4.488
Ebced Hadisine "Yalancı Râvî" İtirazı
Üstad Bediüzzaman'ın ebced hesabı ve cifir ilmiyle ilgili rivayet ettiği hadisin ravilerinden birinin yalancı olduğu, bu yüzden hadisin muteber sayılamayacağı iddiasına nasıl cevap verilebilir?

4.488
Üstad Bediüzzaman'ın ebced hesabı ve cifir ilmiyle ilgili rivayet ettiği hadisin ravilerinden birinin yalancı olduğu, bu yüzden hadisin muteber sayılamayacağı iddiasına nasıl cevap verilebilir?
6.765
Ebced ve cifir hesabıyla ilgili olarak insanlar bu hesaplarında hata yapabilirler. Bu nedenle bazı risalelerdeki ebced ve cifir hesabı ile yazılmış yerlere karşı bakışımız nasıl olmalıdır?
7.658
Huruf-u Mukataa; harf kelimesinin çoğulu olan hurûf ile “kesilmiş, ayrılmış” anlamındaki mukattaa kelimesinden meydana gelen bir tamlamadır. Mukattaa, “kesmek, bir şeyi bütününden ayırmak” mânasına gelen kat' kökünden türemiş bir sıfat olup söz konusu harfler kelimeyi oluştururken okundukları gibi değil kendi isimleriyle telaffuz edildiklerinden “bağımsız ve ayrı harfler” anlamında “hurûf-ı mukattaa” diye anılmıştır. Hurûf-ı mukattaa Arap alfabesindeki on dört harften (ا، ح، ر، س، ص، ط، ع، ق، ك، ل، م، ن، هـ، ى) teşekkül etmiş olup bunların üçü tek, dördü iki, üçü üç, ikisi dört, ikisi de beş harflidir. Tekrarlarıyla birlikte yirmi dokuz ünite oluşturan hurûf-u mukattaa, ikisi Medenî olmak üzere yirmi dokuz sûrenin başında yer alır. Hurûf-u mukattaa hakkında değişik kaynaklarda da izahlar vardır. Biz, numune olması cihetiyle Bediüzzaman Hazretleri tarafından yapılan izahlardan birkaçını buraya alıyoruz.İkinci Mebhas: Bu mebhasta de birkaç letâif vardır. ( الٓمٓ ) ile emsâlinde göze çarpan garâbet, bu harflerin pek garib ve acîb bir şeyin mukaddemesi ve keşif kolları olduklarına işarettir. 1Yukarıdaki cümlede (الٓمٓ) ile sureye başlanması, çok garip ve farklı bir usul olarak vurgulanmıştır. Çünkü o zamana kadar kimsenin kullanmadığı bir yöntemdir. Alışılmışın dışında bir giriş tarzıdır. İşte bu farklılıklar, bu harflerin önemli bir hakikatin başlangıcı ve akla gelmeyecek manaların keşif kolları olmasına işarettir. Hatta her bir harf dahi bir hükme işaret eder. Bir örnek verecek olursak; ا (elif), Kur'an'ın Allah'tan geldiğine; ل (lam), Hazreti Cebrail'in Kur'an'ı getirdiğine; م (mim) ise Hazreti Muhammed (s.a.v.)'e indirildiğine işarettir. Bu harflerin taktî' ile ta'dâdı, san'atın madde ve me'hazini muhâtaba göstermekle, muârazaya tâlib olanlara karşı meydan okuyarak, “İşte i'câz-ı san'atı, şu gördüğünüz harflerin nazım ve nakışlarından yaptım. Buyurunuz meydana!” diye, onların tahkîrâne tebkîtlerine işarettir. 2Yukarıdaki metinde, bu harflerin teker teker ve sırayla okunması Kur'an-ı Kerim'in mucizevi bir yönünü gösterdiği ifade edilmektedir. Herkesin bildiği harflere farklı ve derin manalar yüklenerek Kur'an'a karşı olanlara meydan okunmaktadır. Yani (الٓمٓ) gibi, 'Ben sizden açık mânâları, hükümleri, hakîkatleri ifade eden yüksek hutbeleri ve nutukları istemiyorum. Yalnız şu sayılan harflerden bir nazîre yapınız. Velev iftirâ ve hikâyelerden ibâret bile olsa olsun.' denmesine rağmen, kimse farklı üç harfle meydana gelip Kur'an'a karşı çıkamamıştır. Harfleri ta'dâd ile hecelemek, yeni kırâate ve kitabete başlayan mübtedîlere mahsûstur. Bundan anlaşılıyor ki, Kur'ân, ümmî bir kavme ve mübtedî bir muhîta muallimlik yapıyor. ( ا - ل - د ) gibi harfleri, meselâ elif, lâm, dal gibi isimleriyle ta'bîr ve zikretmek, ehl-i kırâat ve erbâb-ı kitâbetin ittihâz ettikleri bir usûldür. Bundan