4.332
Evrad Okurken Manayı Takip Etmek
Cevşen'deki evradı okurken manayı takip edemiyorum, mesela celcelutiyye'yi anlamadan okusak olur mu?
Destek olunİlmi çalışmalarımıza destek olun, bu hizmetlerin kesintisiz sürmesine katkıda bulunun.
Bağış Yap
4.332
Cevşen'deki evradı okurken manayı takip edemiyorum, mesela celcelutiyye'yi anlamadan okusak olur mu?
5.438
Küfür üzerine ölen bir kafirin, ebedi bir ömür yaşaması halinde bile ömrünü her halükarda küfür ile geçireceğini Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri şu şekilde ifade etmiştir:Küfür üzerine ölen bir kafir, ebedi bir ömür ile yaşayacak olursa, o gayr-i mütenahi ömrünü behemehal küfür ile geçireceği şüphesizdir. Çünki kafirin cevher-i ruhu bozulmuştur. Bu i'tibarla o bozulmuş olan kalbin gayr-i mütenahi bir cinayete isti'dadı vardır. Binaenaleyh ebedi cezası, adalete muhalif değildir. 1 Buradan anlaşılacağı üzere kafirlerin küfür ve inkarı ilk bakışta tek bir günah gibi görünebilir. Lakin hakikatte bir kibrit yakmakla bir ormanı ateşe vermek gibidir. Kafir, küfrünü fani ve kısa bir ömürde işlemiştir. Fakat sonsuz bir ömür kendisine verilse dahi tamamını küfür üzerine geçireceği muhakkaktır.Ayrıca, suçun kısa bir sürede işlenmiş olması, cezasının da kısa bir süre olmasını gerektirmez. Bazen bir dakika içerisinde işlenen bir cinayet, müebbet bir cezayı netice verir. Küfür, süresi kısa görünen bir fiil olsa da tesiri ve mahiyeti itibarıyla sınırlı bir günah değildir. Çünkü küfür, yalnız bir inkar değil; Cenab-ı Hakk'ın isimlerini inkar etmek, kâinatın şehadetini reddetmek, varlıkların hukukuna tecavüz etmek ve ebedi saadet istidadını bozmak demektir. Bu yüzden cezası da fiilin birkaç dakikalık süresine göre değil, mahiyetine ve neticesine göre olur.Beşeri kanunda bir dakikalık katil fiili, yıllarca hapis cezasını gerektirebilir. Çünkü fiilin işlenme süresi bir dakika olsa da neticesi, uzun senelere yayılan büyük bir tahriptir. Bir insanın hayatını elinden almak, yalnız o bir dakikaya bakılarak değerlendirilmez.Küfür de böyledir; hatta çok daha büyüktür. Çünkü katil, bir tek insanın hayatına zarar verir; küfür ise bir tek zata karşı işlenmiş sınırlı bir suç değildir. Küfür ile insan, bin bir esma-yı İlahiyeyi inkar eder; onların kâinatta görünen nakışlarını manasız sayar; varlıkların Allah'ı gösteren şehadetlerini reddeder. Yani güneşi, ayı, yıldızları, hayatı, ölümü, rahmeti, hikmeti, nizamı, sanatı manasız ve sahipsiz göstermeye kalkar. Bu cihetle küfür, yalnız şahsi bir tercih değil; umum kâinatın hukukuna karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Bundan dolayı ebedi, sonsuz bir cezayı gerektirir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde izah eder:Sene üç yüz altmış beş gün hesabıyla, bir dakika katl, yedi milyon sekiz yüz seksen dört bin dakika hapsi iktiza etmesi, kānun-u adalet iken; bir dakika küfür bin katl hükmünde olduğundan, yirmi sene ömrünü küfürle geçiren ve küfür ile ölen bir adam, kānun-u adalet ile elli yedi trilyon iki yüz bir milyar iki yüz milyon sene beşerin kānun-u adaletiyle hapse müstehak olur. Elbette bu hakikatin خَالِدٖینَ فٖیهَٓا اَبَدًا adalet-i İlahiye ile vech-i muvafakati bundan anlaşılıyor. Birbirinden gāyet uzak iki adedin sırr-ı münasebeti şudur ki, katl ve küfür, tahrib ve tecavüz olduğu için, gayra te'sirat yapar. Bir dakikada katl, laakal zahiri adete göre on beş sene maktulün hayatını selbeder, onun yerine hapse girer. Bir dakika küfür, bin bir esma-yı İlahiyeyi inkar ve nukūşlarını tezyif ve kainatın hukukuna tecavüz ve kemalatını inkar ve hadsiz delail-i vahdaniyeti tekzib ve şehadetlerini reddetmek olduğundan, kafiri bin seneden ziyade esfel-i safiline atar. خَالِدٖینَ de hapseder. 2Bu itibarla küfür, her ne kadar kısa bir ömürde işlenmiş de olsa sonsuz bir cinayettir. Çünkü bütün yaratılmışların hukukunu çiğnemeyi ve Allah'ın sonsuz isim ve sıfatlarına hakaret etmeyi içerir. Sonsuz cinayet ise ceza olarak sonsuz azap gerektirir. Yine Bediüzzaman Hazretleri küfrün ne kadar büyük bir günah olduğunu şöyle ifade eder:Çendan kafir az bir ömürde bir günah işlemiş. Fakat o günah içinde nihayetsiz bir cinayet var. Çünki küfür, bütün kainatı tahkirdir. Kıymetlerini tenzil etmektir. Ve bütün masnuatın vahdaniyete (allahın varlığı ve birliği) şehadetlerini tekzibdir. Ve mevcudat aynalarında cilveleri görünen esma-yı İlahiyeyi tezyiftir. Onun için mevcudatın hakkını kafirden almak üzere, mevcudatın sultanı olan Kahhar-ı Zülcelal'in kafirleri ebedi cehenneme atması, ayn-ı hak ve adalettir. Çünki nihayetsiz cinayet nihayetsiz azabı ister. 