Sorular

303

"Hâşiye: Evet, bazı ehl-i velâyetin ileride talebesi olacak zâtlar, daha dünyaya gelmeden, hiss-i kable'l-vukūun inkişâfıyla kerâmetkârâne keşfettikleri gibi, Risâle-i Nûr'un talebelerinin mühimlerinden birkaç zât dahi, çok zaman evvel, bir hiss-i kable'l-vukū' ile, ileride Saîd ile alâkadâr bir surette bir nûra hizmet edeceğini hissetmişler. İşte, onların birisi de Nazîf'tir."

Kastamonu Lahikası'nda (s. 45) geçen bu kısmı nasıl anlamalıyız? Burada, hiss-i kable'l-vukū' ile haber verilen zatlardan birisinin Nazif Çelebi olduğunu görüyoruz. Ancak metinde birçok zat tabiri kullanılmış. Hiss-i kable'l-vukū' ile haber verilen diğer zatlar/talebeler kimlerdir?

6.019

"Yaratılanı Severim Yaradan'dan Ötürü” Ne Demektir?

"Yaratılanı severim Yaradan'dan ötürü" sözü, Anadolu'nun büyük mutasavvıf şairlerinden Yunus Emre'ye nispet edilen meşhur bir ifadedir. Her ne kadar bu sözün geçtiği şiire dair kesin bir kaynak gösterilemese de, asırlardır Yunus Emre'nin Allah sevgisini ve yaratılmışlara karşı merhamet anlayışını özetleyen bir söz olarak kabul edilmiştir.1Bu sözden anlamamız gereken kısaca şudur: Bir varlığı sadece kendi menfaatimiz veya hoşumuza gittiği için değil, onu Allah yarattığı için sever ve ona saygı duyarız. Çünkü Allah'ın yarattığı her şey, O'nun kudretinin ve sanatının bir eseridir. Dinimizde yere düşen bir nimetin kaldırılıp öpülerek yüksek bir yere konulması da bu anlayışın bir yansımasıdır. Ekmek veya başka bir nimet sadece maddi değeri olduğu için değil, Allah'ın ihsanı olduğu ve ortaya çıkmasında İlâhî takdirle birlikte birçok emek bulunduğu için hürmete layıktır. Aynı şekilde insanlara, hayvanlara, bitkilere ve bütün yaratılanlara karşı da saygılı davranmak gerekir. Elbette sevmek her davranışı tasvip etmek anlamına gelmez ancak yaratılan her şeye Allah'ın eseri nazarıyla bakmak, onları hor görmemek ve varlıklarına hürmet etmek “yaratılanı Yaradan'dan ötürü sevmek” anlayışının özünü oluşturur. Bu bakış açısı, insanı hem Allah'a daha fazla muhabbet etmeye hem de bütün kâinata karşı daha merhametli ve saygılı davranmaya sevk etmektedir.Ayrıca BakınızALLAH İÇİN SEVMEK İLE SEBEPLER HESABINA SEVMEK ARASINDAKİ FARK NEDİR?HER ŞEYİ ALLAH NAMINA SEVMEK NE DEMEKTİR? BU NASIL GERÇEKLEŞİR?NİÇİN ALLAH'I SEVMEMİZ GEREKİR?Kaynakçalarhttps://iktibasdergisi.com/2018/10/11/yaradilani-severim-yaradandan-oturu-sozu-hak-midir/

3.936

Zamanda Yolculuk Mümkün müdür?