anlaşılıyor ki, hem söyleyen, hem dinleyen ümmî olduklarına nazaran, bu ta'bîrler söyleyenden doğmuyor. Ve onun malı değildir. Ancak başka bir yerden ona geliyor.3Yukarıdaki metinde ise Bediüzzaman Hazretleri, harfleri teker teker saymak, yeni okuma yazmaya başlayan kimselerin usulü olduğu, Kur'an-ı Kerim, harfleri teker teker okutmakla ümmi, yani okuma yazması az olan bir topluluğa geldiğini söylemektedir. Aynı zamanda Peygamberimiz (s.a.v.) ümmi olduğu gibi, hitap ettiği kitle de ümmidir. Bu da göstermektedir ki Kur'an, söyleyenin yani Hazreti Muhammed (s.a.v.)'in ortaya koyduğu bir kitap değildir; ancak Allah'ın gönderdiği bir kitaptır.Sûrelerin başlarındaki hurûf-u mukattaa, İlâhî bir şifredir. Beşer fikri ona yetişemiyor. Anahtarı ancak Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dadır.4Yukarıdaki paragrafta ise hurûf-u mukattaalar, ilahî bir şifre olarak ifade edilmiştir. Herkes altında yatan manayı tam olarak anlayamaz; herkesin aklı o manaları kavrayamaz. Kastedilen derin manaların anahtarı yani izahı, yalnız Hazreti Muhammed (s.a.v.)'dedir. Bu da Hazreti Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın fevkalâde bir zekâya mâlik olduğuna işarettir. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, remizleri, îmaları ve en gizli şeyleri açık ve net bir şekilde telakkî eder, anlar. Bu da peygamberlerin 'fetânet' sıfatıyla yani bütün insanların en zekisi, en akıllısı ve anlayış bakımından en üstün seviyede oluşlarıyla alâkalıdır.Hatîblerin ve belîğlerin âdetindendir ki, mesleklerinde dâimâ bir misâle tâbi' olurlar. Ve bir örnek üzerine nakış dokuyorlar. Ve işlenmiş bir yolda yürüyorlar. Halbuki bu harflerden anlaşıldığına nazaran, Kur'ân hiçbir misâle tâbi' olmamıştır. Ve hiçbir nakş-ı belâgat örneği üzerine nakış yapmamıştır. Ve baştan başa işlenmemiş bir yolda yürümüştür.5Yukarıdaki paragrafta ise harfleri sayarak hitaba başlamak, daha önce denenmemiş ve kimsenin uygulamadığı bir metod olduğundan dolayı Kur'an'ın özgünlüğüne; hiç kimseden ve hiçbir çalışmadan esinlenmediğine; eşsiz, tek ve benzersiz olduğuna işaret edilmektedir.Ayrıca BakınızHURÛFİLİK VE EBCED HESABI ARASINDAKİ FARKLARÜSTAD VE EBCED CİFİRKUR'AN'IN ŞİFA OLUŞU / HURUF-U MUKATTAANIN FAZİLETİKUR'AN HARFLERİNİN MADDİ VE MANEVİ TESİRİKUR'AN HARFLERİNİN MADDİ SIRLARIKUR'AN HARFLERİNİN KIYMETİBAZI SURELERİN BAŞINDAKİ HARFLERİN ANLAMIKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ'caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 28.Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ'caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 28.Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ'caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s .28.Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ'caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 28.Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ'caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 30.
6.211
"Bunun gibi emâreler, mevcudât-ı havâiye olan hurûfun, özellikle kudsî ve Kur'ânî harflerin, bilhassa sûre başlarındaki şifre-i İlâhiyenin hurûfâtının, muntazam ve çok hassas emirleri dinler gibi göründüğünü gösterir. Bu hâl, zerrât-ı havâiyede emr-i كُنْ فَيَكُونُ'un cilvesine ve İrâde-i Ezeliyenin tecellîsine mazhar olan hurûfâtın maddî hassalarını ve hârika faziletlerini kabul ettirir."Kur'an-ı Kerîm'in bazı sûrelerin başlarındaki ilahî şifrelerle burada yazdırılmış olanların alakasını kuramadım. Yardımcı olur musunuz?