3 Buradan anlaşılacağı üzere, küfürde bir anda birden çok sayıda nihayetsiz günah vardır. Şöyle ki:1) Küfür, bütün kâinata hakaret etmektir. Bir sanat eserinin değeri, sanatçısının büyüklüğüyle doğru orantılı olarak artar. Kafir ise Cenab-ı Hakk'ın bir sanatı olarak çok değerli olan varlıkları başıboşlukla, kıymetsizlikle ve değersizlikle itham edip aşağılamış olur.2) Küfür, bütün yaratılmışları yalancılıkla itham etmektir. Çünkü her şey Allah'ın varlığına ve birliğine halleriyle şehadet ederken, kafir ise onların herhangi bir şeye şehadet etmeyen başıboş varlıklar olduğunu söyler.3) Varlıklar, Cenab-ı Hakk'ın isimlerinin tecellisiyle olmuştur. Kafir, küfrüyle bu tecelliyi inkar eder. Bir padişahın karşısında onun ülkesi üzerindeki idaresini tanımamak, padişaha karşı ne kadar büyük bir hakarettir. Öyle de varlıklar üzerinde Allah'ın isimlerinin tecellilerinin olduğunu reddetmek de Allah'a karşı sonsuz bir hakarettir.Bu saydıklarımızın her birine göre küfür, sınırsız bir hukuka tecavüz suçudur. Öyleyse Cenab-ı Hak, adaletinin bir tecellisi olarak varlıkların hakkını kafirden almak üzere onu sonsuz bir azaba müstahak edecektir. Ayrıca BakınızALLAH'IN MERHAMETİ VE EBEDİ CEHENNEMSONSUZ CEHENNEMİN ADİL OLMASICEHENNEMİN KAFİRLER İÇİN RAHMET OLUŞUKAFİRİN KALBİNİN BOZUK OLMASIKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, İşarat'ül İ'caz, Hayrat Neşriyat, Isparta, 2016, s.74Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 316.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta, 2016, s. 31
982
Hz. Üstad'ın talebelerine yazdığı bir mektupta "Dünyevî merakâver meselelere bakıp, vazife-i bâkiyenizde fütur getirmeyiniz." Bu cümleyi nasıl anlamalıyız izah eder misiniz?
7.349
Daire-i imkan, mümkinü'l-vücud olanların dairesidir. Yani varlığı zatından olmayan, var olması da yok kalması da zatı itibarıyla mümkün bulunan bütün varlıklar bu dairede yer alır. Bu sebeple daire-i imkan denildiğinde, Vacibü'l-Vücud olmayan ve kendi kendine varlığı zaruri bulunmayan bütün mümkinat alemi anlaşılır. Mümkin olan her şey, kendisini yoklukta bırakmayıp vücuda çıkaran bir yaratıcıya muhtaçtır. Zira mümkinat kendi zatıyla kaim değildir; vücudu kendinden değildir; kendi kendine var olamaz, devam edemez, sıfatlarını tayin edemez. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:İmkan, mütesaviyü't-tarafeyndir. Yani adem ve vücud, ikisi de müsavi olsa, bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mucid lazımdır. Çünki mümkinat, birbirini icad edip teselsül edemez. Veyahud o onu, o da onu icad edip, devir suretinde dahi olamaz. Öyle ise, bir Vacibü'l-Vücud vardır ki: bunları icad ediyor. 1Mükevvenat ise, kevne gelmiş, yani yaratılmış ve vücuda çıkarılmış bütün mevcudat demektir. Semavat, arz, nebatat, hayvanat, insan ve bütün eşya mükevvenattandır. Kısacası mükevvenat, daire-i imkan içinde bulunan mümkin varlıkların fiilen yaratılmış kısmıdır.Mükevvenatın en bariz vasfı, sonradan yaratılmış olması, değişmesi, başkalaşması, zevale gitmesi ve bir halden diğer hale geçmesidir. Bu değişim ve başkalaşım, onların ezeli olmadığını ve kendi nefisleriyle ayakta durmadığını gösterir. Mükevvenat yalnız sonradan yaratılmış olmakla kalmaz; aynı zamanda nihayet derecede bedi', güzel, temiz, mizanlı ve intizamlıdır. Bu da onun başıboş değil, hikmetle tanzim edilmiş bir sanat eseri olduğunu gösterir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu ciheti şu ifadeyle beyan eder:Yani 'Daire-i imkanda, bu mükevvenattan daha bedi', daha güzel yoktur. İşte bu muhit ve cazibedar olan hüsün; ve bu umumi ve harikulade nezafet; ve bu müstevli ve şumullü ve gayet hassas mizan; ve bu ihatalı ve her cihetle mu'cizane intizam ve انسجام; vahdete ve tevhide öyle bir huccettir ve öyle bir alamettir ki, gündüzün ortasındaki ziyanın güneşe işaretinden daha ziyade parlaktır.2Kısaca, daire-i imkan, bir şeyin varlığının da yokluğunun da zatı itibarıyla mümkin olmasını ifade eder; yani varlığı kendinden olmayan ve yaratılmaya muhtaç bulunan mümkinat dairesidir. Mükevvenat ise yaratılmış, meydana getirilmiş şeyler demektir. Bu sebeple daire-i imkan daha umumi bir dairedir; mümkin olan bütün varlıkları içine alır.Mükevvenat ise bu varlıklar içinde fiilen varlık sahasına çıkarılmış olanları ifade eder. Bir başka ifadeyle daire-i imkan, eşyanın mümkin olma cihetine bakarken; mükevvenat, eşyanın yaratılmış ve tekvin edilmiş olma cihetine bakar. Bundan dolayı daire-i imkan daha çok bir varlık mertebesini ve mümkinat sahasını anlatır; mükevvenat ise bu saha içindeki mevcud varlık topluluğunu bildirir.Mesela bir çiçeğin var olması zorunlu değildir; yaratılmayabilirdi. Bu, çiçeğin imkan cihetidir. O çiçeğin baharda gerçekten yaratılması ise tekvin cihetidir. İşte yaratılmış olan o çiçek mükevvenattandır.Ayrıca BakınızİMKANI ZATİ VE İMKANI ZİHNİİMKANI ZATİ, İMKANI AKLİYİ ÖĞRENMEKALLAH'IN İLMİNDEKİ ŞEKİLSİZ VE SURETSİZ MÜMKİNLER NE DEMEKTİR? RİSALE-İ NUR'DAN AÇIKLAMAALEM-İ VÜCUBRİSALELERDE GEÇEN ALEMLERİN MANALARIGAYB VE ŞEHADET ALEMİKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Siracü'n-Nur, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 161.Bediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 25.
