Bağış Yap

Sorular

4.371

Hislerin Dünya için Sarfedilmesi

"İşte şu üç misâl gibi, insanlar, insana verilen cihâzât-ı ma'neviyeyi eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla isti'mâl etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gāfilâne davransa, ahlâk-ı rezîleye ve isrâfât ve abesiyete medâr olur. Eğer hafiflerini dünya umûruna ve şiddetlilerini vezâif-i uhreviyeye ve ma'neviyeye sarf etse; ahlâk-ı hamîdeye menşe', hikmet ve hakîkate muvâfık olarak saadet-i dâreyne medâr olur." (9. mektup) Burada "hafif" kelimesini nasıl anlamalıyız?

9.119

İlim, Fen ve Felsefe

Bediüzzaman hazretleri bir yerde "“Vicdanın ziyası ulum-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder." demektedir. Ancak 11. recada "ulûm-u felsefiyeyi, ulûm-u İslâmiye ile beraber havsalama doldurmuştum. O ulûm-u felsefiyeyi pek yanlış olarak ma'den-i tekemmül ve medâr-ı tenevvür zannetmiştim. Halbuki o felsefî mes'eleler, ruhumu çok fazla kirletmiş ve terakkıyât-ı ma'neviyemde engel olmuştu." demektedir.İikinci cümle ile birinci cümle nasıl birlikte düşünülecek?

Hüsrev Efendi Risale-i Nur Külliyatı'nın Ne Kadarını Tevafuklu Yazdı? Tevafuklu Risalelerin Ne Kadarı Neşredildi?

1- Pencereler Risalesi için neden bir cihette 33. Söz denilmiş?2- Risale-i Nur'da Pencereler Risalesi'nin tevafukatından bahsediliyor, bu tevafuk sadece Hüsrev Üstadın yazmış olduğu tevafuklu risalelerde mi görülüyor?3- Bütün Külliyat tevafuklu olarak Hüsrev Üstad tarafından yazılmış mı?4- Hayrat Vakfı bunların hepsini neşriyata dahil edecek mi?

4.255

Bir Musibete Üzülmek ile Allah'ın Hikmetini Düşünmek Nasıl Bağdaştırılır?

Benim sıkıntı yaşadığım bir konu var hocam. Bir olayla karşılaştığımda, bir yanım bana o olaya Allah'ın isimleri açısından bakmamı söylerken diğer yanım Allah'ın bana verdiği fıtratın gerektirdiği şekilde bakmam gerektiğini söylüyor.Mesela sevdiğim bir kişi vefat ettiğinde, fıtratım gereği üzülüyorum. Ancak diğer yandan, “Neden üzülüyorsun? Bu, ilahî bir kanundur.” diye düşünüyorum. Bu iki bakış açısı arasında nasıl bir denge kurmam gerektiği konusunda kararsız kalıyorum. Bu durumda nasıl hareket etmeliyim?

3.594

Matematik ve Fizik Allah'ın Varlığını Nasıl Gösterir? Fenlerin Allah'ı Tanıtan Delilleri