8.408
Ebced; Arap harflerine belirli sayısal değerler verip, kelime ve cümlelerin toplamından tarih veya işaret mânâları çıkarmaya denilen hesaptır.Cifir ise ebcedi de içine alan daha geniş bir tabir olarak; harf ve rakamlar üzerinden remzî işaretler ve bazı vukuata dair tevafuklar çıkarmaya dair bir ilim diye kullanılır.Özetle; Ebced, yöntem/hesap kısmıdır; cifir, bu tür hesap ve işaretlerin ait olduğu daha geniş bir sahadır.Ayrıca BakınızHURÛFİLİK VE EBCED HESABI ARASINDAKİ FARKLARCİFİR İLMİNİN ULUM-U RİYAZİYE İLE ALAKASIEBCED / CİFİR HESABINDA ORTAYA ÇIKAN KÜÇÜK FARKLARIN SIRRI VE HİKMETİEBCED HESABININ İSLÂM'DAKİ YERİ
6.495
Köken bakımından iki kelime de Arapça kökenlidir ve aynı kökten gelir. Her ikisi de "n-z-m" kökünden türemiştir. Bu kök "dizmek, sıralamak" anlamına gelir. Yani kelimelerin kökü aynıdır ancak anlamlarında ince farklılıklar vardır.Nizam: İslâm düşüncesinde genellikle âlemdeki düzeni ifade etmek üzere nizâmü'l-âlem tamlaması kullanılır. Eski Yunan felsefesinde “âlem” anlamına gelen kozmos aynı zamanda “düzen” demektir. Pisagor'a kadar giden terimin bir düzen olarak âlemi ifade edişi Empedokles ile belirginlik kazanmıştır. Batı dillerindeki kozmetik (cosmetic) kelimesi de kosmos kökünden gelmekte olup terimin süs ve güzellik kavramıyla irtibatını göstermektedir. Arapça bir eserde âlem karşılığı kullanılan Grekçe kûsmûs teriminin “nizam” ve “süs” anlamlarını da içerdiği, dolayısıyla âlemin bir düzen içinde yaratılmış olmasıyla estetik bir âhenk taşımasının aynı kelimede ifadesini bulduğu belirtilmektedir. Nizam kavramı etrafında zengin bir terminoloji geliştirmiş olan Müslümanların asıl ilham kaynağı âlemi düzen, tasarım, ölçü, hesap, denge ve yasa kavramları ışığında resmeden çok sayıda kevnî âyetin bulunmasıdır.1Kısaca nizam, düzen, sistem ve tertip anlamına gelir. Bir şeyin belli bir plana, kurala ve ölçüye göre kurulmuş olmasını ifade eder. Mesela kâinattaki gezegenlerin belli bir yörüngede hareket etmesi bir nizamdır. Aynı şekilde bir okulun ders programı da bir nizam örneğidir. Yani nizam, var olan düzenin kendisini anlatır.İntizam: Düzenli olma hâli, tertipli ve sistemli şekilde devam etme anlamına gelir. Nizamın uygulanması ve sürdürülmesi gibi düşünülebilir.2 Örneğin bir sınıfın sıralı ve temiz olması intizamı gösterir. Burada dikkat edilen nokta, düzenin aktif bir şekilde korunmasıdır. İntizam biraz daha “düzenli davranma” ve “düzene uygun hareket etme” anlamı taşır.Aralarındaki fark ise: Nizam daha çok kurulu olan düzeni ve sistemi ifade ederken, intizam o düzenin düzenli bir şekilde sürdürülmesini ve korunmasını anlatır. Nizam daha genel ve teorik bir kavramdır. İntizam ise daha çok uygulama ve görünür hâl ile ilgilidir.Ayrıca BakınızHudus ve İmkan Delilleri İle Gaye ve Nizam Delili Mukayesesiİntizam-Tanzim-Tevzin-Tavzif Kelimelerinin ManalarıKaynakçalarİlhan Kutluer, "Nizam", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2007, c. 33, s. 173.https://www.lugatim.com/s/intizam
6.727
İstişarelerde kadınlara danışılmamasıyla ilgili rivayetler var mıdır? Kadınlarla istişare edin ve söylediklerinin tersini yapın gibi onların söylediğinin tersini yapmakla ilgili anlatılan hikâyeler doğru mu?
3.071
Allah'ı ve melekleri göremiyoruz. Görmediğimiz şeylere nasıl inanacağız?
3.049
Kâinatın yaratılışı kusursuz mudur? Öyleyse varlıklrda zahiren noksan olarak görülen şeylerin olmasının hikmeti nedir?
9.971
Bediüzzaman Hazretleri, Eski Said döneminde yazdığı risalelerini İstanbul'da tab ettirerek, ehl-i imana ulaştırıyordu. Osmanlı'nın başkenti olan İstanbul'da toplum içinde aktif olarak hayat sürdü. Matbaanın durumunu çok iyi biliyordu. 1926'dan sonra telif ettiği risalelerinin yazılmasını talebelerinden istedi. Bu isteğin kaynağı ise matbaanın olmayışı değildi. Çünkü 20 sene önce İstanbul'da kendi eserlerini matbaalarda bastırarak okuyucularla buluşturmuştu. Bediüzzaman Hazretleri, yazının hikmeti ile ilgili şöyle buyurmaktadır:Birincisi: يُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَٓاءِ بِدِمَٓاءِ الشُّهَدَٓاءِ ev kema kal. Yani “Mahşerde ulemanın hakikati sarf ettikleri mürekkep, şehitlerin kanıyla muvazene edilir, o kıymette olur.”