3.615
"... Devir ve teselsülü, oniki bürhan yani arşî ve süllemî gibi namlar ile müsemma meşhur oniki delil-i kat'î ile devri ibtal etmişler ve teselsülü muhal göstermişler. Silsile-i esbabı kesip, Vâcib-ül Vücud'un vücudunu isbat etmişler." Bu paragrafı ve bahsettiği Burhan-ı Süllemi açıklar mısınız?
4.100
Mealcilik akımı ilk defa İngiliz sömürgesi olduğu zamanlarda Hindistan'da ortaya çıkmıştır. Seyyit Ahmet Han'ın önderliğinde 19. yüzyılın sonlarında Hindistan'da ortaya çıkan ve Sünnet-i Seniyye'yi reddedip yalnızca Kur'an-ı Kerim'i esas alan mealcilik hareketinin omurgasını oluşturan, bu yüzden de kurucusu kabul edilen Abdullah Çekralevi, Hazret-i Peygamber'in (sav) risaletinin rolünü (sünnetini) inkar etti. Başlangıçta Kur'aniyyun'un iki lideri vardı. Bunlardan Mühibbu'l-Hak Azimabadi Hindistan'ın doğusunda, Çekralevi ise Lahor'da düşüncesini yaymaktaydı. Azimabadi açıkça Müslümanlara muhalefet etmiyor; lakin bütün hükümleri Kur'an-ı Kerim'den çıkarıyordu. Çekralevi ise ne yapmak istediğini ilk yıllarda açıkladı. Adı “Ehlü'z-Zikri ve'l-Kur'an” olan bir fırka oluşturdu. 1Hindistan'da başlayan ve “Sadece Kur'an yeter” diyerek sünneti reddeden Kur'aniyyun akımı zamanla memleketimizde de yayılmaya başladı. 'Mealcilik' de denilen bu akımın rüzgarına kapılanların bir kısmı, Kur'an'ı anlamak için sünnet, hadis, tefsir ve diğer İslami ilimlerden hiçbir altyapıya sahip olmadıkları, hatta bir kısmı Kur'an'ın Arapça orijinalini okuyamadığı halde sadece mealine bakarak Kur'an ayetlerini yorumlamaya çalışmaktadır. Bu şekilde kendileri her şeyi biliyorlarmış hissine kapılıyorlar. Diğer insanları cahil görüyorlar. Hatta bazıları ayetlerin zahirine göre hüküm vererek müminleri şirkle ve kâfir olmakla itham ediyorlar. Bu durum, tıp veya matematik gibi bir dersi bir öğretmenin anlatımı olmadan talebelerin kendi aralarında müzakere ederek anlamaya çalışmaları gibidir.Ayrıca BakınızKUR'AN'I MEALİNDEN OKUMAKKUR'ÂN MEALLERİNDEKİ FARKLILIĞIN SEBEBİOSMANLI DÖNEMİNDE MEAL ÇALIŞMALARIKaynakçalarİhsan Şenocak, Sünneti Reddeden Kur'an Müslümanlığı, 3.baskı, İstanbul: Hüküm Kitabevi, 2017, s.30-31.
4.063
Risale-i Nur'da, "(Bahar mevsiminde) bütün ağaçları ve otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihya edip iade ediyor. Başkalarını da ayniyet derecesinde bir misliyet suretinde icad ediyor." deniliyor. Buradaki ayniyet ve misliyet kavramlarından ne anlamalıyız? "
4.012
"Zerrat tarlasından tâ manzume-i şemsiyeye, tâ Samanyolu denilen kehkeşan dairesine ve bir hüceyre-i bedenden tâ zemin mahzenine,.." Devamıyla izah eder misiniz? Zerrat tarlası tabirini nasıl anlamalıyız?
