Bağış Yap

Sorular

Müslüman Bir Kadın Gayr-i Müslim Yaşlı Erkek ve Kadınlara Bakıcılık Yapabilir mi?

Bu konuda Halil Gönenç Hoca Efendi şöyle demektedir:Bir Müslüman bir kafirin hizmetinde bulunsa, yani bizzat kendi şahsına hizmet ederse, mutemede göre tenzihen mekruhtur. Fakat şahsına değil, tarla, fabrika, ziraat ve ticaret gibi işlerinde çalışırsa mekruh sayılmaz.1Bu görüşten hareketle, bir Müslümanın gayr-i müslim birinin yanında çalışması mutlak olarak haram değildir. Ancak işin mahiyeti önemlidir. Şahsına hizmet nevinden bir işte bulunmak tenzihen mekruh görülmüş; buna karşılık tarla, fabrika, ticaret ve benzeri işlerde çalışmak caiz kabul edilmiştir. Eğer hizmet, sırf geçim temini veya güzel muamele ile İslam'a ısındırma maksadıyla yapılıyorsa bunda ruhsat vardır; fakat karşı tarafın dininden veya dünyevi mevkiinden dolayı tazimkar bir tavırla hizmet etmek mekruh olur. Nitekim Hz. Ali'den gelen şu hadis bu konuda delil olmuştur:Bir kış sabahı aç bir şekilde (evden) çıktım. Soğuk beni bitkin hale getirmişti. Isınmak için yanımızda olan yün bir elbiseyi aldım ve boynuma geçirip göğsüme sardım. Vallahi! Evimde yiyebileceğim bir şey yoktu. Resulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanında da bana verilebilecek bir şey yoktu. Medine'nin kenar mahallerine çıkıp bahçesinde olan bir Yahudi'nin yanına gittim ve duvarının gediğinden kendisine baktım. Yahudi:"Neyin var ey bedevi! Her kova (su) için bir hurma ister misin?" deyince, ben: "Evet, bana bahçenin (kapısını) aç." dedim. Adam bahçenin kapısını açınca girip su çekmeye başladım. Yahudi, her kova çekişimde bana bir hurma veriyordu. Avucum dolusu hurmam olunca: "Senden aldıklarım şimdilik bana yeter." deyip hurmaları yedim. Suyun yanından döndüm ve Mescid'de bir grupla oturmakta olan Resulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına gelip oturdum...2Başka bir rivayette de Peygamber Efendimizin (sav) bu hurmadan Hz. Ali ile birlikte yediği anlatılmaktadır. 3 Bununla beraber, bir Müslümanın yanında çalışmakta olup gayr-i müslim birine hizmet etmesinde sakınca görülmemiştir. Bu konuda alimlerimiz şöyle demiştir:Parasını almak veya onu İslam'a ısındırmak için hizmet ederse, bunda bir sakınca yoktur. Ama ona saygı duyduğu için hizmet ederse, bu mekruhtur. Bunun gibi, bir gayr-i müslim bir Müslümanın dükkanına veya oturduğu yere geldiğinde, Müslümanın onun önünden kalkması mekruhtur. Ancak onu İslam'a ısındırmayı, Müslümanın dini gereği çok saygılı bulunduğunu anlatmak istiyorsa, buna cevaz verilmiştir. Bilhassa o gayr-i müslim zengin olduğu veya bir makam sahibi bulunduğu için Müslüman ona saygı gösterip ayağa kalkıyorsa, kerahet işlemiş olur.4Bununla birlikte, sorudaki gibi bir durumda bakıma muhtaç kişinin bakımının öncelikle mahrem olan yakınları tarafından, yoksa hemcinsleri olan bakıcılar tarafından yapılması gerekir. Tüm bu kişilerden bakıcı bulunamadığı takdirde, bir kadına bir erkeğin yahut bir erkeğe bir kadının bakılması zaruret haline gelirse böyle bir durumda temizlik ve bakım için ve zaruret miktarınca, bakıma muhtaç kişilerin avret mahallerine bakmasında dinen bir sakınca yoktur 5 Bu ruhsat, ihtiyaç kadarla sınırlıdır; keyfi şekilde genişletilemez.Netice olarak, sorudaki iş, İslam'a aykırı başka unsurlar taşımıyorsa sırf gayr-i müslim kurumda çalışmak sebebiyle haram denilemez. Fakat Müslüman bir kadının yaşlı erkeklerin mahremiyet alanına giren bakımını üstlenmesi, ancak hemcins bakıcının bulunmaması ve işin zaruret haline gelmesi durumunda, zaruret miktarınca caiz olur. Bunun dışında, mümkünse yalnız kadın hastalara bakılması veya görev taksiminin buna göre düzenlenmesi daha uygun olur.Ayrıca BakınızKÂFİRLERE KARŞI SEVGİ VE MUHABBET CAİZ MİDİR?KÂFİRİN CEVHER-İ RUHUNUN BOZULMASI VE SONSUZ CEHENNEME MÜSTEHAK OLMASIKÂFİRİN SALAH VE HAYRI KABULE LİYAKATİNİN KALMAMASI NE DEMEKTİR?KAFİRLERİN KÖTÜ AHLAKLARIGAYR-İ MÜSLİMLERLE İLİŞKİKaynakçalarHalil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, Yasin Yay., İstanbul 2012, c.2, s. 56Tirmizi, el-Camiʿ, 2473.Ahmed b. Hanbel, , thk. Şuayb el-Arnaut vd., (Beyrut: Müessesetü'r-Risale, 1. bs., 1421/2001), 2/350.Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı: İbadat-Muamelat-Feraiz. Uysal Kitabevi, Konya t.y., c.4, s. 1812.Merğinani, el-Hidaye, VII, 190