İkincisi: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّت۪ي عِنْدَ فَسَادِ اُمَّت۪ي فَلَهُٓ اَجْرُ مِائَةِ شَه۪يدٍ ev kema kal. Yani “Bid'aların ve dalâletlerin istilası zamanında, sünnet-i Seniyeye ve hakîkat-i Kur'âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehit sevabını kazanabilir.”1Kur'ân'ın hakiki ve esaslı bir tefsiri ve iman hakikatlerini en güzel şekilde şerh ve beyan eden Risale-i Nurların yazılmasını, iki hadis-i şerifi delil getirerek, dünyevî ve uhrevî faydalarından talebelerinin istifade etmeleri için yazı yazmalarını istiyordu. Onların ilim talebesi sınıfına bu yolla dahil olmalarını arzu ediyordu. Yazarak hem ilim tahsili ve tefekkür, hem de manevî şehitlik makamına ulaşılabileceğini söylüyordu. Bediüzzaman Hazretleri, matbaaların çokluğu karşısında takınılması gereken tavrı ve yapılması gereken hizmeti şöyle beyan etmektedir:Bir zaman bir memlekete şimendifer geldiği vakit, arabacılar telaş edip dediler: Bizim sanatımız bozuldu. Halbuki şimendiferin gelmesiyle memlekette faaliyet çoğaldığından, faytonculuğa iki kat ziyade ihtiyaç olmuş. İnşaallah onun gibi, nur yazıcıları değil tevakkuf (duraksamak), belki daha ziyade yazı ile defter-i amallerine hasenatı (sevapları) kaydedecekler.2Bediüzzaman Hazretleri burada bir örnek verir. Bir memlekete tren geldiğinde, eski ulaşım işiyle meşgul olan arabacılar korkuya kapılıyorlar: Bizim sanatımız bozuldu. Yani diyorlar ki, artık insanlar trene binecek, bize ihtiyaç kalmayacak. Fakat hakikat de tren gelince ne oluyor?Ticaret artıyor.Yolculuk çoğalıyor.Hareketlilik büyüyor.İnsan sirkülasyonu artıyor.Neticede şehir büyüyor. Şehir büyüyünce istasyonla mahalle arası taşımacılık gerekiyor. Yani faytoncuya daha çok ihtiyaç oluyor. Demek ki yeni gelen şey, eskisini bitirmedi ve tam tersine, faaliyet artınca ona olan ihtiyaç da arttı. Buradaki şimendifer neyi temsil ediyor?MatbaaTeksir makinesiBasılı kitaplarTeknolojik çoğaltma imkânlarıMatbaada Risale i Nurlar basılıyor, artık yazmaya gerek kalmadı diye düşünenlere ise Bediüzzaman Hazretleri bu şekilde orijinal bir misalle cevap veriyor. Arabacılar nasıl yanıldıysa, yazının bittiğini düşünenler de yanılıyor. Çünkü:Basılan Risale arttıkça okuyan artar.Okuyan arttıkça talebe artar.Talebe arttıkça yazan artar.Faaliyet büyüdükçe, kalem hizmetine ihtiyaç azalmaz, artar. Nur talebeleri bu noktada durmaz, aksine daha çok yazarak amel defterlerine sevap kaydederler. Çünkü yazmak sadece metin üretmek değil, aynı zamanda kalbi toplamak, tefekkürü artırmak ve manevi hakikatleri derinden hissetmek demektir. Tıpkı trenin gelişiyle faytonculara ihtiyaç artması gibi, teknolojinin çoğaltma imkânları da kalem hizmetini bitirmez, bilakis çoğaltır. Demek, matbaa yazıya engel değil, bilakis yazıyı ziyadeleştirecek bin kalemli bir kâtibdir. Yazı yazmanın bir hikmeti de Risale-i Nurları neşredip yaymaktır. Fakat bu yalnızca birçok hikmetten sadece biridir, yazı yazmanın tek ve asli sebebi değildir. Eğer Risalelerin yazılmasının asıl sebebi neşir olsaydı, matbaalar bunu en iyi şekilde yerine getirirdi. Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur Talebesinin asıl vazifesinin ne olduğunu şöyle söylemektedir:Risale-i Nur'un mühim bir vazifesi, Alem-i İslam'ın ekseriyet-i mutlakasının yazısı ve hattı olan huruf-i İslamiyeyi muhafaza etmek.3Risale-i Nur hizmetinin ruhu ve esası Kur'an'a hizmettir. Bediüzzaman Hazretleri bu çerçevede son derece önem verdiği maksatlarından biri de Kur'ân yazısına hizmet etmek ve onu muhafaza etmek idi. Asıl maksat, fiili bir sünnet olan Kur'ân hattını yazmak suretiyle muhafaza, müdafaa ve yayarak unutturulmaya çalışılan sünneti hayatlandırmak ve o sünnete ittiba edip tabi olmaktır. Bu, bidatları kaldırmak, yüz şehidin ecrine nail olmak, kalemle manevî cihadı temin etmek, iman hakikatlerinin insanlara ulaşmasını sağlamak, kalemle ilmi eldel etmek ve tefekkür yoluyla bir senelik nafile ibadeti kazanmak gibi büyük manevî gayeleri ve ibadet yönleri vardır. Ayrıca, İslam âleminin ortak hattı olan Kur'an yazısını muhafaza etmek de bu hizmetin temel gayelerindendir.Ayrıca BakınızKALEMLE CİHAD: EL YAZMASI RİSÂLE-İ NUR'LARIN İKİ CEPHELİ SIRRIKUR'AN HARFLARİYLE YAZMANIN SÜNNET OLMASIRİSALE-İ NUR TALEBESİ OLMANIN ŞARTLARIKUR'AN YAZISI ŞEÂİR MİDİR?KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 243.Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2019, c. 2, s. 236.Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2019, c. 1, s. 115.
4.405
10. Söz'ün 12. Suretinde zikredilen zabitin defteri ve cüzdanından murat nedir? Bu misalden kısaca bahseder misiniz?
12
Gayrimüslim/kâfir bir kimseye dua edilir mi? Kâfir bir kimseye dua eden kişinin günahı nedir? Örneğin, kendisi de dinden çıkar mı?