Kasık ve koltuk altı kıllarının temizlenmesi, Hz. Peygamber Efendimiz'in (s.a.s.) bildirdiği üzere fıtrat gereği olan sünnetler (sünnet-i fıtriyye) arasında yer alır. Koltuk altı ve kasık kıllarının yolmak, tıraş etmek, arsenik kullanmak, özel ilaçlar ve tüy dökücülerden yararlanmak veya herhangi bir aletle gidermek suretiyle temizlenmesinde bir sakınca yoktur. Bu yöntemlerin kullanılmasına cevaz verilmiştir. Asıl olan, beden temizliğinin sağlanmasıdır.1 Ayrıca BakınızVÜCUT KILLARIERKEKLERİN KAŞLARINI ALMASININ HÜKMÜKADINLARIN KAŞ YAPTIRMASI (KAŞ KONTÜRÜ) KADININ YÜZÜNDEKİ TÜYLERİ VE KAŞLARINI ALMASININ HÜKMÜKaynakçalarCelal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslâm Fıkhı: İbâdât-Muâmelât-Ferâiz. Uysal Kitabevi, Konya t.y., c.4, s. 1814.; Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Risale Yay., İstanbul 1990, c.1, s. 222
İnsanın gördüğü rüyaları unutmamak amacıyla bir yere yazıp kaydetmesinde dinî açıdan bir sakınca yoktur. Rüyaları yazmak ve kaydetmek caizdir. Çünkü rüyaları kaydetmeyi yasaklayan genel bir dinî hüküm bulunmamaktadır. Nitekim “Eşyada asıl olan ibahadır.” kaidesi gereğince, hakkında yasaklayıcı bir hüküm bulunmayan bu tür davranışlar esas itibarıyla mubah kabul edilir.İslâmî kaynaklarda rüyalar genel olarak üç grupta ele alınır: Hayra ve müjdeye vesile olabilecek güzel rüyalar, insanı üzen ve korkutan rüyalar ve kişinin gündelik düşünce ve meşguliyetlerinden kaynaklanan rüyalar.Günlük yaşantıdan, düşüncelerden ve zihni meşgul eden olaylardan kaynaklanan, karışık düşler olarak nitelendirdiğimiz rüyaların özel bir anlam taşımaması sebebiyle bunların bir değeri yoktur. Dolayısıyla bunları kaydetmekte belirgin bir maslahat ve fayda yoktur. Korkutucu, şeytani ve rahatsız edici rüyalar konusunda ise Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bunların başkalarına anlatılmamasını tavsiye etmiştir. Dolayısıyla bu tür rüyaları kaydetmekte de bir fayda ve güzellik yoktur. Zira rüya değeri yoktur. Her ne kadar dinimizce açık bir yasak bulunmasa da bu tür karışık şeytani ve şehavani düşlerin yazıyla kaydedilmesi ve saklanması faydasız ve gereksizdir. Güzel, müjdeli ve hayırlı sadık rüyaların daha sonra hatırlanması ve üzerinde düşünülmesi amacıyla kaydedilmesinde bir sakınca yoktur; bilakis bu güzel bir davranıştır. Ancak sadık rüyaların, içerdikleri sır, müjde ve hakikatlerin daha iyi anlaşılabilmesi için ehil kişilere tabir ettirilmesi uygundur. Bununla birlikte, her güzel rüyanın mutlaka ilahî bir mesaj taşıdığı düşünülmemeli ve rüyalara kesin anlamlar yüklenmemelidir.Ayrıca BakınızRÜYA İLE AMEL EDİLİR Mİ?KÖTÜ RÜYAMANA VE RÜYA ALEMİRÜYA-YI SADIKA İLE LEVH-İ MAHFUZ ARASINDAKİ MÜNASEBETRÜYANIN DİNİMİZDEKİ YERİ VE ÖNEMİRÜYA VE NÜBÜVVETVEFAT EDEN YAKINLARIMIZLA RÜYADA NASIL GÖRÜŞEBİLİRİZ
Bir kimse övüldüğü zaman tevazu göstermek için “Estağfirullah” demesinde dinen bir sakınca yoktur. Güzel bir söz söylenen, yaptığı hizmet takdir edilen veya övülen kişinin “Estağfirullah” diyerek nefsini öne çıkarmak istememesi güzel bir davranıştır.Nitekim “Estağfirullah” bir duadır; tövbe ve istiğfar hâlidir. İnsanın kusurlarından dolayı pişmanlık duyması, acizliğini ve fakrını idrak ederek eksikliklerini itiraf etmesidir. Dolayısıyla bu dua, bir övgü karşısında söylendiğinde kişi, sanki şu hakikati ifade etmektedir:“Bu nimetler, benim kusurlu ve eksik hâlimin bir neticesi değildir. Hatalarla malul bir insan olarak bunları kendi maharetime, kabiliyet ve meziyetlerime bağlayamam. Eğer bende görülen bir güzellik, fazilet veya başarı varsa bunlar Rabbimin ihsanı, lütfu ve ikramıdır. Ben bu övgüyü nefsime mal etmekten Allah'a sığınırım. Zira ben, kusurları ve noksanları bulunan bir kulum. Övgüye layık görülen güzelliklerin hakikî sahibi Rabbimdir. Ben ise aczimi, fakrımı ve kusurlarımı itiraf ederek O'ndan af ve mağfiret dilerim.”Böylece kişi, “Estağfirullah” diyerek bir taraftan nefsini övgünün cazibesinden ve gurur tehlikesinden korumaya çalışırken, diğer taraftan kendisinde görülen güzelliklerin Allah'ın ihsanı olduğunu hatırlar.Ayrıca BakınızPEYGAMBER EFENDİMİZİN (SAV) TAVSİYE ETTİĞİ TÖVBE-İSTİĞFAR DUALARIRİSALE-İ NUR'DA TEVBE VE İSTİĞFARLA ALAKALI YERLERNASUH TEVBESİACZ VE FAKRİN ŞEFAATÇİ OLMASIACZ VE FAKRIN TANIMI
