hususlardan biri de tebliğ edenin, kabul edilmesi ve yaşanması için anlattığı hakikatleri kendi hayatında yaşamasıdır. Yoksa kendini ayrı tutarak veya nefsini unutarak yapılan bir tebliğ, neticesiz kalmaya mahkumdur. Dünyanın rengini değiştirecek bir tebliğin, İslâmiyet'i örnek bir şekilde yaşayarak anlatmaktan geçtiğini Risale-i Nur'daki şu cümlelerden anlıyoruz:Eğer biz, doğru İslâmiyet'i ve İslâmiyet'e lâyık doğruluğu ve istikâmeti kendi üzerimizde göstersek, bundan sonra efvecen efvecen (insanlar İslâmiyet'e) dahil olacaklardır.5Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakāik-i îmâniyenin kemâlâtını ef'âlimizle izhâr etsek, sâir dinlerin tâbi'leri, elbette cemâatlerle İslâmiyet'e girecekler. Belki küre-i arzın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyet'e dehâlet edecekler.6Bu ifadeler, İslamiyet'in hakikatinin yalnız sözle değil, en tesirli şekilde hal, ahlak ve yaşayışla gösterileceğini anlatır. Müslümanlar doğruluk, adalet, merhamet, emniyet, istikamet ve güzel ahlakı kendi hayatlarında açıkça yaşarlarsa, insanlar İslamiyet'in güzelliğini fiilen görür; böylece kalpler ona meyleder. Buradaki esas mana şudur: İslamiyet'in yayılmasında en kuvvetli tebliğ, yaşayarak tebliğdir. Yani iman hakikatleri ve İslâmî ahlak, kuru iddia ile değil; davranış, muamele ve karakter ile gösterilmelidir. Bu olursa, başka din mensupları da İslamiyet'in mükemmelliğini görüp cemaatler halinde ona yönelirler. Bunun örneklerini dünyanın çeşitli yerlerinde zaman zaman görmekteyiz.3. Tebliğde İstiğnâ DüsturuHz. Üstad'ın hayatının en çarpıcı özelliklerinden biri de istiğnâ düsturudur. Yani yaptığı hizmet karşılığında insanlardan maddî-manevî hiçbir şey talep ve kabul etmemesidir. Hz. Üstad, çocukluğundan beri ilmin izzetini muhafaza etmek için bu kâidesini bozmamıştır. Bu kâidesinin çok önemli bir sebebini kendisi şöyle açıklar:Ehl-i dalâlet; ehl-i ilmi, ilmi vâsıta-i cer etmekle ithâm ediyorlar. İlmi ve dîni kendilerine medâr-ı maîşet yapıyorlar deyip, insafsızcasına onlara hücûm ediyorlar. Bunları fiilen tekzîb lâzımdır.7Ehl-i dalalet, “Bunlar ilmi ve dini geçim vasıtası yapıyorlar.” diyerek ehl-i ilmi küçültmek ve halkın nazarından düşürmek ister. “Bunları fiilen tekzib lazımdır.” cümlesi ise, bu ithamın sözle değil, hal ve yaşayışla yalanlanmasını ifade eder. Hem hakkı neşrederken peygamberlere tâbi olunması gerektiğini söyleyen Bediüzzaman Hazretleri, şu ayet-i kerimeye ayna olarak insanlardan hiçbir beklenti içinde olmamıştır:De ki: “Sizden bir ücret istemişsem, o hâlde o sizin olsun! Benim ücretim ancak Allah'a âiddir. O ise, her şeye hakkıyla şâhiddir.”8Bu dehşetli asırda pek çok kimsenin uğrunda esir olduğu maaş, rütbe, servet, şöhret ve daha nice maddi ve manevi menfaatlerle asla alakası olmadan Kur'an'a hizmet etmiş ve dünyaya tenezzül etmeyerek gönülleri fethetmiştir.4. Özünde İspat ve İknâ Olan Bir Tebliğİçinde bulunduğumuz asır, ilim ve fenni esas alan, özünde ispat ve iknâ olan bir tebliği gerekli kılmaktadır. Çünkü dalalet yani sapkınlık, cehaletten gelse izâlesi, giderilmesi kolaydır. Asrımızdaki dalalet ise çoğunlukla aklı esas alan fenden ve bilimden geldiği için izâlesi zordur.Bütün iman esaslarına ilişen bu büyük tehlikeye, Risale-i Nur zamanın anlayışına uygun yeni ikna ve ispat usulleriyle karşı koymuştur. İman esaslarını iki kere iki dört eder katiyette ispat edip, ehl-i imanın imanını muhafaza etmiştir. Küfre giren ehl-i inkara ise, gittikleri yolun iç yüzünü ve o yolun ne kadar tutarsızlıklarla dolu olduğunu, çok kuvvetli delillerle ispat etmiştir. Eğer hâlâ o yolda gitmekte ısrar ederlerse ne gibi imkansız ve hurafe şeyleri kabul etmeye mecbur kalacaklarını çok açık bir şekilde izah etmiştir.  Özellikle asrımızın manevi bir hastalığı olan tabiatçılık felsefesini ve bu felsefeden gelen dinsizlik fikrini dirilmeyecek bir surette öldürüp, küfrün temel taşı hükmünde olan bu felsefeyi paramparça etmiştir. Yine İbn-i Sina gibi dâhilerin anlamakta aciz kaldığı “İman ederiz fakat akıl bu yolda gidemez” diye hükmettikleri iman hakikatlerini hemen herkesin anlayabileceği bir dille, kesin bir şekilde ispat ve tam bir açıklıkla izah etmiştir.5. Misal Getirerek AnlatmaÜstad Bediüzzaman, Risâle-i Nûr'da çoklukla, Kur'ani bir metot olan misal getirerek anlatma ve ispat etme yolunu tercih etmiştir. Temsil metodu da denilen bu ispat usulünde, misaller, en derin hakikatlere ulaşmak için bir dürbün, bir merdiven vazifesi görürler. En uzak hakikatlerin anlaşılmasına ve en derin manaların kolayca kavranmasına hizmet ederler.6. Gayr-ı Meşrû Lezzet İçindeki Elemleri GöstermekÜstad Hazretleri bu zamanda iki dehşetli hâlin hükmettiğini söyler ve birincisini şöyle teşhis eder:Âkıbeti görmeyen ve bir dirhem hazır lezzeti ileride bir batman lezzetlere tercîh eden hissiyât-ı insaniye akıl ve fikre galebe ettiğinden, ehl-i sefâheti sefâhetinden kurtarmanın yegâne çâresi, aynı lezzetinde elemini gösterip hissini mağlûb etmektir. ...bu zamanda âhiretin elmas gibi ni'metlerini, lezzetlerini