11
Üç defa selam verip izin alamayan kişi geri dönmelidir. Burada sadece selam mı, yoksa üç kez kapıyı çalıp açılmayınca geri dönmek de kastedilir mi?
9
Namazdan sonra müezzin eşliğinde tesbih çekme usulü sünnet midir?
5.093
Sevgili Peygamberimiz sabrı üçe ayırmaktadır:"Sabır üçtür. Musibete karşı sabır, taat üzerine sabır, masiyetten sabırdır. Kim musibete sabrederse ve onu Allah'tan geldiğini düşünerek güzel bir şekilde karşılarsa Allahu Teala ona üç yüz derece verir ki her bir derecenin arası yer ile gök arası kadardır. Kim itaat üzere sabrederse Allahu Teala ona altı yüz derece verir ki her bir derece arası yerin üst sınırından yedi tabaka altına kadardır. Kim masiyete sabrederse Allahu Teala ona dokuz yüz derece verir ki her bir derecenin arası yerden arşa kadardır."1Üstad Bediüzzaman Hazretleri sabrı üç kısma ayırır. Ona göre üç çeşit sabır vardır:İşte ey sabırsız nefsim! Sen üç sabır ile mükellefsin. Birisi, tâat üstünde sabırdır. Birisi, ma'siyetten sabırdır. Diğeri, musibete karşı sabırdır. 2 1. İBADET/TAAT ÜZERİ SABIRİbâdet üzerine sabırdır ki, şu sabır onu makam-ı mahbûbiyete kadar çıkarıyor. En büyük makam olan ubûdiyet-i kâmile cânibine sevk ediyor. 3 İbadet üzerine sabır, kulun namaz, oruç, zekât gibi Allah'ın emrettiği ibadetleri sebatla, ihlâsla ve devamlılıkla yerine getirmesi; nefsin tembelliğine, şeytanın vesvesesine ve dünyanın meşgalesine rağmen kullukta sebat etmesidir. Bu sabır, ibadetleri sadece alışkanlıkla değil, tam bir huzur ve huşu içinde yapabilmeyi sağlar. Zira Allah'a kulluk, insanın yaratılış gayesidir.(Ben) cinleri ve insanları, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım!4 Ayeti bu gayeyi vurgular. Bu gayeye sabırla bağlı kalmak, kulun Rabbine olan sevgisini ve teslimiyetini gösterir. İşte bu tür sabır, kişiyi makam-ı mahbûbiyet, yani Allah'ın sevdiği kullar derecesine yükseltir. Çünkü sabırla yapılan ibadet, kalbi saflaştırır, imanı kuvvetlendirir ve kulun Rabbine olan yakınlığını artırır. Bu hâl, ubûdiyet-i kâmile, yani en mükemmel kulluk mertebesine yönelten bir yoldur. Böylece mümin, sabırla ibadet ettikçe, hem dünya hem âhiret saadetine yaklaşır; Allah'ın rızasına mazhar olma şerefine erişir.Mesela, yaz aylarına denk gelen Ramazan ayında oruç tutmak zordur. Günler uzun, hava da sıcaktır. Bundan dolayı açlık ve susuzluğa dayanmak zor olur. İşte tam da burada taat üzere sabır lazımdır. Yani kişinin uzun ve sıcak günlerde oruç tutmak üzere sabır etmesi gerekir. Hem mesela sabah uykudan uyanmak, abdest almak ve namaz kılmak nefse zor gelir. Nefse ağır gelen bu şeyi yapmak ve her sabah devam ettirmek taat üzere sabır örneğidir.2. MASİYETE/GÜNAHLARA KARŞI SABIRMa'siyetten nefsini çekip sabretmektir. Şu sabır takvâdır. اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ sırrına mazhar eder. 5 Ma'siyetten nefsini çekip sabretmek, kulun haramlardan ve günah yollarından nefsini koruması, onu Allah'ın emir ve yasakları karşısında dizginlemesi demektir. Bu sabır, takvanın tezahürüdür. Zira takvâ, Allah'ın rızasına uygun yaşamak, O'nun emirlerini titizlikle yerine getirmek ve nehyettiği şeylerden büyük bir hassasiyetle uzak durmaktır. Nefsini günah işlemeye meylettiğinde tutan kimse, Allah korkusunu kalbinde taşıyan gerçek mümindir. Böyle bir kimse, اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ 6 (Şüphesiz Allah, takvâ sahipleriyle beraberdir) sırrına mazhar olur; Allah'ın muhafazası, inayeti ve yardımına nail olur. Çünkü Cenâb-ı Hak, haramlardan sakınmakta sebat eden kulunun yanındadır; onu hem dünyevî hem uhrevî felâketlerden emin kılar. Dolayısıyla ma'siyetten uzak durma, kulun kalbini nurlandırır, imanını kuvvetlendirir ve onu Rabbine yaklaştırır.Mesela, bir kimsenin haram olan bir şeyi yememek için tahammül göstermesi, karşı cinse bakmamak için başını çevirmesi, kumar, içki ve faiz gibi günahları işlememek için gayret göstermesi masiyet üzere sabır örneklerindendir.3. MUSİBETLERE KARŞI SABIRMusibetlere karşı sabırdır ki, tevekkül ve teslîmdir. اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل۪ينَ ٭ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الصَّابِر۪ينَ şerefine mazhar ediyor. Ve sabırsızlık ise, Allah'dan şikâyeti tazammun eder. Ve ef'âlini tenkîd ve rahmetini ithâm ve hikmetini beğenmemek çıkar. 