Dua bir ibadettir. Her durumda yapılabilecek geniş çaplı bir kulluk hâlidir. Dua ismen yapılabileceği gibi umumen de yapılabilir. Sözlü olarak dua yapılabileceği gibi kalben ve fiilen de dua edebiliriz. Çünkü Allah söylediklerimizi işittiği gibi kalplerimizden, sinelerimizden geçeni de bilir ve işitir. Buna işareten Rabbimiz, Mülk suresinde şöyle buyurmuştur:(Hiç) yaratan bilmez mi? Çünki O, Latîf (kalblerdeki bütün incelikleri bilen)dir, Habîr (onlardan haberdâr olan)dır.1Peygamber Efendimiz (sav) ise şöyle buyurmuştur:Bir Müslümanın, yanında bulunmayan din kardeşine yapacağı dua kabul olunur. Bir kimse din kardeşine hayır dua ettikçe, yanında bulunan görevli bir melek ona, 'Duan kabul olsun, aynı şeyler sana da verilsin.' diye dua eder.2 İki dua vardır ki bu dualar ile Allah arasında perde yoktur. Mazlumun duası, kişinin Müslüman kardeşinin gıyabında yaptığı dua.3Her ibadette olduğu gibi duayı da faziletli ve değerli kılan ihlaslı olmasıdır. Yani karşılığında dünyevî, şahsî hiç bir çıkar, menfaat gözetmeksizin sırf Allah'ın rızasını kazanmak niyetiyle dua etmek gerekir. Bununla ilgili olarak duanın faziletini ve makbuliyetini artıran temel esasları şöyle sıralayabiliriz:Euzü Besmele ile başlamakTevbe - istiğfar etmekSalavât-ı Şerife getirmekKur'an ve hadislerde geçen makbul dualarla dua etmekGıyaben dua etmek. Yani dua ettiğimiz kişinin haberi olmadan ona dua etmekMübarek zaman ve mekânlarda dua etmek. Özellikle namazların ardından, bilhassa sabah ve cuma namazlarından sonra dua etmek. Ramazan ayında oruçluyken dua etmeye özen göstermek. Camilerde, ilim meclislerinde, Kâbe'de, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ gibi mübarek mekânlarda dua etmek.Salavat getirerek, Fatiha okuyarak ve Âmin (Allah'ım kabul et!) diyerek duayı tamamlamak.Ayrıca BakınızDUA VE ÇEŞİTLERİKAÇ ŞEKİLDE DUA EDİLEBİLİR?DUANIN MAKBULİYETİDUANIN KÜLLİYET KESB ETMESİDUA EDERKEN SALAVAT-I ŞERİFEYİ ŞEFAATÇİ YAPMAK / DUANIN KABUL ŞARTLARIKaynakçalarMülk, 67/14Müslim, Zikir 87, 88; İbni Mâce, Menâsik 5Heysemî, Ed'ıye, 17
4.192
Risale'de geçen "Çünkü samimî bir ihlâs, şerde dahi olsa neticesiz kalmaz" cümlesini açıklar mısınız?
4.863
İhlas risalesi 3. düsturda geçen "beni de ihlasa sokarsınız" cümlesini üstad niçin kullanmış. Biz üstadımızın ihlaslı olduğuna canu gönülden inanıyoruz. Bu cümlede üstadımız ne kast etmiş olabilir?
946
“Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır.” ve '' Tarafgîrlik olsa, mazlum bir tarafa ilticâ eder. Kendisini kurtarır. Hem tesâdüm-ü efkârdan ve tehâlüf-ü ukūlden hakîkat tamamıyla tezâhür eder.” Uhuvvet Risalesinde geçen bu cümleyi ve bu hadis-i şerifi izah eder misiniz ?
4.308
"Avâm-ı nâstan hakāik-i dîniyeyi ta'bîr eden ancak yüzde birdir." ne demektir?
8.325
İsar hasleti nedir, sahabe efendilerimizden misal verir misiniz?
Gün içinde okumamız gereken çok sayıda virdimiz ve yerine getirmemiz gereken vazifelerimiz var. Bunun yanı sıra hizmetlerimiz de oldukça yoğun. Büyüklerden şöyle bir söz duyduğumu hatırlıyorum, ancak doğru olup olmadığından emin değilim: Okuduğumuz virdler de dua hükmüne geçer ve kalbimizdeki duaların kabulüne vesile olurmuş. Çünkü virdlerimi okumaktan kendi dualarımı yapmaya zaman bulamıyorum. Bu konuda bilgi verebilir misiniz?
Emirdağ Lâhikası'nın 3. cildinin 331-332. sayfalarında yer alan, “Maddî mânevî bir sual münasebetiyle garib bir ihtar” başlığıyla başlayan mektubu baştan sona detaylı bir şekilde izah edebilir misiniz hocalarım? Bu mektup çok dikkatimi çekti; ancak bazı noktalarını tam olarak anlayamadım. Mektubun tamamını, üzerinde durulan meseleleri ve verilmek istenen mesajları açıklayarak izah ederseniz çok memnun olurum.