bildiği hâlde, dünyevî kırılacak şişe parçalarını ona tercîh etmek, ehl-i îmân iken ehl-i dalâlete o hubb-u dünyâ ve o sır için tâbi' olmak tehlikesinden kurtarmanın çâre-i yegânesi, dünyada dahi cehennem azâbını ve elemlerini göstermekle olur ki, Risâle-i Nûr o meslekten gidiyor.9Evet, bu zamanın insanı, âhiretin elmas gibi bâkî nimetlerini ve sonsuz lezzetlerini bildiği halde, şişe parçaları hükmünde olan dünyevî fânî şeyleri tercih ediyor. Dünya sevgisi yüzünden, ehl-i iman iken ehl-i dalâlete tâbi oluyor. Dünya için ahiretini unutuyor, ahiretini dünyaya feda ediyor. Risale-i Nur'da ise öyle bir metot var ki, o lezzetli gibi görünen haramın, zehirli bir bala benzediğini anlatır. Hislerine mağlup olup harama girenlere, daha dünyada iken o haramın içindeki cehennem azabını ve elemini gösterir. Böylece en inatçı ve nefsine düşkün insanları bile o uğursuz, gayr-ı meşru lezzetlerden ve sefahetlerden kurtarma imkanı vardır. Harama karşı bir nefret uyandırıp aklı başında olanları tevbeye sevk eder. 7. Batılı Tasvir Etmeyen Bir TebliğEtkili tebliğin temel özelliklerinden biri de muhatabın zihninde yanlış anlamalara sebebiyet verecek şüpheler oluşturmamaktır. Faydalı olayım derken zarara sebebiyet vermemektir. Bu konunun üzerinde hassasiyetle duran Bediüzzaman Hazretleri, şu ifadeleri kullanır:Bâtıl şeyleri iyice tasvir, safi zihinleri idlâldir.10Risâle-i Nûr'un mesleği odur ki, zihinlerde bir iz bırakmamak için, sâir ulemâya muhâlif olarak, muârızların şübhelerini zikretmeden öyle bir cevâb verir ki, daha vehim ve vesveseye yer kalmaz.11Batıl bir düşüncenin zararlı şüphe ve itirazlarını ayrıntılarıyla anlatmak, çoğu zaman sâfî zihinleri bulandırır. Muhatabın muhtaç olduğu hakikat, aklı karıştırmadan, şüpheleri zikretmeden öyle anlatılmalıdır ki muhataba hakikatli bir fayda sağlansın.8. Kendi Vazifesini Yapıp Allah'ın Vazifesine Karışmayan Bir TebliğRisale-i Nur'dan bir yer paylaşıp kısaca izahını yapalım:Benim vazîfem hizmet-i îmâniyedir. Muvaffak etmek veya etmemek Cenâb-ı Hakk'ın vazîfesidir deyip, ihlâs ile hareket etmeyi Kur'ân'dan ders almışım.12İnsanların kalplerini etkilemenin ve hakikatleri onlara kabul ettirmenin, Allah'ın vazifesi olduğuna çok iyi inanan Bediüzzaman Hazretleri, bazen ihlâsla söylenen bir tek kelimenin kurtuluşa vesile ve Allah'ın rızasına sebep olacağını, bazen bir tek kişinin irşadının bin kişinin irşadı kadar Cenab-ı Hakk'ı razı edeceğini ifade eder. O yüzden sayıca çokluğa değil, kaliteye ehemmiyet verilmesi üzerinde ısrarla durur.9. Cemaat Halinde Olmanın Gücüne Dayanan Bir TebliğRisale-i Nur'un vazifelerinden biri de bu asrın manevi tahribatına karşı Kur'ân hakikatleri ve iman nurları ile tamirdir. Üstad Hazretleri, bu asırdaki tahribatın manevi ve alem-i İslam'ı içine alacak derecede umumi bir tahribat olduğunu ve tahribatçıların tek tek değil, cemaat halinde taarruz ettiklerini söyler. Manevi tamir vazifesinin de ancak kalpleri ıslah ve tedavi edecek manevi hakikatlerle, cemaat halinde ve her bir fertle bire bir alakadar olmak suretiyle yapılması gerektiğini söyler. Özellikle ehl-i dalaletin cemaat halindeki taarruzuna karşı bütün Müslümanları ittifak ruhuyla bir araya getiren, bir şahs-ı manevi yani tüzel kişilik hükmünde bir cemaatin gerekliliğini vurgular.10. Toplumun Hiçbir Tabakasını İhmal Etmeyen Bir TebliğRisale-i Nur, manevi tahribata karşı tamir vazifesini yaparken toplumdaki her bir ferdin hukukunu düşünerek hareket eder. Toplumun her kesimine hitap eder, muhatap ayırt etmez. Hedef kitlesi bütün insanlardır.Bediüzzaman Hazretleri'nin eserleri yediden yetmişe herkesi muhatap kabul eder. Mesela Hz. Üstad, çocukları Risale-i Nur'un fıtri talebesi olarak görür. Gençler için Gençlik Rehberi'ni, hanımlar için Hanımlar Rehberi'ni, ihtiyarlar için İhtiyarlar Risalesi'ni, hastalar ve musibetzedeler için Hastalar Risalesi'ni kaleme almıştır.Ayrıca, Bediüzzaman Hazretleri sosyal hayattaki pek çok itikadi problem ve İslami gruplar hakkında ehl-i sünnetin bakışını herkesi doyurucu ve ikna edici bir şekilde ortaya koymuştur.          11. Müsbet Hareket Üzerine Kurulu Bir TebliğRisale-i Nur talebeleri, İslamiyeti tebliğ ederken müsbet yani olumlu bir tarzda hareket ederler. Yani kendi mesleklerinin muhabbetiyle hareket edip, diğer mesleklerin düşmanlığı ve kıymetlerinin düşürülmesi üzerine hizmetlerini bina etmezler. Kendi meziyetlerini göstermek için başkalarının kıymetini eksiltmezler. Bediüzzaman Hazretleri, müsbet hareketi esas tutarak şu yol gösterici ifadeleri kullanır:Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, Mesleğim haktır veya daha güzeldir, demeye hakkın var. Fakat Yalnız hak benim mesleğimdir demeye, hakkın yoktur. ...Başkasının mesleğini butlân ile mahkûm edemez.13Risale-i Nur'un usulü, tahriklere kapılmadan, sadece kendi mesleğiyle meşgul olup, İslamiyet dairesi içinde hangi meşrepte olursa olsun, bütün Müslümanlarla muhabbete, kardeşliğe ve birliğe vesile olacak mukaddes bağlar bulunduğunu bilmek ve ona göre hareket etmektir. Müslümanları birbirinden uzaklaştıran, birbirinden soğutan, birlik ruhunu dağıtan, ayrılığa sebep olan olumsuz hareketlerin her zaman karşısında olmuşlardır.12. Nazikâne, Nezihane, Kavl-i Leyyin, Müşfikane Bir Üslupla TebliğBediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur'un dili ve üslubu noktasında şunu söylemiştir:Risâle-i Nûr'un mesleği nezîhâne ve nâzikâne ve kavl-i leyyindir. 