7 Musibetlere karşı sabır demek, kulun başına gelen bela, hastalık, kayıp ve sıkıntılar karşısında sarsılmadan, Rabbine tam bir teslimiyetle yönelmesi, kaderin her hükmünü hikmetle kabul etmesidir. Böyle bir sabır, tevekkül ve teslîmiyetin en güzel göstergesidir. Çünkü mümin bilir ki, başına gelen her şey Allah'ın takdiriyle, rahmetiyle ve hikmetiyle vuku bulur. O hâlde sabır, sadece acıya katlanmak değil; Allah'ın hükmünü güzel görmek, O'na güvenip gönül huzuru içinde rıza göstermektir. Kur'ân-ı Kerîm'deاِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل۪ينَ 8 “Şüphesiz Allah tevekkül edenleri sever” veاِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الصَّابِر۪ينَ 9 “Şüphesiz Allah sabredenleri sever”Buyrularak, sabır ve tevekkül ehlinin Allah'ın sevgisine mazhar olduğu bildirilmiştir. Buna karşılık sabırsızlık ise, kaderden razı olmamak, Rabbimizin hikmetini beğenmemek demektir; bu hâl, gizli bir şikâyet mânâsı taşır ve Allah'ın fiillerini, rahmetini ve hikmetini beğenmemek gibi tehlikeli bir manayı içinde barındırır.Gerçek mümin ise her hâlinde Rabbim bilir, O'nun takdiri en hayırlıdır diyerek kalbini sükûnete erdirir. Başına gelen her musibeti bir imtihan, bir arınma vesilesi olarak görür. Çünkü bilir ki, sabırla geçirilen her zorluk günahlarına kefaret olur, kalbini temizler ve onu Rabbine daha da yaklaştırır. Böyle bir sabır, kulun imanındaki olgunluğu gösterir; sabreden kul, Allah'ın rızasına, rahmetine ve sevgisine nail olur. Zira musibet anında sabır göstermek, yalnızca dayanmak değil; Allah'a tam teslimiyetle yönelip O'nun hükmünü güzelce karşılamak, Rabbim beni terbiye ediyor diyebilmektir. İşte bu hâl, hakikî kulluğun ve ihlâsın en parlak tezahürüdür.Mesela, uzun süre ağrılı bir kansere karşı tahammül gösterip isyan etmemek, şikayet etmemek musibete karşı bir sabır örneğidir. Buna karşı ah, of etmek, ben ne ettim de başıma geldi demek, beni mi buldu gibilerden söylenmek sabırsızlıktır. Peygamber Efendimiz bir hadisinde şöyle buyurmuştur:"Makbul sabır, musibetle karşılaştığın ilk andakidir veya sabır musibetin ilk darbesine karşıdır" denilerek bu sabra işaret edilmiştir.10Ayrıca BakınızKUR'AN'DA, HADİSLERDE VE RİSALE-İ NUR'DA "SABIR"SABIR KUVVETİNİ DAĞITMAKSABIR VE TAHAMMÜLKaynakçalarSuyutî, el-Câmiu's-Sağîr, 2/80Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2015, s.95Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2015, s.124Zariyat, 51/60Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2015, s.124Bakara, 2/194Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2015, s.124Âl-i İmrân, 3/109Âl-i İmrân, 3/146Buhârî, Cenâiz, 32
8
28. Lema'da, sineklerin mikropları taşımaktan ziyade, görünmeyen zararlı mikropları ve zehirli maddeleri emip yiyerek temizlediğini; bunları imha edip istihaleye uğratarak çok bulaşıcı hastalıkların önünü aldıklarını söyler. Ancak günümüzde sineklerin hastalık taşıyıp ölümlere sebep olduğu da duyulmaktadır. Bu ifadeler çelişiyor gibi göründüğünden, Bediüzzaman Hazretlerinin sözlerini nasıl anlamak gerekir?
36
"Üçüncü Nokta: Bu mecmûayı mütâlaa eden zâtların inceden inceye tedkîk etmelerine, hususan cifrî hesabâtına meşgul olmalarına lüzûm yoktur. Bir kısmı anlaşılmasa da, zararı yok. Hem umumunu anlamak da lâzım değil. Hem kerâmet-i Gavsiye'nin âhirindeki Şâm'lı Hâfız Tevfîk'in fıkrasından başlayıp âhire kadar mütâlaadan sonra ve baştaki mukaddimeyi de okuduktan sonra, istediği parçayı okusun."Bediüzzaman Üstadımızın tarifine göre Sikke-i Tasik-i Gaybi eserinin mütalaa sırası nasıl olmalıdır? Hafız Tevfik Ağabey'in müstakil bir fıkrası eserde gözükmüyor?