113
Sa'lebe kıssasının sıhhati hususunda âlimlerimiz farklı değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Bu görüşleri daha sistematik bir şekilde ele alabilmek için söz konusu yaklaşımlar, kıssayı kabul edenler, zayıf kabul edenler ve kıssanın muhatabının farklı bir Sa'lebe olduğunu belirtenler olmak üzere üç başlık altında inceleyeceğiz:1) Kıssayı Sahih Kabul Edenler veya Rivayeti Tenkit EtmeyenlerSa'lebe kıssası, tefsir kaynaklarında Tevbe sûresinin 75-77. ayetlerinin nüzul sebebi bağlamında meşhur olmuş ve nakledilegelmiştir. Fahreddin er-Râzî, Zemahşerî, Begavî, Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, İbn Kesîr ve Beyzâvî gibi müfessirler, rivayeti herhangi bir zayıflık iddiası veya tenkitte bulunmaksızın ayetlerin nüzul sebebi olarak değerlendirmişlerdir. Hatta bazı müfessirler, “Rivayetlerin en sahihi budur.”1 ve “Sebeb-i nüzul konusunda sahih olan budur.”2 gibi ifadeler kullanmışlardır. Ebüssuûd Efendi de söz konusu rivayeti kabul ederek onun için “En meşhuru” ifadesini kullanmıştır.32) Kıssayı Zayıf Kabul EdenlerTefsir kitaplarında genel itibarıyla durum böyle olmakla birlikte hadis âlimleri, söz konusu kıssayı daha çok zayıf olarak değerlendirmişlerdir. Nitekim Sa'lebe b. Hâtıb, Bedir gazilerindendir. Bedir ehlinin faziletine dair nakledilen rivayetler, bu kıssanın onun hakkında anlatılmış olmasının mümkün olmadığı kanaatini güçlendirmiştir. Bununla birlikte hadis âlimleri, rivayetin senedi bakımından da problemli olduğunu ve zayıf kabul edilmesi gerektiğini ifade etmişlerdir. Görüşleri aşağıda zikredilecektir.3) Kıssanın Muhatabının Farklı Bir Sa'lebe Olduğunu BelirtenlerBununla birlikte İbn Hacer, Hafâcî, Âlûsî ve İbn Kesîr gibi âlimler, rivayette bahsedilen kişinin Bedir gazisi Sa'lebe b. Hâtıb olmadığını, kıssanın muhatabının ise Sa'lebe b. Ebî Hâtıb olduğunu ifade etmişlerdir. Zira o dönemde Sa'lebe isimli on iki 4 kişinin bulunduğu da bahsedilmektedir. Bu âlimler, söz konusu kıssanın sahih olduğu kanaatini de dile getirmişlerdir. Sâbûnî ise kıssada anlatılan kişinin meşhur sahâbî Sa'lebe b. Hâtıb olmadığını, Sa'lebe adında başka bir münafık olabileceğini belirtmiştir.5Bu görüşlerden bazılarına, kıssayı aktardıktan sonra aşağıda doğrudan alıntılarla yer verilecektir. Sa'lebe kıssası, küçük farklılıklarla birlikte şöyledir:Sa'lebe b. Hâtıb Hz. Peygamber'e (s.a.v.) geldi ve 'Yâ Resûlallah bana mal vermesi için Allah'a dua et!' dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Yazık ey Sa'lebe, şükrünü eda ettiğin az mal, şükrüne güç yetiremediğin çok maldan hayırlıdır.” buyurdu. Sa'lebe tekrar aynı şeyi istedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Yazık ey Sa'lebe, benim gibi olmak istemez misin? Zira şu dağların altın ve gümüş olarak benimle beraber yürümesini dileseydim mutlaka gerçekleşirdi.” buyurdu. Sa'lebe tekrar ısrarla 'Yâ Resûlallah bana mal vermesi için Allah'a dua et! Yemin ederim ki Allah bana mal verirse her hak sahibinin hakkını mutlaka vereceğim' dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle dua etti: “Allahım Sa'lebe'ye mal ver!” Derken Sa'lebe birkaç koyun edindi. Koyunları tırtılların (kurtçuk) üremesi gibi sürü haline geldi. Medine'ye sığmaz olunca taşraya göç etti. Daha önce vakit namazlarını Resûlullah'ın arkasında kılarken sadece öğle ve ikindiye iştirak etti. Koyunları biraz daha çoğalınca ancak cuma namazına katılır oldu. Koyunları daha da artınca uzak bir vadiye intikal etti. Cuma ve cemaati tamamen terketti.Bir defasında Resûlullah (s.a.v.) ashâbına “Sa'lebe'ye ne oldu (hiç görünmüyor)?” diye sordu. Vaziyetinden bahsedilince üzülerek –üç kere- “Yazık oldu Sa'lebe'ye!” buyurdu. Bu arada Hz. Peygamber'e zekâtı emreden şu âyet nâzil oldu: “Onların mallarından sadaka al ki bununla onları temizleyesin, arındırasın. Onlar için dua da et; çünkü senin duan onlar için sükûnettir. Allah her şeyi hakkıyla işitendir, bilendir.”6 Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) Cüheyne ve Benî Selime kabilesinden seçtiği iki kişiyi zekât memuru olarak görevlendirdi. Kendilerine hayvanların nisap miktarını belirten bir nâme verdi. Sa'lebe ile Benî Süleym'den falanca şahsın zekâtlarını tahsil etmelerini emretti. Onlar