14Yani muhataba karşı nazik, temiz ve tatlı bir dil kullanılması gerektiğini ve Risale-i Nur'un böyle bir tarz üzerinde kaleme alındığını vurgulamıştır. Talebelerinden de Kur'ân hakikatlerini ve iman nurlarını bu prensiple tebliğ etmelerini istemiştir. Hz. Üstad ve talebeleri, bu zamanın günah bataklığına girmiş ve dinsizlik yangınına düşmüş çaresiz insanlarını kendi evlatları gibi görüp, onları kurtarmak için şefkat ve sabırla hareket ederlerdi. İslam'ın nuruna muhtaç muhatabı rencide etmeden yumuşak bir dille İslamiyet'i anlatırlardı.13. İzzetli ve Karakterli Bir TebliğBediüzzaman Hazretleri'nin tebliğinin en önemli özelliklerinden biri de güç odaklarından etkilenmeden, izzetli ve kişilikli bir tebliğ yapıp talebelerine de bu tarzı miras bırakmasıdır. İzzetli ve kişilikli yapılan bir tebliğ, tebliğe kuvvet ve ruh veren çok mühim bir faktördür. Her türlü dünyevî kaygılardan ve korkulardan uzak, sadece Rabbimizin iltifatını önemseyen bir tebliğ, Risale-i Nur'un tebliğ tarzını ifade eder.Hz. Üstad, İslam'ın izzetini, Kur'ânın şerefini muhafaza etmek için hayatı boyunca insanlardan korkmadan, zorluklardan yılmadan hareket etmiştir. Tehditler, sürgünler, mahkemeler, hapisler, işkenceler, defalarca zehirlemeler, idam sehpaları onu davasından geri çevirememiştir. Gerektiğinde imandan gelen bir cesaretle zalimlere karşı şunu haykırmıştır:Eğer başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse, hakîkat-i Kur'âna fedâ olan bu başı zındıkaya ve küfr-ü mutlaka eğmem. Ve bu hizmet-i îmâniye ve nûriyeden vazgeçmem ve geçemem.15Netice olarak: Bediüzzaman Hazretleri, ölçüsünü doğrudan doğruya Kur'an ve sünnetten alan, ihlas ve istiğna (ihtiyaç duymama) düsturunu kendine rehber yapan, anlattıklarını bizzat kendisi yaşayarak başkalarına da yaşatan, asrın hastalıklarının farkında olup zamanın ihtiyaçlarını iyi okuyan, ilim ve fenni esas alıp özünde ispat ve ikna bulunan, gayr-ı meşru lezzet içindeki elemleri gösterip insanları haramdan uzaklaştıran, kendi vazifesini yapıp Allah'ın vazifesine karışmayan, bâtılı tasvir etmeden davasını anlatan, muhatap ayırt etmeyerek cemaat halinde toplumun her kesimine ulaşmaya çalışan, müsbet hareket üzerine kurulu, nâzikâne, nezîhâne, kavl-i leyyin ve müşfîkâne bir üsluba sahip olan, izzetli ve kişilikli örnek bir tebliğ yapmıştır.Bediüzzaman Hazretleri dolayısıyla Risale-i Nur, kısaca anlatmaya çalıştığımız tebliğ esaslarıyla bugün milyonlarca insanın imanlarının kurtulmasına ve kuvvetlenmesine vesile olmuştur. Bu sayede insanlar, asrın manevi tehlikelerinden Kur'ân ve sünnetin kalesine sığınmış, İslam şeriatının istediği şuuru ve duruşu kazanmıştır.Bediüzzaman Hazretleri'nin Barla gibi küçük bir köyden, beş on ihlaslı, fedakar talebesiyle yola çıkarak başlattığı bir hizmetin, bugün arzın dört bir yanındaki birçok insana Allah'ın izniyle iman dersini işittirmesi, dünyanın pek çok yerinde Bediüzzaman ve Risale-i Nur hakkında paneller, konferanslar, sempozyumlar, toplantılar düzenlenmesi, Risale-i Nur'un tebliğ metodunun ne kadar isabetli olduğunun açık bir göstergesidir. Risale-i Nur ve Bediüzzaman Hazretleri'nin hayatı detaylıca incelense, belki bu yazdıklarımıza ilaveten çok maddeler eklenebilir.Cenâb-ı Hak'tan niyazımız odur ki, rızasına uygun olarak, kendisini ve Resûlünü (asm) sevmeyi ve başkalarına da sevdirmeyi bizlere nasip eylesin.Ayrıca BakınızETKİLİ TEBLİĞİN ESASLARIİSLAMİYET HRİSTİYANLARA NASIL TEBLİĞ EDİLMELİ?RİYA OLUR KORKUSUYLA TEBLİĞ YAPMAMAKTEBLİĞDE ÖNCE KENDİ NEFSİNİ ISLAH ETMEK PRENSİBİ / TEBLİĞ METOTLARIİSLÂM'I TEBLİĞ EDERKEN DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR / DİN TÜCCARI İTHAMINA CEVAPLARTEBLİĞDE SAMİMİ OLMAK / TEBLİĞ USULLERİKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.167Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.1Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.93Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.343Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c.2, s.402Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c.2, s.441Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s.8Sebe', 34/47Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c.2, s.433Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c.2, s.498Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ'caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.2Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2021, c.4 s.552Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s.110Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.185Bediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.266