816

Haram Yoldan Elde Edilen Şey Rızık Sayılır mı?

Sözlükte “yiyecek vermek, rızıklandırmak” anlamına gelen rızık kelimesi, terim olarak Allah Teala'nın canlılara yeme içme ve başka hususlarda yararlanmak üzere verdiği her şeyi ifade eder. Kur'an'da rızık konusunda endişeye düşülmemesi gerektiğini Rabbimiz şu ayetiyle bildirir:Yeryüzünde kımıldanan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a ait olmasın. 1Ancak insanın yanlış bir tevekkül anlayışına sığınmak yerine karada ve denizlerde rızkını araması da şu ayetle emredilir:Ve iki deniz bir olmaz. Bu tatlıdır, susuzluğu gidericidir, içmesi kolaydır; şu da tuzludur, acıdır (içilmez)! Bununla beraber her birinden taze bir et (balık) yersiniz ve (inci, mercan gibi) kendisini takınacağınız bir ziynet (eşyası) çıkarırsınız. Ayrıca gemileri onda suyu yara yara giden (vasıta)lar olarak görürsün ki O'nun lütfundan (rızkınızı) arayasınız. Ve ta ki şükredesiniz.2Bununla beraber helal ve temiz rızıklardan faydalanılması istenir. Rabbimiz şöyle buyurur:Öyle ise Allah'ın sizi rızıklandırdığı helal ve temiz şeylerden yiyin; eğer yalnız O'na kulluk ediyorsanız, Allah'ın ni'met(ler)ine şükredin!3Ehl-i sünnet alimleri, insanların iradi fiillerinin görünüşte kendi arzu ve teşebbüsleri sonunda meydana geldiğini kabul etmekle birlikte, bu fiillerin her şeyin yaratıcısı olan Allah'ın iradesi sayesinde vücut bulduğunu söyler. Bu sebeple de rızık, “Cenab-ı Hakk'ın hayatlarını sürdürebilmeleri için canlılara verdiği her türlü imkan” şeklinde tarif edilir. Bu tanıma göre gayri meşru yollardan elde edilen imkanlar da rızık kavramı içinde yer alır.Kısaca, haram yoldan elde edilip yenen şey, yenilmesi ve kazanılması cihetiyle haramdır; fakat Allah'ın yaratması ve kulun ona kavuşması cihetiyle yine rızıktır. Çünkü yeryüzünde kulun eline geçen her şey, yaratma bakımından Allah'tandır; fakat helal veya haram oluşu, kulun onu hangi yoldan kazandığına ve nasıl kullandığına bakar. Bu sebeple “her rızık helaldir, haram rızık olmaz” denilmez. Her rızık helal değildir; haram yoldan gelen de rızıktır, fakat mesuliyeti olan bir rızıktır. İnsan o rızka meşru olmayan bir yolla ulaştığı için mesul olur. Mühim olan, rızkı Allah'tan bilip helal dairede aramak ve haramı geçim bahanesi yapmamaktır. Çünkü hakiki rızık taahhüd-i Rabbani, yani Rabbimizin güvencesi altındadır; haram yol ise bereketi kaldırır, mesuliyet getirir ve manen zarar verir.Ayrıca BakınızRIZIK İKTİDAR İLE TERS ORANTILIDIR VE İNSANA ANCAK ÇALIŞTIĞI VARDIR HAKİKATLERİNİN İZAHIHELAL RIZIK İÇİN ÇALIŞMAK İBADET MİDİR?ALLAH'IN RIZKA KEFİL OLMASI NE DEMEKTİR?HELAL GIDAHARAM VE ŞÜPHELİ GIDALARIN İBADETE VE DUAYA ETKİSİHARAM OLAN ŞEYLERE NİMET DENİLİR Mİ?KaynakçalarHud, 11/6.Fatır, 35/12.Nahl, 16/114.