da Sa'lebe'ye varıp zekâtını vermesini istediler. Ancak Sa'lebe bunun cizye/haraç olduğunu öne sürdü. Önce diğer insanlardan tahsil etmelerini, dönüşte kendisine uğramalarını söyledi. Onlar da Süleymli şahsa gittiler. O ise zekât memurlarının geldiğini haber alınca onları güzellikle karşıladı ve develerinin en seçkinlerini hazırladı. Zekât memurları ona en iyilerini vermesinin gerekmediğini, zira kendilerinin böyle bir niyetlerinin olmadığını hatırlattılar. O da bilakis bu seçtiklerini alıp götürmelerini, zira bunları Allah'tan hayır umarak gönül hoşnutluğuyla verdiğini ifade etti. Zekât memurları develeri alıp yola koyuldular. Dönüşte Sa'lebe'ye uğradılar. Sa'lebe zekât kayıtlarına baktı ve 'Bu cizyeden başka bir şey değildir. Gidin, beni rahat bırakın!' diye onları başından savdı. Zekât memurları Medine'ye döndüklerinde Resûlullah (s.a.v.) kendilerini görür görmez – henüz onlar bir şey söylemeden- “Yazık oldu Sa'lebe'ye!” buyurdu. Süleymli şahıs için hayır/bereket duasında bulundu. Bir müddet sonra Sa'lebe hakkında şu âyetler nâzil oldu: “Onlardan kimi de Allah'a şöyle kesin söz vermişlerdi: Eğer Allah bize lutfundan verirse biz de mutlaka sadaka (zekât) vereceğiz ve elbette sâlihlerden olacağız. Fakat Allah lutfundan onlara (servet) verince cimrilik edip onun hakkını vermediler. Allah'a verdikleri sözden dönmeleri ve yalan söylemeyi âdet edinmeleri sebebiyle Allah da bu işlerinin neticesini kalplerinde kıyamet gününe kadar sürecek bir münafıklık kıldı.”7 Bu âyetleri işiten Sa'lebe'nin bir yakını gidip ona dedi ki: 'Yazıklar olsun sana ey Sa'lebe! Sen helâk oldun, Allah senin hakkında bu âyetleri indirdi!' Sa'lebe ağlayarak Medine'ye geldi ve 'Yâ Resûlallah! zekâtımı kabul et!' diye yalvardı. Ama Hz. Peygamber onun zekâtını kabul etmedi. Daha sonra Halife Hz. Ebû Bekir'e, bilâhare Hz. Ömer'e geldiği halde onlar da kabul etmediler. Nihayet zekâtı kabul edilmemiş olarak Hz. Osman devrinde öldü”.8Bu rivâyet hakkında Beyhaki şöyle demiştir:Bu hadis tefsir ehli arasında (müfessirler mâbeyninde) meşhurdur. Ancak zayıf isnadla mevsûl olarak rivayet edilmektedir.9İbn Abdülber şöyle demiştir:Sa'lebe b. Hâtıb hakkında zekât vermekten imtina etmesi sebebiyle Tevbe sûresi 75. âyetinin indiği nakledilmektedir. Allah bilir bu âyetteki nifak ifadesi Bedir'e iştirak eden sahâbe hakkında vârid olan haberlere zıt düşmektedir. Kanaatimce Sa'lebe hakkında inmiş olması doğru değildir.10Bedreddin Ayni şöyle demiştir:Ben derim ki bu hadis zayıftır. Kendisiyle amel edilmez.11Kurtubî ise şöyle demektedir:Âyetin Sa'lebe b. Hâtıb hakkında indiğine dair nakledilen rivayet meşhurdur... Fakat âyette vasıfları haber verilen kimselerin münâfık olarak öldükleri kesindir. Binaenaleyh bunun Sa'lebe yahut İbn Ebû Belte'a gibi Bedir ashâbıyla bir ilgisi olmasa gerektir... Zira Sa'lebe b. Hâtıb, Bedir ashâbından ve ensardandır. Allah ve Resûlü'nün imanlarına hüsnü şehâdette bulunduğu kimselerdendir.12İbn Hacer ise şöyle der:Bu rivayetin sahih olduğunu zannetmiyorum. Eğer sahih ise kıssa sahibinin Bedir'e iştirak eden Sa'lebe olduğu şaibelidir. Nitekim İbnü'l-Kelbî'nin Bedir'e iştirak eden Sa'lebe hakkında Uhud'da şehid edildiğini söylemesi de bunların farklı şahıslar olduğu görüşünü teyit eder. İbn Merdûye ise Tefsîr'inde İbn Abbas'tan Tevbe sûresi 75. âyetin Sa'lebe b. Ebû Hâtıb namındaki şahıs hakkında indiğini rivayet eder. Bedir'e iştirak eden şahıs ittifakla Sa'lebe b. Hâtıb'dır. Resûlullah (s.a.v.), Bedir'e iştirak eden kimselerin cehenneme girmeyeceklerini, zira onların mağfiret ehli olduklarını beyan buyurmuştur.13Âlûsî de İbn Hacer gibi Sa'lebe'nin, bilinen Ashâb-ı Bedir'den Sa'lebe olmadığını belirtir. Ona göre bu kişi, Benî Ümeyye b. Zeyd kabilesinden Sa'lebe b. Ebî Hâtıb olup Bedir Savaşı'na katılmamıştır. Âlûsî, Sa'lebe b. Ebî Hâtıb hakkında naklettiği söz konusu kıssanın ise meşhur ve sahih olduğu hükmünü vermiştir:Ayet, Sa'lebe b. Hâtıb hakkında nazil olmuştur. Ona İbn Ebî Hâtıb da denilir. Kendisi Benî Ümeyye b. Zeyd kabilesindendir. Ancak bu kişi, Bedir gazisi olan Sa'lebe değildir. Zira Bedir gazisi Sa'lebe, Uhud Savaşı'nda şehit edilmiştir.14Muhammed Ali es-Sabunî ise, kıssada anlatılan Sa'lebe'nin, meşhur sahabi olan Sa'lebe b. Hatıb'ın olamayacağını, belki de Sa'lebe adında bir başka münafığın olabileceğini kaydetmektedir.15Ayrıca BakınızZAYIF HADİSLER KONUSUNDA NE YAPMALIYIZZAYIF HADİSLE AMEL ETMEKSADECE KURAN DİYEREK HADİSLERİ İNKARHADİSLERDE AKTARILAN HALK KISSALARIHADİSLERİN GÜNÜMÜZE KADAR SAĞLAM OLARAK ULAŞMASIHADİS RAVİLERİ VE HADİSLERİN GÜNÜMÜZE SIHHATLİ GELİŞİKaynakçalarEbû Bekir İbnü'l-Arabî, Ahkâmü'l-Kur'ân, Beyrut, 1987, c. 2, s. 980-981.Abdullah b. Ömer el-Beyzâvî, Envârü't-Tenzîl ve Esrârü't-Te'vîl, Beyrut, ts., c. 3, s. 163.Ebüssuûd, Tefsir, c. 4, s. 85.