1.220

Hanımın Kocasına Üç Kere “Boş Ol” Demesi Nikaha Zarar Verir mi?

Bir erkek, hanımına nikah akdini bozma vekaletini vermemişse, hanımın kocasına “Boş ol” demesiyle, bunu üç defa tekrar etse bile nikah akdine zarar gelmez.1Ancak koca, nikah akdi esnasında veya evlilik devam ederken boşama yetkisini hanımına devretmişse buna tefviz-i talak denir. Bu durumda verilen yetkinin şekline göre hüküm değişebilir.Ayrıca BakınızÜÇ TALAKLA BOŞANMA VE BOŞANMA SÖZCÜKLERİBOŞANMAK KADER MİDİR?MAHKEME YOLUYLA BOŞANMANIN HÜKMÜRESMİ BOŞANMA DİNİ BOŞANMA SAYILIR MI?BOŞANMA SONRASI KADINA NAFAKA VERİLMESİKaynakçalarVehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Feza Yay., İstanbul 1994, c. 9, s. 47-48.

"İlm-i gayb, Allah'a mahsustur. Hiç bir Veli tasarrufat yapamaz ve gaybı bilemez..." Ne Demektir?

İlgili yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:İlm-i gayb, Allâh'a mahsûstur. Hiç bir velî tasarrufât yapamaz. Ve gaybı bilemez. Hatta Evet herkes bizzât gaybı bilmez. Fakat i'lâm ve ilhâm-ı İlâhî ile bilinebilir ki bütün mu'cizât ve kerâmât ona dayanır.1Tasarrufat kelimesi burada özellikle “icraat”, “hükmetme”, “müdahale edip yön verme”, “kendi iradesiyle iş çevirme” manasındadır.“Tasarrufat yapamaz” ifadesi, hiçbir velînin gayb aleminde, olayların gerçekleşmesinde, insanların kaderinde, kalplerde, rızıklarda, ecellerde ve kâinattaki cereyan eden işlerde bağımsız bir uygulama ve hüküm sahibi olmadığını bildirir.Bununla birlikte, Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle, bir velî zâtın müridleri üzerinde, Bediüzzaman Hazretleri gibi Üstadların talebeleri üzerinde tasarrufları elbette vardır. Hatta Şeyh Abdülkadir Geylânî Hazretleri gibi zâtların, ahiret âlemine göçmelerinin ardından dahi, Cenab-ı Hakk'ın izniyle tasarrufları devam etmektedir. Fakat bu tasarrufun, Cenab-ı Hakk'ın kudretinden bağımsız bir şekilde gerçekleştiğini düşünmek yanlış olur. Yani velî bir zât, ne gaybı kendi başına bilir, ne de gayba ait işlerde kendi kuvvetiyle müdahale eder. Bir şey olacaksa durduramaz, olmayacaksa yaptıramaz. Perde arkasındaki sevk ve idare, yalnız Cenab-ı Hakk'ın kudret, irade ve ilmi iledir. Velîde görülen bir hal, bir keramet, bir manevi tesir varsa, bu onun zâtî tasarrufu değil, Cenab-ı Hakk'ın yaratması ve ihsanıdır.Dolayısıyla, ilm-i gaybda tasarruf edememek de şu manaya gelir. Velî bir zât, gaybı açıp kapayan, gaybî bilgiyi dilediğine dağıtan, kaderde tasarruf eden, olacak şeyleri kendi ihtiyarıyla değiştiren bir makam sahibi değildir. Gayb, Cenab-ı Hakk'ın hazinesidir. Kul, ancak Cenab-ı Hakk bildirirse bilir, bildirmezse bilemez. Bu hususta Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:De ki: “Göklerde ve yerde Allah'tan başka kimse gaybı bilmez.”2Ve gaybın anahtarları O'nun katındadır; onları ancak O bilir.3Bu ölçü çok mühimdir. Çünkü bazı insanlar hakkında, “her şeyi bilir”, “istediği yerde tasarruf eder”, “kadere müdahale eder” gibi abartılı kabuller ortaya çıkmıştır. Halbuki hiç kimse kalplerden geçeni kendiliğinden bilemez. İnsanların akıbetini kendi başına tayin edemez. Rızık, şifa, hidayet, evlad, ölüm, ömür gibi işlerde hüküm veremez. “Tasarrufat yapamaz” ifadesi, bu tür yanlış anlayışları reddeder. Bir velî, makbul bir kul olabilir, duası kabul olabilir, Cenab-ı Hakk ona bazı gaybî işaretler gösterebilir. Fakat bunların hiçbiri onun gaybın sahibi olduğunu göstermez.Eğer bir velî zâta ait olarak böyle şeyler anlatılıyorsa, sahih manası şu olabilir. Cenab-ı Hakk ona bir şeyi hissettirmiş, bir duasını kabul etmiştir. Onun vesilesiyle bir netice yaratmıştır. Fakat burada da yapan kul değil, yine Cenab-ı Hakk'tır. Sebepler perdesi altında icra eden yalnız O'dur.Bu noktada keramet ile tasarruf birbirine karıştırılmamalıdır. Keramet, bir velî zâtın marifet ve ubudiyetine bir ikram olarak Cenab-ı Hakk'ın yarattığı harikulade bir hadisedir. Tasarruf ise sanki o velî zâtın bizzat, kendiliğinden fail, müessir, etki ve icra sahibi sayılmasıdır. Bu bakış açısı, tevhid ölçüsünü zedeler. Peygamberler dahi, ancak vahiy ile bildirilen kadar gaybdan haber verirler. Velîler ise vahiy değil ilham alabilirler. İlham ise kat'i hüccet (kesin delil) değildir, umumi ve bağlayıcı bilgi kaynağı da değildir.Bu sebeple, “tasarrufat yapamaz” cümlesi üç meseleyi kapsar. İlim yönünden gaybı ihata edemez.Kudret yönünden, gayb alemine ve hadiselere bağımsız müdahale edemez. Rububiyet yönünden, kâinatta icra ve tedbir makamına çıkamaz.Dolayısıyla bu ifade, bir velî zâtı inkar etmek için değil, velayeti yerli yerine koymak içindir. Veli, kulluk makamında muhterem bir kuldur fakat uluhiyet ve rububiyet sıfatlarından hiçbirine ortak değildir. Gaybı bilmekte de, gaybda tasarruf etmekte de hissesi yoktur. Ancak Cenab-ı Hakk isterse, o velî kuluna gaybı bildirir veya onun duaları hürmetine bir şeyi yaratır. Bildiren de, yaratan da Cenab-ı Hakk'tır.KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.480.Neml, 27/65.En'âm, 6/59.