Kâinatta matematik, fizik, kimya ve biyoloji gibi her bir fen, kendi çalışma alanı içerisinde kâinatı incelediğinde Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren birçok delille karşılaşır. Çünkü bu ilimler, farklı yönlerden kâinata baktıklarında canlı ve cansız bütün varlıkların belli ölçüler, kanunlar, dengeler ve sistemler içerisinde hareket ettiğini ortaya koymaktadır. Bu düzenin kendiliğinden veya tesadüfen meydana geldiğini söylemek ise, görülen sistemin kendisini açıklamaz. Nasıl ki bir köy muhtarsız, bir kitap kâtipsiz ve bir iğne ustasız düşünülemezse aynı şekilde son derece düzenli ve birbirine bağlı bir şekilde işleyen şu kâinatın da ilim, irade ve kudret sahibi bir Yaratıcısı olması gerektiği anlaşılır. Burada fenlerin yaptığı şey, kâinatta gözlenen düzen, ölçü, uyum ve kanunları ortaya koyarak insanın aklını bu düzenin arkasındaki Yaratıcı'ya yöneltmektir.MatematikMatematik, kâinatı ölçü, oran, sayı, düzen ve hesap yönüyle okur. Mesela gezegenlerin birbirlerine olan uzaklıkları, yörüngelerindeki hareketleri, fiziksel büyüklükler arasındaki matematiksel ilişkiler ve insan vücudundaki sayısız oran matematiksel olarak ifade edilebilir. Örneğin insan kalbinin dakikada belirli bir ritimle çalışması, vücuttaki organların birbirleriyle belirli oranlarda bulunması veya gezegenlerin hareketlerinin matematiksel denklemlerle ifade edilebilmesi, kâinatta rastgele ve başıboş bir yapı olmadığını gösterir. Matematik, sayıların, oranların ve ölçülerin kendisini göstererek “Bu kadar ölçülü bir sistem nasıl meydana gelmiştir?” sorusunu sordurur. Bir varlığın üzerinde görülen hassas ölçü ve oranların, o varlığın kendisindeki şuursuz maddeler tarafından bilinip kurulamayacağı düşünüldüğünde, bu ölçülerin arkasında ilim ve irade sahibi bir zatın bulunduğu neticesine ulaşılır.FizikFizik ise kâinatı kuvvet, hareket, enerji, madde ve bunlar arasındaki kanunlar açısından inceler. Yerçekimi, elektromanyetik kuvvetler, enerji dönüşümleri ve atom-altı parçacıkların davranışları gibi çok farklı olayların belirli fiziksel yasalar çerçevesinde gerçekleştiğini görürüz. Örneğin Dünya'nın Güneş etrafındaki hareketi veya elektronların atom içerisindeki davranışları rastgele bir hareket olarak değil, belirli fiziksel ilişkiler içerisinde gerçekleşir. Enerjinin korunumu gibi temel prensipler de fiziksel olayların belirli bir sistem içerisinde gerçekleştiğini gösterir. Fizik bu düzenin nasıl işlediğini açıklar. İman nazarı ise bu düzeni meydana getiren ve devam ettiren sonsuz ilim, kudret ve iradeyi düşünür. Dolayısıyla fizik, kendi diliyle “kâinatta kanun, düzen ve ölçü hâkimdir” der. İnsan da bu kanunların kendiliğinden yaratıcı olamayacağını anlayarak onları koyan ve işleten bir Yaratıcı'nın varlığını düşünür.Ayrıca BakınızALLAH'IN VARLIĞININ DELİLLERİALLAH'I TANITAN EN BÜYÜK DELİLLER/RABBİMİZİ BİZE TA'RÎF EDEN ÜÇ BÜYÜK, KÜLLÎ MUARRİFKUR'ÂN'IN ALLAH KELAMI OLDUĞUNUN DELİLLERİİNANMAK İSTEMEYENE ALLAH'I NASIL İSPATLARIZ?(HAŞA) ALLAH'I KİM YARATTI SORUSA CEVAPALLAH'IN VARLIĞI HAKKINDA GELEN VESVESE

3.646

"Hakaik-i İmaniyeye Girmeyen Cüz'i Hadisat-ı İstikbaliye Nazar-ı Nübüvvette Ehemmiyetsizdir" Ne Demektir?