177

"Rızık İktidar İle Ters Orantılıdır" ve "İnsana Ancak Çalıştığı Vardır" Hakikatlerinin İzahı

Üstad Bediüzzaman, rızkın iktidar ile ters orantılı olduğunu; hatta ağaç gibi hareketsiz varlıkların daha çok rızıklandığını, tilki ve maymun gibi çabalayan hayvanlar aç kalırken balık gibi hareketsiz ve “aptal” hayvanların semiz olduğunu ifade ediyor.Ancak Kur'an'da “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” buyuruluyor. Büyüklerimiz de “Nerede hareket, orada bereket” diyor. O hâlde insan çalıştıkça, rızkını aradıkça rızkının artmayacağı mı anlaşılmalıdır? Elbette böyle değildir. Peki, Bediüzzaman'ın rızıkla iktidar arasındaki bu izahı ile çalışmayı teşvik eden ayet ve “harekette bereket” düsturu nasıl birlikte anlaşılmalıdır?

6.362

Şiilik Hak mıdır? Ehl-i Sünnet Bu Meseleye Nasıl Bakar?

Sözlükte “tâbi olmak, desteklemek; şâyi olmak, çoğalmak” anlamlarındaki şiyâ' kökünden türeyen şîa kelimesi “taraftar, yardımcı, destekleyici; bir işi gerçekleştirmek için bir kimse etrafında toplanan grup” manasına gelir. Tekil olarak şîî biçiminde kullanılır. Terim olarak Resûl-i Ekrem'in (sav) vefatının ardından devlet başkanlığının Hz. Ali'ye (ra) ve onun evladından belli kimselere geçmesi gerektiğini savunan grupları ifade eder.1Bu bağlamda Şiilik, Hz. Ali'nin (ra) tarafını tutarak hilafetin kıyamete kadar onun ve soyunun hakkı olduğuna inanan, inanç ve amel yönlerinden ehl-i sünnetten ayrılan bir fırkadır. Bu fırkanın beş vakit namaz ile Ramazan orucunu inkar eden bazı kısımları ile peygamberliğin Hz. Muhammed (sav) yerine Hz. Ali'ye geldiğini savunan ya da Hz. Aişe'ye hıyanet iftirası atan İsmailiyye gibi aşırı kolları, Kur'an'ın açık hükümlerine ters düştükleri için Müslüman sayılmazlar. Buna karşılık, ilk üç halifenin hilafetini reddetmeyip Hz. Ali'nin (ra) imamete daha layık olduğunu savunan Yemen'deki Zeydiyye fırkası gibi ehli bidat sayılan kolları ise Müslüman kabul edilir ve ehl-i sünnete en yakın fırka olarak görülür.2Şia'nın en büyük fıkhi kolu olan Caferiyye (İmamiyye) ise sahabelerin birçoğunu tekfir edip ilk iki halifeyi gaspçı olarak nitelemekte, On İki İmam'a imanı Allah'a imanın bir cüzü sayarak bunu inkâr edenin Müslüman olmayacağına inanmaktadır.3İmamiyye fırkası, abdestte ayakları yıkamak yerine meshetmeyi kabul etmekte, geçici nikahın (mut'a) mübahlığı, talaka şahit tutma zorunluluğu, ehl-i kitab'ın kestiğinin haramlığı ve onlarla evlenmenin yasaklanması