37.894

İslam'da Tesettür Nasıl Başladı? İslami Ölçülere Göre Kadının Tesettürü Nasıl Olmalı?

İslam'da tesettür emri birdenbire gelmemiş; toplumun zihnen, ahlaken ve içtimai bakımdan hazırlanmasıyla tedrici bir süreç içinde nazil olmuştur. Bu tedricilik, İslam'ın birçok hükmünde görülen ilahi terbiyenin bir tezahürüdür. Tefsir kaynaklarında tesettürün teşri süreci, birbirini tamamlayan şu merhalelerle açıklanmıştır:1. Cahiliye Dönemi Durumu ve İlk Avret İlkesi (A'raf Suresi 7/26-31)Cahiliye Arap toplumunda kadınlar başörtüsü kullanmakla beraber bunu başlarının arkasına doğru bağlar, böylece boyunları, kulakları, gerdanları ve göğüslerinin üst kısmı açıkta kalırdı. Tesettür, yalnızca başa örtü almak şeklinde değil; bedenin dikkat çeken yerlerini de örtecek şekilde uygulanması gereken bir edep ve iffet prensibi olarak henüz yerleşmemişti. Ayrıca müşrikler arasında Kabe'yi çıplak tavaf etme gibi, haya ve insanlık haysiyetiyle bağdaşmayan uygulamalar da bulunuyordu.Ey Ademoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek bir elbise ile (giyinip süsleneceğiniz) bir süs elbisesi indirdik. Bir de takva elbisesi ki, bu (hepsinden) daha hayırlıdır. Bu (maddi ve ma'nevi elbiseler), Allah'ın ayetlerindendir; ta ki ibret alsınlar. 1Ey Ademoğulları! Her namaz yerinde (ve vaktinde) ziynetinizi alın (namazlarınızda temiz elbiselerinizi giyinin), yiyin, için, fakat israf etmeyin! Çünkü O, israf edenleri sevmez. 2Mekke döneminde nazil olan bu ayetlerle önce insanlığa umumi bir edep ölçüsü verilmiş; avret yerlerinin örtülmesi, çirkinliklerden sakınılması ve ibadet esnasında temiz ve güzel elbiseler giyilmesi emredilmiştir. Böylece tesettürün tafsilatından önce, örtünmenin insan fıtratına uygun asli bir ihtiyaç ve kulluğun bir gereği olduğu zihinlere yerleştirilmiştir. Ayrıca “takva elbisesi” ifadesiyle, zahiri örtünmenin yanında kalbin haya, edep ve Allah korkusuyla da bezenmesi gerektiğine işaret edilmiştir.2. Ev İçi Mahremiyet ve İzin İsteme Düzenlemesi (Nur Suresi 24/58–59)Medine devrinin ilk yıllarında ev hayatı bugünkü gibi müstakil ve korunaklı bir mahremiyet düzenine sahip değildi. Evlerde kapılar, perdeler ve hususi odalar sınırlıydı. Bu sebeple aile fertlerinin veya hizmetçilerin herhangi bir vakitte içeri girmesi, insanların istirahat hallerine yahut örtüsüz bulunabilecekleri zamanlara rastlayabiliyordu. Bu vakitlerde nasıl hareket edilmesi gerektiği Kur'an'da şöyle bildirilmiştir:Ey iman edenler! Sahip olduğunuz köle (ve cariye)ler ve içinizden büluğ çağına girmemiş olanlar (yanınıza gireceklerinde), şu üç vakitte sizden izin istesin: Sabah namazından önce, öğle vakti elbiselerinizi çıkardığınız sırada ve yatsı namazından sonra. (Bunlar) sizin açık bulunabileceğiniz üç vakittir. Bunların dışında, birbirinizin yanında dolaşan kimseler olarak (bulunmanızda) ne size ne de onlara bir günah yoktur. İşte Allah, size ayetleri böyle açıklıyor. Çünkü Allah, Alim (her şeyi bilen)dir, Hakim (her işi hikmetli olan)dir. 3Sizden olan çocuklar büluğ çağına girdiği zaman, kendilerinden önceki (büyük)lerin izin istedikleri gibi, artık (onlar da) izin istesinler! İşte Allah, size ayetlerini böyle açıklıyor. Çünkü Allah, Alim'dir, Hakim'dir. 4Nur Suresi'nin 58 ve 59. ayetleriyle mahremiyetin korunmasına dair önemli bir esas getirilmiş; özellikle sabah namazından önce, öğle sıcağında elbiselerin çıkarıldığı vakitte ve yatsı namazından sonra izinsiz girilmemesi emredilmiştir. Çocukların da büluğ çağına girdikten sonra büyükler gibi her vakitte izin istemeleri istenmiştir. Böylece tesettür yalnızca dış kıyafet meselesi olarak değil, aile hayatını ve şahsi mahremiyeti koruyan bir ahlak ve nezaket nizamı olarak da tesis edilmiştir. Bu aşama, toplumda haya duygusunun ve özel alan şuurunun kuvvetlendirilmesine hizmet etmiştir.3. Perde (Hicab) Ayeti (Ahzab Suresi 53 - Hicretin 5. Yılı)Hicretin 5. yılında, Resul-i Ekrem'in (sav) Hz. Zeyneb (ra) ile evliliği münasebetiyle verilen düğün yemeği sonrasında bazı kimselerin uzun süre oturmaya devam etmesi üzerine, Ahzab Suresi'nin 53. ayeti nazil olmuştur. Bu ayetle müminlerin, Peygamber hanımlarından bir şey isteyecekleri zaman bunu perde arkasından istemeleri şöyle emredilmiştir:Ey iman edenler! Vaktini gözetleyici kimseler olmadan, yemeğe sizin için davet yapılmadıkça Peygamberin evlerine girmeyin! Fakat çağrıldığınız zaman, artık girin; yemeği yiyince de dağılın; sohbete dalıcı kimseler de olmayın! Çünkü bu haliniz, Peygambere eziyet veriyor, fakat (o) sizden utanıyor. Allah ise hakkı söylemekten çekinmez. Hem onlardan (Peygamberin zevcelerinden) bir şey istediğiniz zaman, artık kendilerinden bir perde arkasından isteyin! Bu, hem sizin kalpleriniz için hem de onların kalpleri için daha temizdir. Çünkü sizin için, Allah'ın Resulünü incitmeniz ve kendisinden sonra onun zevcelerini nikahlamanız ebediyen caiz olmaz. Çünkü bu, Allah katında pek büyük bir günahtır. 