İlgili yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:Îmâna girmeyen hâdisât-ı kevniye ve vukūât-ı istikbâliyeye dâir hadîsler gibi. Bu kısımda Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, belâgatiyle temsîller sûretinde sırr-ı teklîf hikmetine muvâfık olarak tafsîl ve tasvîr eder. Meselâ bir sohbette derin bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: Bu gürültü, yetmiş seneden beri cehennem tarafına yuvarlanan bir taşın, bu dakîkada cehennemin dibine yetişip düşmesinin gürültüsüdür. Bu garîb haberden beş altı dakîka sonra birisi geldi. dedi: Yâ Resûlallâh, Yetmiş yaşında bulunan filan münâfık vefât etti. Cehenneme gitti. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yüksek belîğāne kelâmının te'vîlini gösterdi.İhtâr: Hakāik-i îmâniyeye girmeyen cüz'î hâdisât-ı istikbâliye, nazar-ı nübüvvette ehemmiyetsizdir.1Yani iman esaslarıyla doğrudan ilgili olan kıyamet, ahiret, cennet, cehennem gibi hakikatler önemlidir ve bunların bildirilmesi peygamberlik nazarında önemlidir. Fakat mesela “şu tarihte şu kişi ölecek”, “şu olay şu şekilde gerçekleşecek” veya "şu doğa olayı şu zamanda gerçekleşecek" gibi iman esaslarına girmeyen küçük ve cüz'î gelecek olaylarının ayrıntıları, nübüvvetin asıl maksadı değildir ve peygamberlik nazarında ehemmiyetsizdir. Çünkü Peygamber Efendimizin (sav) temel vazifesi insanların gelecek hakkında meraklarını gidermek değildir. Onun amacı Allah'ı, imanı, ibadeti ve ahireti öğretmektir. Bu sebeple böyle cüz'î hadiseler bazen doğrudan haber verilmek yerine, temsil, mecaz veya belâgatlı bir ifade ile anlatılabilir.Mesela metindeki “yetmiş seneden beri cehennem tarafına yuvarlanan bir taşın şimdi cehennemin dibine düşmesi” ifadesi, görünen anlamıyla gerçekten yetmiş yıl yuvarlanan bir taştan söz etmek zorunda değildir. Sonrasında yetmiş yaşındaki bir münafığın öldüğünün bildirilmesi, bu sözün belâgatlı bir anlatım olduğunu göstermektedir. Başka bir ifadeyle Peygamberimiz (sav), iman hakikatlerini anlatırken kullandığı temsil ve tasvirlerde muhatabın anlayışına ve “sırr-ı teklif” denilen imtihan hikmetine uygun bir üslup kullanabilir.Netice olarak buradaki ihtarın amacı şudur: İman esaslarına dair kesin hakikatlerle, iman esaslarından olmayan cüz'î gelecek hadiselerini aynı seviyede görmemek gerekir. Birincisi dinin temelidir. İkincisi ise nübüvvetin asıl maksadı olmayan, bazen temsili ve belâgatlı şekilde ifade edilen tali meselelerdir.Ayrıca BakınızPEYGAMBER EFENDİMİZİN (SAV) PEYGAMBERLİK DELİLLERİRİSALE-İ NURDAKİ RİSALET DELİLLERİİSLAMİ HER KONU KESİN DELİL İSTER Mİ?PEYGAMBERİMİZİN MUCİZELERİNİN KURANIN HAKKANİYETİNE DELİL OLMASITEVRAT VE İNCİL'DE PEYGAMBERİMİZ/ÖNCEKİ PEYGAMBERLERİN PEYGAMBERİMİZ'E DELİL OLMASIKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 72.

4.463

Peygamber Efendimize (sav) Neden “Muhammed” İsmi Verilmiştir? Muhammed İsminin Anlamı Nedir?