gibi yaklaşık on yedi meşhur ameli meselede ehl-i sünnetten ayrılmaktadır. Fıkıh sistemlerinde kıyası reddedip icmayı inkar eden bu ekol, Kur'an'dan sonra sadece ehl-i beyt imamlarının rivayet ettiği hadisleri esas alır. Ehl-i Sünnet ile Şia arasındaki asıl ayrılık temelde akide veya fıkıhtan ziyade tarihsel hükümet ve imamet (liderlik) meselesine dayanmaktadır.4Sonuç olarak Şiilik, özü itibarıyla İslam tarihinin erken dönemlerindeki hilafet ve liderlik (imamet) tartışmalarından doğmuş olsa da zamanla kendine has fıkhi ve itikadi sınırları olan çok katmanlı bir yapıya dönüşmüştür. Bu oluşum bünyesinde, temel İslami akideleri tahrif eden aşırı kolları barındırdığı gibi, Ehl-i Sünnet'e yakınlığıyla bilinen ılımlı fıkhi ekolleri de bulunduran bir karakter sergilemektedir. Ehli- sünnet ise İslam'ın dengeli ve mutedil yapısı, sahabeye hürmeti korumayı ve ümmetin birliğini sarsacak ifrat ile tefrit (aşırılıklar) yaklaşımlarından uzak durmayı her dönemde en selametli yol olarak benimsemektedir.Ayrıca BakınızİMAMET MESELESİ / ŞİAŞİALARIN NAMAZI 3 VAKİT KILMALARININ SEBEBİŞİA GRUPLARINA AİT İLAHİLERİ DİNLEMEKŞİİLİK, ALEVİLİK VE EHLİ SÜNNET HAKKINDAKaynakçalarMustafa Öz, "Şia", TDV İslam Ansiklopedisi, 2010, c. 39, s. 111.Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi (el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletühü), çev. Ahmet Efe... (İstanbul: Risale Yayınları / Feza Yayıncılık, 1994), c. 1, s. 35-37.İmam Muhammed b. el-Hasan eş-Şeybânî, Kitâbü'l-Asl (Mebsut), tahk. Ebu'l-Vefa el-Afgani, çev. Osman Eskicioğlu (İstanbul: t.y.), c. 4, s. 119.Zuhayli, a.g.e., s. 36.

İş Yerinde Yaş ve Kıdem Sebebiyle Nöbet Muafiyeti Adalete ve Kul Hakkına Uygun mudur?

Özel bir kurumda aynı unvandaki çalışanlardan yaşça büyük olanlar, “kıdem ve hürmet” gerekçesiyle nöbet görevinden tamamen muaf tutulmuş ve tüm nöbet yükü genç çalışanlara verilmiştir. Bu muafiyete karşılık genç personele herhangi bir ek ücret veya kolaylık sağlanmamaktadır.Özellikle sıcak veya soğuk havalarda genç çalışanların öğle arasında iki saat dışarıda nöbet tutarken, muaf olanların dinlenmesi ciddi bir eşitsizlik oluşturmaktadır.İslam ahlakı ve muamelatı açısından aynı kadrodaki çalışanlardan bir grubun zor görevlerden muaf tutulup diğerlerinin bu külfete mecbur bırakılması, kul hakkı ve adalet ilkelerine uygun mudur? Yaşa hürmet ile iş hayatındaki adalet ve sorumluluk dengesi dinen nasıl olmalıdır?