5Bu hüküm, doğrudan doğruya Ümmehatü'l-Mü'minin'e / mü'minlerin annelerine mahsus bir vakar, hürmet ve mahremiyet ölçüsü vazetmiştir. Aynı zamanda mümin topluma da, kadın-erkek münasebetlerinde sınır ve ciddiyetin nasıl korunacağını öğretmiştir. Böylece tesettürün yalnızca kıyafetten ibaret olmadığı; bakış, konuşma, oturuş ve muamele adabını da içine aldığı daha belirgin hale gelmiştir.4. Dış Örtü (Cilbab) Ayeti (Ahzab Suresi 33/59)Medine'de bazı fasık kimseler, gece vakti dışarı çıkan kadınlara ilişiyor, onları rahatsız ediyor ve sonra da “Biz onları cariye sandık.” diyerek mazeret ileri sürüyorlardı. Bu ortamda Ahzab Suresi'nin 59. ayeti nazil olmuş; mümin kadınların dışarı çıktıklarında cilbablarını üzerlerine almaları şöyle emredilmiştir:Ey Peygamber! Zevcelerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına cilbablarından (dış elbiselerinden) üstlerine giymelerini söyle. Bu, onların tanınıp eza edilmemelerine daha uygundur. Allah çok affedici, çok esirgeyicidir. 6Buradaki emir, kadının iffet ve vakarını dış görünüşüyle de muhafaza etmesini hedeflemektedir. Dış örtü/çarşaf, bir taraftan mümin kadının ciddiyetini ve şahsiyetini gösterirken, diğer taraftan kötü niyetli kimselerin rahatsız etmelerine karşı da bir korunma vesilesi olmuştur. Böylece tesettür, ferdi bir ibadet olmanın yanında, toplum içinde emniyet, saygınlık ve ahlaki düzeni koruyan bir hikmete de bağlanmıştır.Ayette “üzerine örtülen” ifade olarak cilbab geçer. Cilbab kelimesi şu anlamlarda kullanılmaktadır:Cilbab; “bütün bedeni saran bir giysi, kadının örtündüğü her şey, kadının elbiselerini baştan aşağı örttüğü geniş dış örtü/çarşaf gibi bir şey” şeklinde tanımlanır ve yaygın biçimde mutlak kamis (gömlek), geniş dış örtü, çarşaf, izar (bele sarılan örtü veya alt giysi) ve mülae (dışa alınan büyük örtü) kelimeleriyle açıklanır.Sual: Bir Kadının, Farz Olan Tesettürü Yerine Getirebilmesi İçin Mutlaka Çarşaf mı Giymesi Gerekir?Bir kadının dış örtü olarak mutlaka çarşaf giymesinin farz olduğunu söylemek doğru değildir. Bununla birlikte çarşaf, örtünme emrini en iyi ve sorunsuz şekilde yerine getiren kıyafetlerin başında gelmektedir. Elbette vücut hatlarını belli etmeyecek bollukta çarşaf benzeri bir dış örtü/kıyafet giymesi, tesettürün farzını yerine getirmek için yeterlidir. Bununla beraber çarşaf, fitneden daha sağlam surette korunmaya vesile olan ve tesettürde daha kuvvetli bir muhafaza sağlayan bir örtü şeklidir. Bu cihetle çarşaf, tesettür hassasiyetini daha ileri seviyede gözetmek isteyenler için daha güçlü bir siper hükmündedir. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri de çarşafın, bir kadının tesettürü ve fitneden muhafazası için en mühim kalelerden biri olduğuna işaretle şöyle demektedir:Tesettür etmekle na-mahremin iştihasını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zayıf hilkati emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kal'ası, çarşafı olduğunu gösterir. 7Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere, fitne ve fesadın bu denli yaygın olduğu bir dönemde, bir kadının tesettürünü en güzel şekilde yerine getirmesi büyük önem taşımaktadır. Bu sebeple, fitne ve haramların her yanı kuşattığı bu dehşetli zamanda bir hanımın kendisini haram ve günahlardan muhafaza etmesi bakımından en uygun tercihin çarşaf olduğu kanaatindeyiz.5. Şahsi Tesettürün Genel ve Kalıcı Sınırları (Nur Suresi 24/31)Tesettürün en açık, en kapsamlı ve bütün mümin kadınlara şamil olan esasları Nur Suresi'nin 31. ayetiyle beyan edilmiştir. Bu ayette kadınların ziynetlerini kendiliğinden görünen kısım müstesna açığa vurmamaları, başörtülerini yakalarının üzerine kadar salmaları ve ziynetlerini yalnızca ayette belirtilen mahremleri yanında göstermeleri emredilmiştir. İlgili ayet şöyledir: Mümin kadınlara da söyle; gözlerini (haramdan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar; (el, yüz gibi) görünen kısımları müstesna, ziynetlerini göstermesinler ve başörtülerini yakalarının üzerine kadar salsınlar! 8Ayet nazil olduğunda Ensar ve Muhacir kadınları bu emri derhal tatbik etmiş, vakit kaybetmeden örtünmüş ve sabah namazına tam bir tesettür içinde çıkmışlardır. Bu tavır, sahabe hanımlarının ilahi emre karşı teslimiyetini, haya anlayışını ve Sünnet'e bağlılığını göstermesi bakımından son derece dikkat çekicidir. İlgili rivayet şöyle geçmektedir:Hz. Aişe (ra) şöyle buyurmuştur:Allah, ilk muhacir ve Ensar kadınlarına merhamet etsin. Allah Azze ve Celle 'Kadınlar başörtülerini göğüslerinin üzerine koysunlar' (Nur, 31) ayetini indirince, belden aşağıya giydikleri örtülerini eteklerinden yırtıp parçaladılar ve onlarla başlarını ve yakalarını örttüler.” 9Böylelikle tesettürün sınırları, yalnızca başı örtmekten ibaret olmayıp boyun, gerdan, göğüs ve beden hatlarını ve fitne zamanı yüzü örtecek bir vakar ve iffet kıyafeti şeklinde anlaşılmıştır. Ayrıca kimlerin yanında daha serbest davranılabileceği de belirtilerek tesettürün aile içi ve toplum içi sınırları tayin edilmiştir. Böylece hüküm hem umumileşmiş hem de kalıcı bir şer'i ölçü haline gelmiştir.Özetle:Ziynetlerin ve ziynet mahallerinin yabancılara teşhir edilmemesi emredilmiştir.Başörtüsünün yalnızca başı değil; yaka ve göğüs kısmını, fitne zamanında ise yüzü de örtecek şekilde kullanılması bildirilmiştir.Mahrem olanlar dışındaki kimselerin yanında tesettürün korunması gerektiği açıkça belirtilmiştir.Ayrıca BakınızÇARŞAF GİYMEK FARZ MIDIR? İSLAM'DA ÇARŞAFIN YERİ VE ÖNEMİ NEDİR?ÇARŞAFLI / TESETTÜRLÜ KADININ DIŞARIDA DİKKAT EDECEĞİ HUSUSLARGİYECEĞİMİZ ÇARŞAFIN RENGİKaynakçalarA'raf, 7/26A'raf, 7/31Nur, 24/58Nur, 24/59Ahzab, 33/53Ahzab, 33/59Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.207Nur, 24/31Buhari, Tefsir, 12/4758