İbn Abdülber, el-İstîâb fî Ma'rifeti'l-Ashâb, Beyrut, 1328 h., c. 1, s. 192-202.Muhammed Ali es-Sâbûnî, Safvetü't-Tefâsîr, Beyrut, 1980, c. 1, s. 551.Tevbe 9/103Tevbe 9/75–77İbn Cerîr et-Taberî, Câmi'u'l-Beyân, c. 10, s. 189-190; Süleyman b. Ahmed et-Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, Beyrut, 1405, c. 8, s. 219; Ali b. Ahmed el-Vâhidî, Esbâbü'n-Nüzûl, Beyrut, 1408/1988, s. 213-215; Beyhakî, Şu'abü'l-Îmân (nşr. M. Saîd Besyûnî), Beyrut, 1410, c. 4, s. 79-80; a.mlf., Delâilü'n-Nübüvve (nşr. Abdülmu'tî Kal'acî), Beyrut, 1405, c. 5, s. 289-292.Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, c. 5, s. 292.İbn Abdülber, ed-Dürer fî İhtisâri'l-Meğâzî ve's-Siyer (nşr. Mustafa el-Bugâ), Beyrut, 1404, c. 1, s. 119.Bedreddin el-Aynî, Umdetü'l-Kârî Şerhu Sahîhi'l-Buhârî, Mısır, 1972, c. 7, s. 184.Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el-Câmi' li-Ahkâmi'l-Kur'ân, Kahire, 1372, c. 8, s. 212.İbn Hacer, el-İsâbe fî Temyîzi's-Sahâbe, Beyrut, 1328, c. 1, s. 198.Mahmûd el-Âlûsî, Rûhu'l-Meânî, Beyrut, 1985, c. 10, s. 143.Muhammed Ali es-Sâbûnî, Safvetü't-Tefâsîr, Beyrut, 1980, c. 1, s. 551.
100
Sehiv secdesinde namazın son oturuşunda yalnız Ettehiyyâtü okunarak sağ tarafa selam verildikten sonra secdeye varılır. İki secdeden sonra dualar okunarak önce sağa, sonra sola selam verilir.1 Sehiv secdesinin, her iki tarafa selâm verdikten sonra yapılabileceği görüşünde olanlar bulunmakla beraber; cumhur, sadece sağ tarafa selâm verdikten sonra yapılmasını tercih etmektedir.2Nitekim İmam Mevsili el-İhtiyar kitabında şöyle demektedir:İki selâm verilir. Bir selâm verilir de denilmiştir. Bir selâm verilmesi daha güzeldir. Sonra tekbir getirip secdeye varır ve secde tespihini yapar. Sonra da secdeden başını kaldırır. İkinci secdeyi de böyle yapar. Sonra teşehhütte bulunur ve dua eder.4Ömer Nasuhi Bilmen ise bu konuda şöyle demektedir:Yalnız sağ tarafa selâm verildikten sonra sehiv secdelerinin yapılması efdaldir (daha faziletlidir), ihtiyata (tedbirli davranmaya) muvafıktır (uygundur). Nitekim cemaatle kılınan namazlarda cemaatin yanlışlıkla dağılmasına meydan vermemek için yalnız sağ tarafa selâmdan sonra sücud-i sehvin (yanılma secdelerinin) yapılması iltizam edilmiştir (gerekli görülmüştür).5Vehbe Zuhayli ise şöyle demektedir:Hanefi mezhebinde kişi, yalnızca sağ tarafına selâm verdikten sonra iki defa secde eder. Ardından teşehhütte bulunur (bu vaciptir). Daha sonra sehiv secdesi oturuşunda Hz. Peygamber'e (sav) salavat getirir ve sahih görüşe göre dua eder.6Ayrıca BakınızSEHİV SECDESİ NEDİR VE NASIL YAPILIR? SEHİV SECDESİNİ GEREKTİREN HÂLLER NELERDİR?İMAMA UYAN KİŞİ HATA YAPARSA SEHİV SECDESİ YAPMASI GEREKİR Mİ?AYNI NAMAZ İÇİNDE İKİ KEZ SEHİV SECDESİ YAPMAKSEHİV SECDESİNİN UNUTULMASINDA NAMAZIN KABUL DURUMUFARZ NAMAZLARIN 3. VE 4. REKATINDA ZAMMI SURE OKUYANA SEHİV SECDESİ GEREKİR Mİ?İKİNDİ VE YATSI NAMAZININ SÜNNETLERİNDE SALLİ VE BARİK DUALARININ UNUTULMASININ HÜKMÜİLK OTURUŞTA SALLİ- BARİK OKUMAKKaynakçalarLütfü Şentürk, Seyfeddin Yazısı, İslam İlmihali, Diyanet Yayınları, Ankara 2009, s.201-205Mevsılî, el-İhtiyâr, 1/72-73; el-Fetâva'l-Hindiyye, 1/125; İbn Âbidîn, Reddü'l-muhtâr, 2/77-78Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Bilmen Yayınları, İstanbul ts., s 172.İmam Mevsılî, el-İhtiyâr li-Ta'lîli'l-Muhtâr, çev. Hüsamettin Vanlıoğlu, Abdullah Hiçdönmez, Fatih Kalender ve Emin Ali Yüksel, c. 1 (İstanbul: Muallim Yayınları, 2015), s. 172.Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Bilmen Yayınları, İstanbul ts., s 172.Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Risale Yay., İstanbul 1990, c.2, s.232.