4.887

Edille-i Şer'iyye Nedir? İslam'da Hükümlerin 4 Temel Kaynağı

İslam hukukunda (fıkıh) ameli ve dini hükümlerin çıkarıldığı asıl kaynakları ve dayanakları ifade eder. Şer'î hükümle şer'î delil arasında sıkı bir bağ mevcut olup dinî literatürde şer'î delil (çoğulu edille-i şer'iyye) denilince İslâm şeriatına ait hükümlerin doğrudan veya dolaylı olarak elde edildiği tafsîlî ve icmâlî deliller anlaşılır. İslam müctehidlerinin tamamı tarafından kabul edilen ve dini hükümlerin üzerine inşa edildiği dört temel kaynağa "Edille-i Erbaa" veya "Usul-i Erbaa" (dört delil, dört temel esas) denir.1 Bu asli deliller şunlardır:1. Kitab (Kur'an-ı Kerim): Allah tarafından Hz. Peygambere (sav) Cebrail (as) vasıtasıyla vahyedilmiş olan ve dini hükümlerin ilk ve temel kaynağını oluşturan Kur'an-ı Kerim'dir.2. Sünnet: Peygamber Efendimizin (sav) sözleri, fiilleri (davranışları) ve huzurunda yapılıp da karşı çıkmayarak onayladığı işlerdir.3. İcma-i Ümmet: Bir asırda yaşayan tüm İslam müctehidlerinin şer'î bir hüküm üzerinde fikir birliği (ittifak) etmeleridir.4. Kıyas-ı Fukaha: Hakkında açık bir hüküm (Kitab, Sünnet veya İcma) bulunan bir meseledeki ortak gerekçeyi (illeti) ve hikmeti esas alarak, hakkında açık hüküm bulunmayan benzer bir olaya da aynı hükmü uygulamaktır.2Bu dört ana delilin yanı sıra İslam hukukunda hüküm çıkarılırken, dinin genel prensiplerine ve maslahata uygun olarak örf ve âdetler ile maslahat-ı mürsele ve istihsan gibi yardımcı ve tamamlayıcı kaynaklara da müracaat edilir.3Sonuç olarak edille-i şer'iyye, İslam'da dini ve ameli hükümlerin hangi temel kaynaklara dayanılarak belirlendiğini ifade eder. Bu kaynakların başında Kur'an-ı Kerim ve Sünnet gelir. İcma ve kıyas ise bunlara dayanarak hükümlerin anlaşılmasına ve yeni meselelerin çözümlenmesine yardımcı olur. Örf, maslahat ve istihsan gibi deliller de gerekli durumlarda hüküm çıkarma sürecini tamamlar. Böylece edille-i şer'iyye, İslam hukukunun dayandığı temel esasları ve hükümlerin hangi kaynaklardan hareketle belirlendiğini gösterir.Ayrıca BakınızİSLAM HUKUKUNDA ÖRFEHL-İ SÜNNET NEDİR? TEMEL İNANÇ VE İTİKAD ESASLARIŞER'Î HÜKÜMLERİN TEFERRUAT KISMIŞERİATIN BİR HÜKMÜNÜ REDDETMEK KİŞİYİ KÜFRE SOKAR MI?KaynakçalarAbdurrahman Cezîrî, "Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı", çev. Mehmet Keskin, 7. Baskı (İstanbul: Çağrı Yayınları, 1993), s. 6.Cezeri, a.g.e., s. 6-7.Ali Bardakoğlu, "Delil", TDV İslâm Ansiklopedisi, 1994, c. 9, s. 138.