Asa-yı Musa'nın Zeyli ve Müellifinin Tercüme-i Hayatı Olan Mecmua Hangisidir?

“Kahraman Tahiri ile gönderilen ve (Asa-yı Musa'nın bir zeyli ve müellifinin bir tercüme-i hayatı) namını alan mecmuanın musahhah olarak tab' edilmesine…” (Lahikaya Parlak Bir Zeyl, sy. 174-175) Bu parçada geçen mecmuayı anlayamadım. 1) Bu parçada geçen mecmua, şu an Risale-i Nur Külliyatı'nda ayrı bir kitap mıdır? Eğer öyleyse, hangi kitaptır? 2) Bu parçada geçen mecmua, şu an Risale-i Nur Külliyatı'nda ayrı bir kitap değilse, Risale-i Nur Külliyatı'nın hangi bölümünde yer almaktadır? Belirtir misiniz?

"Mevcudatın mahiyetini bilmek ayrıdır, vücudunu bilmek ayrıdır. Çok şeyler var, vücudu bizce bedihi olduğu halde, mahiyeti bizce meçhuldür." Ne Demektir?

Bu cümleyi anlayabilmek için mahiyet ve vücut kavramlarını bilmek gerekmektedir.Mahiyet: Arapçada bir şeyin ne olduğunu bilmek için “Ma hüve?” (O nedir?) sorusundan türetilmiş bir lafızdır. Mesela “İnsan nedir?” diye sorulduğunda cevap olarak “İnsan, düşünen ve ölümlü olan bir canlıdır.” denilir. Bu sayede insanın ne olduğu meydana çıkmış olur.1Dolayısıyla bir şeyin mahiyetini bilmek, o şeyin ne olduğunu bilmektir.Vücut: Bir mahiyetin varlık olarak ortaya çıkmasıdır. Yani var olmasıdır.2Sormuş olduğunuz cümle, Yirmi Altıncı Söz Kader Risalesi'nin İkinci Mebhası'ndaki suale verilen cevabın ikinci vechinde geçmektedir. Bediüzzaman Hazretleri bu vecihte insanda ihtiyarın, yani iki ya da daha çok şey arasında bir şeyi seçmenin varlığını ispat eder. Her insan kendisine dikkatle baksa bu cüz-i ihtiyariyi hisseder ve vicdanen de varlığını bilir, dedikten sonra şu kuralı söyler:Mevcudatın mahiyetini bilmek ayrıdır, vücudunu bilmek ayrıdır. Çok şeyler var, vücudu bizce bedihi olduğu halde, mahiyeti bizce meçhuldür.3Bu kurala göre varlıkların mahiyetlerini, ne olduklarını bilmek başka bir şey; vücutlarını, yani varlıklarını bilmek başka bir şeydir. Bunları birbirine karıştırmamak gerekir. Bugün birçok şeyin vücudunu açık oldukları için delilsiz kabul ettiğimiz halde mahiyetlerini bilemeyiz. Bediüzzaman Hazretleri devamında der ki:İşte şu cüz'-i ihtiyari de öyleler sırasına girebilir. Her şey, ma'lumatımıza münhasır değildir. Adem-i ilmimiz, onun ademine delalet etmez.4İşte insandaki cüz-i ihtiyari yani seçme ve dileme kabiliyeti, varlığını bildiğimiz halde ne olduğunu bilemediğimiz şeyler gibi olabilir. Bizim bir şeyin ne olduğunu bilmememiz, o şeyin olmadığını göstermez. Buna şu örnekler de verilebilir:Bizler evrendeki düzene bakarak bu düzenin bir yaratıcı tarafından yaratıldığını biliriz. Ama o yaratanın ne olduğunu, zatının nasıl olduğunu bilemeyiz.Her insan kendisinde bir akıl olduğunu kabul eder, var olduğunu bilir. Ancak aklın ne olduğunu sorsak alacağımız cevap “bilmiyorum”dur.Her insanda ruh vardır. Bunu aklı başında hiç kimse inkar etmez. Ancak ruhun mahiyetini, yani ne olduğunu bilemeyiz.Özetle bütün bu örnekler bize gösteriyor ki; bir şeyin var olduğunu kesin olarak bilmek, onun ne olduğunu bilmeye bağlı değildir. Ruh, akıl, hayat ve irade gibi pek çok şeyin varlığını kesin biliriz, ama ne olduklarını kavrayamayız. Üstad Bediüzzaman bunu cüz'î iradeye uyguluyor. İnsan iradesinin varlığını içinden (vicdanen) ve zorunlu olarak (bedîhî) bilir. İradenin ne olduğunu, kaderle nasıl uzlaştığını açıklayamaması onun varlığını ortadan kaldırmaz. Metnin devamındaki ilke de budur: Bilmememiz, o şeyin yokluğunu göstermez.Ayrıca BakınızKADERİN HALİ VE VİCDANİ OLMASIBEDİHİ VE NAZARİ KADER NE DEMEKTİR?KADER VE KUDRET KAVRAMLARININ ANLAMLARI VE BİRBİRİNDEN FARKLARI"İLİM MALUMA TABİDİR" NE DEMEKTİR?KaynakçalarMuhlis Körpe, Risale-i Nur Istılahları, Süeda Yayınları, Isparta 2023, s. 130Arapça Ğani SözlüğüBediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 84.Bediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 84.