Bu meselede önce tayy-ı zaman ve tayy-ı mekân kavramlarını bilmek faydalıdır.Tayy-ı zaman, zamanın daralması, dürülmesi veya kısa hissedilmesidir. Ashâb-ı Kehf'in yaşadığı hâdise buna misal olarak gösterilir. Çünkü onlar üç yüz dokuz mağarada sene kaldıkları hâlde, bu uzun zaman onlara kısa bir uyku gibi gelmiş ve bir gün kadar kaldıklarını zannetmişlerdir. Bu durum Kur'an'da şöyle ifade edilmektedir:İşte böyle uyuttuğumuz gibi onları uyandırdık da birbirlerine sormaya başladılar; içlerinden biri, “Ne kadar kaldınız?” dedi. (Diğerleri) “Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık” dediler; ve eklediler, “Kaldığınız müddeti rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangisinin yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin; ayrıca çok dikkatli davransın da sakın varlığınızı kimseye sezdirmesin.1Yine Kehf suresi 25. ayet de şöyle buyurulmaktadır:Onlar mağaralarında üç yüz sene kaldılar ve buna dokuz sene daha ilave ettiler2Bu iki âyet birlikte düşünüldüğünde, çok uzun bir zamanın çok kısa hissedilmesine bir misal görülür. Ashâb-ı Kehf uyandıklarında mağarada uzun süre kaldıkları hâlde bunu bir gün veya günün bir parçası kadar zannetmişlerdir. Hâlbuki Kur'ân'da onların mağarada üç yüz, hattâ buna ilâveten dokuz yıl daha kaldıkları bildirilmektedir. Bu hâdise, tayy-ı zamana bir örnek olarak zikredilir.Tayy-ı mekân ise, uzun bir mesafenin kısa bir zamanda aşılmasıdır. Burada zamanın hissedilişinden çok, mekânın kısa sürede geçilmesi öne çıkar.Hz. Üstad, denizlerde meydana gelen med ve cezir gibi, evliya arasında da bast-ı zaman ve tayy-ı mekân meselesinin meşhur olduğunu ifade eder. Kitab-ı Yevakit'in rivayetine göre, İmam-ı Şaranî bir günde iki buçuk defa Fütuhat-ı Mekkiye gibi büyük bir eseri mütalaa etmiştir. Bu gibi hâdiseler garip görülerek hemen inkâr edilmemelidir.Yine bu hakikati anlamayı kolaylaştıran misaller vardır. Meselâ insan rüyada bir saat içinde bir senelik hâlleri görebilir, birçok iş yapabilir. Hattâ o vakit içinde uzun okumalar yapmış gibi bir hâl yaşayabilir. Demek ki insanın zaman algısı her zaman aynı ölçüde işlememektedir.Bediüzzaman Hazretleri, ruhun dairesine yaklaşan hâllerde zamanın genişlediğini bildirir. Çünkü ruh zaman ile kayıtlı değildir. Ruhu cismine galip olan evliyanın işleri ve fiilleri de ruh süratiyle cereyan eder. Bast-ı zamanın evliyalar arasında çok defa vuku bulduğunu da ifade eder. Bazı evliyanın bir dakikada bir günlük işi gördüğü, bazılarının bir saatte bir senelik vazifesini yaptığı, bazılarının da bir dakikada bir hatme-i Kur'âniye okuduğu rivayet edilmiştir. Bu tür nakiller, hak ve doğruluk ehli kimselerden geldiği için bütünüyle inkâr edilmez.Kısaca ifade etmek gerekirse:Tayy-ı zamanda esas olan, zamanın kısa hissedilmesi, daralması veya genişlemesidir.Tayy-ı mekânda esas olan, uzun mesafenin kısa sürede aşılmasıdır.Yani iki kavram arasındaki temel fark, birinde zamanın, diğerinde ise mesafenin öne çıkmasıdır.Bununla beraber Cenâb-ı Hak insanın yaratılışına da böyle hâlleri anlamaya elverişli bazı işaretler yerleştirmiştir. Bu konuda Hz. Üstad şöyle söylemiştir:Zemin ile gökler, bir hükûmetin iki memleketi gibi birbirine alâkadardırlar. Ortalarında ehemmiyetli irtibat ve mühim muameleler vardır. Zemine lâzım olan ziya, hararet ve bereket ve rahmet gibi şeyler semadan geliyor, yani gönderiliyor. Vahye istinad eden bütün edyan-ı semaviyenin icmaı ile ve şuhuda istinad eden bütün ehl-i keşfin tevatürüyle, melaike ve ervah semadan zemine geliyorlar. Bundan, hisse karib bir hads-i kat'î ile bilinir ki: Sekene-i arz için, semaya çıkmak için bir yol vardır. Evet nasıl herkesin akıl ve hayal ve nazarı her vakit semaya gider. Öyle de: Ağırlıklarını bırakan ervah-ı enbiya ve evliya veya cesedlerini çıkaran ervah-ı emvat, izn-i İlahî ile oraya giderler.3Bu paragrafa göre yer ile gök birbirinden kopuk değildir. Aralarında Allah'ın kurduğu sürekli bir bağ ve işleyiş vardır. Işık, ısı, yağmur, bereket ve rahmet gibi yeryüzünün muhtaç olduğu birçok nimet semadan gelmektedir. Ayrıca vahye dayanan semavî dinlerin ortak haberiyle ve ehl-i keşfin nakilleriyle, meleklerin ve ruhların sema ile arz arasında gidip geldikleri bildirilmektedir. Bundan da, yeryüzünde yaşayanlar için semaya çıkmaya bir yol bulunduğu anlaşılmaktadır.Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde, zamanda yolculuk denilen meselenin bir yönüyle mümkün olduğu anlaşılır. Ancak bu, herkes için sıradan ve kolay bir iş değildir. Bugün bu konuda bilim dünyasında bazı teoriler bulunsa da, fiilî olarak ortaya konmuş bir durum mevcut değildir.İslâmî kaynaklarda bildirilen şekliyle bu hâller, daha çok Allah'ın bir ikramı olarak değerlendirilir. Allah'ın emir ve yasaklarına riayet ederek hayatını O'nun rızasına uygun yaşamaya çalışan kimselere böyle olağanüstü hâller ihsan edilebilir. İslâm tarihinde bunun misalleri zikredilmiştir.Fakat zamanda ileriye veya geriye gidip o zamanlarda tasarrufta bulunmak, geçmişi veya geleceği değiştirmek ayrı bir meseledir. Buna dair güvenilir bir bilgi bilinmemektedir. Ayrıca Allah'ın buna izin vereceğine dair de elimizde açık bir bilgi yoktur.Sonuç olarak, zamanın farklı hissedilmesi veya Allah'ın izniyle olağanüstü bazı hâllerin yaşanması mümkündür.Ayrıca BakınızTAYY-İ MEKAN VE TAYY-İ ZAMAN NEDİR?BAST-I ZAMAN İLE TAYY-I MEKÂN ARASINDAKİ FARK NEDİR?KaynakçalarKehf, 18/19Kehf, 18/25Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.47