Hz. Peygamber (sav) kendine has beş adının bulunduğunu, bunların Muhammed, Ahmed, Mâhî, Hâşir ve Âkıb olduğunu, bu isimlerin daha önce kullanılmadığını söylemiştir.1 Muhammed, Hz Peygamberin (sav) en çok bilinen adı olup “övgüye değer bütün güzellikleri ve iyilikleri kendinde toplayan kişi” anlamına gelmektedir.2 Hz. Peygamberin (sav) ismi konusunda bir rivayet şöyledir:İslam kaynaklarında, Hz. Muhammed'in (sav) ana rahmine intikalinden doğumuna kadar geçen zaman içinde bazı fevkalâde olayların meydana geldiğine dair rivayetler yer almaktadır. Kendisinin peygamberlerin sonuncusu olduğunu ifade ettiği bir konuşmasında annesinin bir rüya gördüğünden bahsetmekte ve bundan önemli bir kişiye hamile olduğu sonucunu çıkardığını, doğacak çocuğa Muhammed veya Ahmed adını vermesinin telkin edildiğini belirtmektedir. Doğum esnasında diğer annelerin çektiği sancıları çekmeyen Hz. Amine, kayınpederi Abdülmuttalib'e haber göndererek bir torunu olduğunu müjdelemiştir. Abdülmuttalib torununun doğumu şerefine verdiği ziyafette ona Muhammed adını vermiştir.3Kastallani'nin İbn Kuteybe'den bildirdiğine göre Hz. Peygamber'den (sav) önce Muhammed ismini sadece birkaç kişi kullanmıştır. Hz. Peygamber'in (sav) doğumuna yakın ehli kitaba Muhammed isimli peygamberin geleceği müjdelenince bu insanlar çocuklarının isimlerini Muhammed koymaya başlamışlardır. Bu insanlardan her biri bahsedilen Muhammed'in kendi çocuğu olması ümidine kapılmışlardır. Bu ismi Hz. Peygamber'den (sav) önce alan yaklaşık on beş kişi bulunmaktadır.Ayrıca Muhammed isminin Süryanice karşılığına baktığımızda ise bunun karşılığı Münhamennâ olduğu görülmektedir. Rumca karşılığı ise Baraklit'dir. Geleceği, Hz. İsa (as) tarafından müjdelenen Hz. Peygamber (sav), “Paraclete” kelimesiyle ifade edilmiştir ki bu da Ahmed ve Muhammed manasına gelmektedir. Bu kelime İncillerin eski Yunanca tercümelerinde değişikliğe uğrayarak Pricliota şekline girmiştir. Bu isim de yine Paraclet'in, Ahmed'in karşılığıdır.4Ayrıca BakınızTEVRAT VE İNCİL'DE HZ. MUHAMMED (ASM)HZ. MUHAMMED'İN (SAV) 40 YAŞINDA PEYGAMBER OLMASIHURUF-U MUKATTAA VE EBCED HESABIYLA ÜMMET-İ MUHAMMEDİN (SAV) ÖMRÜ MESELESİÇOCUĞA MUHAMMED İSMİ VERMEKRİSALET-İ AHMEDİYE, NÜBÜVVET-İ MUHAMMEDİYE VE HAKİKAT-I MUHAMMEDİYE ARASINDAKİ FARK NEDİR?KUR'AN'I HZ. MUHAMMED'İN (SAV) YAZDIĞINI İDDİA EDENLERE CEVAPPEYGAMBERİMİZİN (ASM) MUHAMMED VE AHMED İSİMLERİKaynakçalarBuhârî, “Menâḳıb”, 17.M. Yaşar Kandemir, "Muhammed", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2020, c. 30, s. 421.Mustafa Fayda, "Muhammed", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2020, c. 30, s. 406-407.Amine Büşra Haspolat, "Hz. Peygamber'in Annesinin Hayatı", III. Ulusal Genç Akademisyenler Sempozyumu: Mevlidü'n-Nebi, ed. Feyza Betül Köse (Kahramanmaraş: KSÜ Siyer-i Nebi Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi SAMER Yayınları, 2021), s. 119-120.

8.091

Allah'ın Yaptığımız İbadetlere (Haşa!) İhtiyacı Var mı? Kur'an Neden İbadeti Israrla Emrediyor?