Oruçluyken Sakal Tıraşı Olmak Orucu Bozar mı?

Vücuttaki kılların hangi yolla olursa olsun alınması orucu bozmaz. Çünkü oruç, bir şey yemek, içmek ve cinsel ilişkide bulunmaktan dolayı bozulur. Kıl almak veya aldırmak bunların kapsamında olmadığından orucu bozmaz.1Ayrıca BakınızABDEST ALIRKEN BOĞAZA SU KAÇMASI ORUCU BOZAR MIUYKUDA YEMEK-İÇMEK ORUCU BOZAR MI?ORUCU BOZAN VE BOZMAYAN DURUMLARRAMAZAN ORUCUNU BİLEREK BOZMANIN CEZASI NEDEN 61 GÜN ORUÇUNUTARAK YİYEN/İÇEN KİŞİYE ORUCU HATIRLATMAKKaynakçalarHeyet, Fetvalar, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2024, s. 337.

Çocuğun Namaz Sırasında Annesinin Başörtüsünü Açması Namazı Bozar mı?

Kadının namazda örtmesi gereken yerler, Hanefi, Maliki ve Şafii mezhepleri ile Hanbeli mezhebindeki hakim görüşe göre, elleri ve yüzü dışında bütün vücududur. Dolayısıyla namaz sırasında saçın açılması, namazın bozulmasına sebep olur.Ayrıca BakınızNAMAZDA KADININ ÖRTMESİ GEREKEN YERLER NELERDİR?KADINLARIN NAMAZDA BAŞÖRTÜSÜ ÜZERİNE NAMAZ ÖRTÜSÜ ÖRTMESİ SÜNNET MİDİR? HİKMETİ NEDİR VE BEYAZ OLMASI ŞART MIDIR?

Peygamber Efendimizin (sav) Beyaz Takke Giydiğine Dair Rivayetlerin Sıhhat Durumu Nedir?

Hocam, Peygamber Efendimizin (sav) takke taktığına ve özellikle beyaz takke kullandığına dair bir rivayet var mıdır? İbn Ömer'den (ra) nakledilen, “Resûlullah (sav) beyaz bir kalensüve (قلنسوة) takardı.” şeklindeki rivayet bu konuyla ilgili midir? (Taberânî, el-Mu'cemü'l-Evsat; Heysemî, Mecmaü'z-Zevâid, VIII, 8505-8506).Bu rivayetin sıhhati nedir? Ayrıca takkenin renginin dinî açıdan bir önemi var mıdır? Bu hususta bilgi verebilir misiniz?

"Kişi Sevdiğiyle Beraberdir" Hadisini Destekleyen Ayet ve Hadisler Nelerdir?

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” hadis-i şerifini destekleyen başka ayet veya hadis-i şerifler var mıdır? Ayrıca 28. Söz'ün Üçüncü Sual'inin sonunda geçen, “Fakat birbirinin güneş görmelerine mâni olmaz. Birbirinden geçebilir. Birbirine bakar. Öyle de, cennetler de buna yakın bir tarz ile olduğu, ehâdîsin mütenevvi rivâyâtı işaret ediyor.” ifadelerinde işaret edilen hadisler hangileridir? Açıklar mısınız?

"... İnsan gibi büyük bir fıtratta, hilafet-i kübra gibi bir rütbede, emanet-i kübra gibi büyük vazifesi olan beşerin..." Ne Demektir?

Bu parçada insana verilen “hilafet-i kübra” rütbesi ve “emanet-i kübra” vazifesi bağlamında üç sualim var:1. Hilafet-i kübranın suğra veya vusta gibi alt mertebeleri de var mıdır? Varsa insan dışındaki canlılar da bu mertebelere mazhar olabilir mi? İzah eder misiniz?2. Cin taifesinin hilafet-i kübra karşısındaki konumu nedir? Cinler de bu rütbeye sahip midir?3. Melekelerin hilafet meselesindeki konumları nasıl değerlendirilmelidir? Melekeler için de herhangi bir hilafet söz konusu mudur? Açıklar mısınız?

Bediüzzaman Hazretlerinin Tasnifine Göre Müsbet ve Menfi Felsefenin Özellikleri Nelerdir?

Bediüzzaman Hazretleri, felsefeyi mutlak surette reddetmez; onu iki kısma ayırır: Kur'an'ın hikmetine hizmet eden, insanlığa ve fenlerin terakkisine fayda sağlayan müsbet felsefe/hikmet; bir de dinsizlik, tabiatperestlik, sefahet, gaflet ve dalalete yol açan menfi felsefe. Risale-i Nur'un mücadele ettiği kısım, bu ikinci kısımdır. 1Menfi felsefe, “felsefe-i tabiiye” ve “felsefe-i maddiye” olarak da ifade edilir. Bu cereyan, varlık ve hadiselere mana-yı ismi ile bakarak hakikatten uzaklaşmış; tarih boyunca Nemrud, Firavun ve putperestlik gibi inkar ve tuğyan cereyanlarını beslemiştir. Hatta Bediüzzaman Hazretleri, menfi felsefenin üstatları ve dahileri olarak anılan Eflatun, Aristo, İbn Sina ve Farabi gibi isimlerin de hakikat arayışında boğulduklarını ifade eder. Bu sebeple Risale-i Nur, Kur'an hakikatlerine karşı çıkan bu anlayışı kuvvetli delillerle reddeder. 2Buna karşılık dine tabi olup hakikate hizmet eden hikmet ise makbuldür. İnsanlığı saadete götüren de budur. Risale-i Nur, Kur'an'ın hakikatlerini tefekkür yolu ile ders vererek insanı Cenab-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarına ulaştırır; bu cihetle hakiki hikmete bir rehberdir.Bu sebeple, Risale-i Nur'un tenkit ettiği menfi ve tabiatperest felsefe ile meşgul olmak, faydadan çok zarar doğurur. Kur'an'a hizmet eden hikmet ise hakikati arama ve onu bulma yolunda kıymetli bir vesiledir.Ayrıntılı cevap için lütfen bakınız:Risale-i Nur'un Felsefe İlmine BakışıKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası 2, Hayrat Neşriyat, İstanbul 2019, s. 278Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, İstanbul 2018, s. 222