38

Kudsi Hadiste Geçen “Ben Kulumun Zannı Üzereyim” İfadesi Nasıl Anlaşılmalıdır?

Hadis-i şerifin en yaygın rivayetlerinden biri, Buhârî ve Müslim gibi en güvenilir kaynaklarda geçer. Hadis şu şekilde aktarılır:Allah (cc) şöyle buyurmuştur: Ben kulumun bana olan zannı üzereyim.O beni zikrettiği (andığı, hatırladığı) zaman onunla beraberim.O beni kendi nefsinde (kendi kendine) zikrederse, ben onu kendi nefsimde zikrederim.O beni bir toplulukta zikrederse, ben onu ondan daha hayırlı bir toplulukta zikrederim.O bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım.O bana bir kulaç yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım.O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim.1Bu kutsi hadis-i şerif bizlere; kul, Allah-u Teâlâ hakkında ne düşünür ve O'ndan ne beklerse, Allah'tan o şekilde karşılık bulur, der. Eğer bir insan Allah'ın Gafûr (bağışlayıcı), Rahîm (merhametli) ve Kerîm (lütufkâr) olduğuna, duaları kabul edeceğine içtenlikle inanırsa (yani hüsn-i zan beslerse), Allah ona merhametiyle muamele eder ve o şekilde karşılık verir.Eğer insan karamsarlığa kapılır, "Allah beni asla affetmez", "Dualarım zaten kabul olmaz" ya da "Başıma hep kötü şeyler gelecek" gibi bir inanışa bürünürse, kendi inandığı ve beklediği o darlığın içine düşer. Allahü Teâlâ, ona inandığı gibi muamele eder.Burada önemli bir ayrıntıyı söylemek gerekir ki bu, yan gelip yatarak "Allah nasıl olsa beni affeder" demek olan tembel bir iyimserlik hali değildir. Gerçek hüsn-i zan, kulun elinden gelen gayreti gösterip ibadetlerini yapıp, ardından sonuç ne olursa olsun Allah'ın kendisi için en hayırlısını takdir edeceğine güvenmesidir.Kısacası bu kudsî hadis, kuluna, "Sen Bana yöneldiğin, Beni adil ve merhametli bildiğin sürece, Ben senin düşündüğünden çok daha fazlasıyla sana karşılık veririm." mesajını verir. Allahü Teâlâ'ya, hayata ve olaylara karşı her zaman ümitvar, yapıcı ve güzel bir beklenti içinde olmanın ne kadar önemli olduğunu bizlere ders verir.Detaylı malumat için lütfen bakınız;Ayrıca BakınızDUA EDERKEN RUH HALİMİZ NASIL OLMALI?KORKTUĞUMUZ ŞEYLERİN BAŞA GELMESİ, İSLAMİYET'TE NASIL DEĞERLENDİRİLİR?KaynakçalarBuhari 8/171, Müslim 4 /2061