23
Ebû Süfyân, Mekke fethedilince Müslüman olmuş. Dinde zorlama olmadığını biliyoruz; peki neden Mekke fethedilince Müslüman oldu? Hakikî bir şekilde iman etmiş midir; hem kendisi hem de eşi?
57
Namazda sonradan iama uyan (Mesbuk) kişi ile alakalı fıkhi hükümler nelerdir? Detaylı olarak izah eder misiniz?
184
11. Şuâ/Meyve Risalesi Kısa Künyesi:Tam adı: On Birinci Şuâ – Meyve RisalesiYazılış yeri: Denizli HapishanesiYazılış zamanı: 1943-44 yıllarıMüellifi: Bediüzzaman Said NursîBediüzzaman Hazretlerinin 1943-44 senelerinde Denizli hapishanesinde bulunduğu sırada, “hakiki müdafaanamemiz” dediği ve yine kendi ifadesiyle medrese-i yusufiye hükmünde olan hapsin bir meyvesi olması sebebiyle “Meyve Risalesi” olarak meşhur olmuş bir risaledir. 11. Şua, Risale-i Nur Külliyatı'nın iman hakikatlerine dair önemli eserlerinden biridir.Bu risalede bulunan 11 mesele; iman esasları, namaz, ubudiyyet, marifet-i ilahi, ahirete iman, haşr-i cismani ve Kur'an'ın tekraratının hikmetleri gibi hakikatlerin sade ve anlaşılır bir üslupla izahından oluşur. Üstad Hazretleri, o dönemde kendisiyle birlikte hapiste olan talebelerine imanî hakikatleri ders vermek ve onların kuvve-i manevilerini takviye etmek amacıyla bu eseri telif etmiştir. Bu şua, onu okuyan mü'minlerin imanını kuvvetlendirecek hakikatleri ihtiva etmekle gayet tesirli ve faydalıdır. Bu eserdeki her mesele sanki İslamiyet ve iman ağacının dallarından kopmuş hakikat “meyve”leri gibidir.BİRİNCİ MESELENİN İZAHI:Dördüncü Söz'de îzâhı bulunan, her gün yirmi dört saat sermâye-i hayatı, Hâlikımız bize ihsân ediyor. Tâ ki, iki hayatımıza lâzım olan şeyler, o sermaye ile alınsın.1Üstad Bediüzzaman Hazretleri burada, dördüncü sözde izahı bulunan bir misal üzerinden, her gün 24 saatlik bir ömür sermayesinin hem dünya hem ahiret hayatımıza lazım olacak şeyleri elde edelim diye rabbimizin ihsanı olarak bize verildiğini ifade eder.Biz kısacık hayat-ı dünyeviyeye yirmi üç saati sarf edip, beş farz namaza kâfî gelen bir saati, pek çok uzun olan hayat-ı uhreviyemize sarf etmezsek, ne kadar hilâf-ı akıl bir hata; ve o hatanın cezâsı olarak hem kalbî, hem rûhî sıkıntıları çekmek; ve o sıkıntılar yüzünden ahlâkını bozmak ve me'yûsâne hayatını geçirmek sebebiyle, değil terbiye almak, belki terbiyenin aksine gitmekle ne derece hasâret ederiz, kıyâs edilsin.2Yani her iki hayat için bize emanet olarak verilen bu 24 saatlik ömür sermayesinin 23 saatini sırf dünya hayatına sarf eder (yani insan bu vakit sermayesinin bir kısmını helal dairede ki rızık, aile, çalışma, vb. gibi dünya işleri için de kullanabilir), fakat sadece bir saatimizi alan namaz ibadetine sarf etmez ve ebedi hayatımız için gerekli olan hazırlığı yapmazsak, ne kadar akılsızlık etmiş oluruz. Zira Hadis-i Şerifte de haber verildiği üzere;Kul, kıyamet gününde ilk olarak namazdan sorguya çekilir. 3Hem bu hatanın bedeli sadece ahreti kaybetmek değildir. Zira bu hata ümitsizlik ve ahlaksızlık benzeri farklı manevi ve ruhi hastalıkların ortaya çıkması gibi büyük zararlara da neden olur. Çünkü namaz sadece ibadet değil, aynı zamanda ahlâk terbiyesidir. Namazsız insan, ruhen daralır, kalben sıkılır. Asr Suresinde buyurulduğu gibi;Asra yemin olsun! Şüphesiz ki insan gerçekten hüsrandadır. Ancak îmân edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesnâdır. 4Eğer bir saati beş farz namaza sarf etsek, o halde hapis ve musibet müddetinin her bir saati, bazen bir gün ibâdet; ve fânî bir saati, bâkî saatler hükmüne geçebilmesi; ve kalbî ve rûhî me'yûsiyet ve sıkıntıların kısmen zevâl bulması; ve hapse sebebiyet veren hatalara keffâreten affettirmesi; ve hapsin hikmeti olan terbiyeyi alması, ne derece kârlı bir imtihân, bir ders ve musibet arkadaşlarıyla tesellidârâne bir hoş sohbet olduğu düşünülsün.5Bu kısımda, sadece bir saati vermek kâfi gelen beş vakit farz namazın hem dünyevî hem uhrevî faydasını anlatıyor. Rabbimiz şöyle buyuruyor:Muhakkak ki namaz, mü'minler üzerine vakitleri belirli (bir farz) olarak yazılıdır. 