Bu sorunun cevabını anlayabilmek için öncelikle Allah'ın insanlardan farklı olarak hiçbir şeye muhtaç olmadığını bilmek gerekir. İslam inancında Allah, es-Samed ve el-Ganî isimleriyle ifade edildiği üzere hiçbir şeye muhtaç olmayan, bütün varlıkların ise her an O'na muhtaç olduğu tek zattır. İhtiyaç, bir eksikliğin giderilmesini gerektirir. Oysa Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir. Dolayısıyla insanların ibadet etmesi Allah'ın mülküne bir şey eklemediği gibi, insanların ibadeti terk etmesi de O'nun saltanatından hiçbir şey eksiltmez. Nitekim bir hadis-i kudiside şöyle buyurulmaktadır:Ey kullarım! Eğer öncekileriniz, sonrakileriniz, insanlarınız ve cinleriniz, sizden en takva sahibi bir adamın kalbi üzere olsalar, benim mülküme hiçbir şey katmaz/arttırmaz. Ey kullarım! Eğer öncekileriniz, sonrakileriniz, insanlarınız ve cinleriniz sizden en fasık bir adamın kalbi üzere olsalar, benim mülkümden hiçbir şey eksiltmez.1Bu açıdan baktığımızda Allah'ın ibadetlerimizi emretmesinde kendisi için herhangi bir çıkar veya menfaat araması -haşa- düşünülemez. Çünkü Allah'ın bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur. Asıl muhtaç olan biziz. Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şöyle demiştir:Evet, Cenâb-ı Hak, senin ibâdetine muhtâç değil. Hem hiç bir şeye muhtâç değil. Fakat sen, ibâdete muhtaçsın. Sen ma'nen hastasın. İbâdet ise, senin ma'nevî yaralarına tiryâk hükmünde olduğunu, çok risâlelerde isbat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalığı hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi' ilaçları içirmek husûsunda ettiği ısrarına mukābil hekime dese: Senin ne ihtiyâcın var, bana böyle ısrâr ediyorsun? Bu sözün ne kadar ma'nâsız olduğunu anlarsın.2Yani ibadet, insanın kendi ihtiyacını karşılamak için emredilmiştir. Nasıl ki bir doktor hastasına ilaç içmesini söylediğinde o ilaca kendisi muhtaç değildir. İlaca muhtaç olan hastadır. Doktorun ilacı ısrarla tavsiye etmesi, kendi menfaati için değil, hastanın iyileşmesi içindir. İbadetlerin emredilmesi de buna benzer. Allah'ın bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur. Fakat bizim Rabbimize yönelmeye, O'nu hatırlamaya ve O'nunla bağımızı canlı tutmaya ihtiyacımız vardır.İnsan sadece maddeden ibaret değildir. Bedenimizin nasıl yemeğe, suya ve havaya ihtiyacı varsa, ruhumuzun da manevi bir gıdaya ihtiyacı vardır. İnsan maddi ihtiyaçlarını karşılayarak her şeyini elde etmiş olmaz. Zenginlik, makam, eğlence ve dünyadaki diğer imkanlar insanın ruhundaki boşluğu tek başına dolduramaz. Nitekim Kur'an'da şöyle buyrulmaktadır:Onlar, îmân edenler ve kalbleri Allah'ın zikri ile mutmain olan kimselerdir. Bilesiniz ki, kalbler ancak Allah'ın zikri ile mutmain olur.3Bu sebeple insan Rabbini tanıyıp O'na yöneldikçe kendi yaratılışına uygun bir hayat yaşamış olur.Ayrıca ibadet insanın Allah karşısındaki konumunu hatırlamasını sağlar. İnsan namaz kıldığında, dua ettiğinde, Kur'an okuduğunda ve Allah'ı zikrettiğinde kendisi kazanır. İbadet, insanın nefsinin sınırsız isteklerine teslim olmasını engeller, ona haddini ve gerçek konumunu öğretir. Böylece insan kendisini her şeyin sahibi ve ölçüsü olarak görmek yerine, kendisini yaratan ve yaşatan bir Rabbin kulu olduğunu fark eder. Bu nedenle dinin emir ve yasaklarında insanın yararına yönelik büyük bir hikmet vardır.Namaz insanın ruhunu ve hayatını düzenler, oruç iradesini güçlendirir, zekat insanı cimrilikten kurtarıp paylaşmaya yöneltir, dua ise insanın acizliğini fark ederek Allah'a sığınmasını sağlar. Günahlardan uzak durmak da insanı hem dünyada hem de ahirette birçok zarardan korur. Dolayısıyla Allah'ın emirleri, haşa O'nun bir ihtiyacını karşılamak için değil, insanın maddi ve manevi hayatını korumak içindir.Sonuç olarak Allah'ın ibadetimize ihtiyacı yoktur. İbadete muhtaç olan biziz. Allah'ın bizim namazımıza, duamıza veya zikrimize ihtiyacı olmadığı gibi, bütün insanların ibadet etmesi de O'nun sonsuz kemaline hiçbir şey katmaz. Fakat insan ibadete muhtaçtır. Çünkü insan ancak Rabbiyle olan bağını koruyarak gerçek huzuru ve kulluk şuurunu kazanabilir. İbadet, insanın kendi küçüklüğünü, acizliğini ve Rabbine olan ihtiyacını anlamasını sağlar.Bu sebeple Kur'an'ın ibadeti ısrarla emretmesi, -haşa- Allah'ın bir ihtiyacından değil, insanın sonsuz ihtiyaçlarından kaynaklanmaktadır.4Ayrıca BakınızNİÇİN İBADETHARAM VE ŞÜPHELİ GIDALARIN İBADETE VE DUAYA ETKİSİİBADET VE KÖTÜLÜKSİGARA VE İBADETCENNET İÇİN İBADET ETMEK UYGUN MUDUR?İBADETİ TERK EDEN NEDEN NEFSİNE ZULMETMİŞ OLUR?İBADETTE ASIL OLAN NEDEN ARAPÇA LAFIZLARDIR?KaynakçalarMüslim, Bir, 55.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 200.Ra'd, 13/28.Soner Duman, "Allah'ın Sorularım Var", Erkam Yayınları, İstanbul, 2020, s. 68-77.