6Toplamda bir saatimizi bu vakitleri belirli olan namaza vermekle, hem baki olan ahiret saatlerini kazanmaya hem de dünyevi ve ruhi sıkıntıların giderilmesine vesile olacağı anlatılmaktadır. Çünkü namaz kılan insan bilir ki her derdine çare olacak sonsuz kudret ve rahmet sahibi bir Rabbi var. Hususen musibet (özellikle hapis) gibi sıkıntılı zamanların imtihan ve terbiye vesilesi olması sebebiyle, bu musibet zamanı bir saat namaz ibadetinin bir gün ibadet sevabını kazandırması, manevi terbiyeye vesile olması ve günahlara kefaret olmasının ne derece kârlı olduğunu anlatır. Çünkü bir saati namaza sarf edilse, o zaman hapis süresinin her bir saati bir gün ibadet hükmüne geçer ve o hapis musibeti günahlara kefaret olmasıyla birlikte namaz da günahları temizler. Böylece sıkıntılar hafifler, kalp ferah bulur. Bu hakikat Hadis-i Şerifin ifadesiyle şöyle müjdelenmiştir:Müminin başına gelen yorgunluk, hastalık, gam, keder, hatta bir diken bile, Allah onunla günahlarını affeder. 7“Dördüncü Söz'de denildiği gibi, bin lira ikrâmiye kazancı için bin adam iştirâk etmiş bir piyango kumarına, yirmi dört lirasından beş-on lirasını veren; ve yirmi dörtten birisini, ebedî bir mücevherât hazinesinin biletine vermeyen; halbuki dünyevî piyangoda o bin lirayı kazanmak ihtimâli binde birdir. Çünki bin hissedar daha var. Ve uhrevî mukadderât-ı beşer piyangosunda ise, hüsn-ü hâtimeye mazhar ehl-i îmân için kazanç ihtimâli, binde dokuz yüz doksan dokuz olduğuna yüz yirmi dört bin enbiyânın ona dâir haberlerini, keşif ile tasdîk eden evliyâdan ve asfiyâdan had ve hesaba gelmez sâdık muhbirler haber verdikleri halde, evvelki piyangoya koşmak, ikincisinden kaçmak, ne derece maslahata muhâlif düşer, mukayese edilsin.” 8Yani dünyevi bir piyango kumarında kazanmak ihtimali binde bir olduğu halde yarı malını veren bir adamın yaptığını akıl kabul ederse, kazanmak ihtimali %99 olan ve enbiya, esfiya ve evliya gibi bütün sadık habercilerin hak ve hakikat olduğuna dair haber verdikleri ebedi saadet için 24 saatten birini vermemeyi asla akıl kabul etmeyecektir.“Bu mes'elede hapishâne müdürleri ve sergardiyanları ve belki memleketin idare müdebbirleri ve âsâyiş muhâfızları, Risâle-i Nûr'un bu dersinden memnun olmaları gerektir. Çünki bin mütedeyyin ve cehennem hapsini her vakit tahattur eden adamların idare ve inzibâtı, on namazsız ve i'tikādsız, yalnız dünyevî hapsi düşünen ve haram ve helâl bilmeyen ve kısmen serseriliğe alışan adamlardan daha kolay olduğu, çok tecrübelerle görülmüş.”9Bu son kısımda özellikle hükümet idarecilerine, hapishanedeki idareciler ve memurlara hitaben; bu namaz ve iman derslerinin, insanları ıslah ettiği ve ahlâki düzelmeye vesile olduğu vurgulanarak, cehennem azabını bilen bin dindar adamın idaresinin, bir dinsizin idaresinden çok daha kolay olacağı anlatılmaktadır. Ayet-i Kerimede şöyle buyurulmaktadır:Şübhe yok ki namaz, çirkin işlerden ve kötülüklerden (insanı) alıkoyar. 10Bu ayetten de anlaşılacağı üzere iman hakikatleri ve ibadetler ıslaha sebeptir. Bu nedenle idarecilerin bu derslerden memnun olmaları gerekir.Ayrıca Bakınız11. ŞUA MEYVE RİSALESİ 2. MESENİN İZAHI11. ŞUA MEYVE RİSALESİ 3. MESENİN İZAHIMEYVE'DE BAHSİ GEÇEN MEŞHUR TALEBE KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Şualar 1, Hayrat Neşriyat, Isparta 2015, s. 192.Bediüzzaman Said Nursi, Şualar 1, Hayrat Neşriyat, Isparta 2015, s. 192.Tirmizî, Salât 188.Asr, 103/1–3Bediüzzaman Said Nursi, Şualar 1, Hayrat Neşriyat, Isparta 2015, s. 192-193.Nisâ, 4/103.Buhârî, Merdâ 1.Bediüzzaman Said Nursi, Şualar 1, Hayrat Neşriyat, Isparta 2015, s. 193.Bediüzzaman Said Nursi, Şualar 1, Hayrat Neşriyat, Isparta 2015, s. 193.Ankebût, 29/45.
122
Kimler mahrem kimler namahremdir? Akrabaları tek tek yazar mısınız?