Kocası Vefat Eden Kadının İddeti Ne Kadar Sürer? İddet Süresince Nelere Dikkat Etmelidir?

Eşi vefat eden kadının iddet süresi, hamile değilse Kur'an-ı Kerim'de bildirildiği üzere dört ay on gündür. Hamile olması hâlinde ise iddeti doğumla sona erer. Bu durum Kur'an'da şöyle bildirilmiştir:İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri kendi başlarına (evlenmeksizin) dört ay on gün beklerler. Bekleme sürelerinin sonuna geldiklerinde kendileri hakkında, normal ölçülerde yapıp ettiklerinden size bir sorumluluk yoktur. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.1Bu süre içerisinde kadının, iddetini esas olarak kocasının vefat ettiği evde geçirmesi gerekir. Ancak zaruret ve meşru ihtiyaç hâlinde dışarı çıkması konusunda ruhsat bulunmaktadır.Hanefi fıkhına göre kadın, ihtiyaçlarını karşılamak ve geçimini temin etmek gibi sebeplerle gündüz vakti dışarı çıkabilir.2 Alışveriş yapmak, doktora gitmek, gerekli bir işini görmek, resmi iş, güvenlik veya geçimini sağlamak gibi ihtiyaçlar buna dahildir. Ancak mümkün olduğunca işini gördükten sonra evine dönmeli ve geceyi iddet beklediği evde geçirmelidir.Bununla birlikte vefat iddeti, sadece evden çıkmamakla ilgili değildir. Kadının bu süre içerisinde yas hükümlerine de riayet etmesi gerekir. Kocası vefat eden kadının iddet süresini süslenmeden, yani üzüntülü olmadığı izlenimi veren bir fiil işlemeden geçirmesi gerekir. Daha ayrıntılı ifade edecek olursak, kadının iddet süresince güzel koku ve yağ sürünmemesi, zinet eşyası takmaması, usfur ya da za'feranla boyanmış elbise giymemesi gerekir. Çünkü bunların tümü, süslenmek maksadıyla yapılan şeylerdir. Süslenmek ise üzüntü ile bağdaşmaz. Ayrıca süslenmek, erkeklerin kadına rağbet etmesini sağlar. Oysa kadının iddet süresince evlilik beklentisi içerisinde olan bir erkekle görüşme yapması yasaklanmıştır.3Ayrıca BakınızÖLÜM İDDETİ / İDDET SÜRELERİ NE KADARDIR?KaynakçalarBakara, 2/234.Serahsi, Mebsut, 5: 203; 6: 33; Kasani, Bedai', 4: 526.Serahsi, Mebsut, 6: 59; Kasani, Bedai', 4: 534.

“Tesadüf Hakiki Olarak Yoktur” Sözü Ne Demektir?

İlgili yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:Her şeyde ne kadar cüz'î olsa da, bir kasıd ve irâdenin cilvesi bulunmasıdır. Tesâdüf, hakîkî olarak olmamasıdır. Evet, kesretin en çok dağınık ve en ziyâde tesâdüfe verilen, kelimâttaki hurûfâtın vaz'iyetleridir.1Tesadüf, sözlükte ve genel anlamıyla bir olayın herhangi bir kasıt, irade veya plan bulunmaksızın kendiliğinden meydana gelmesi ve olayların birbirine rastlantı sonucu denk gelmesi anlamında kullanılır. Bu bakış açısında meydana gelen bir şeyin arkasında onu özellikle isteyen ve gerçekleştiren bir irade bulunmadığı düşünülür. Ancak Bediüzzaman Hazretlerinin “Tesadüf, hakikî olarak olmamasıdır” sözü, kâinatta meydana gelen hiçbir şeyin Allah'ın iradesi, ilmi ve kastı dışında gerçekleşmediğini nazara vermektedir. Çünkü tesadüf kelimesi gerçek anlamıyla kullanıldığında, bir şeyin herhangi bir irade ve kasıt olmaksızın meydana gelmesini ifade eder. Halbuki Allah'ın iradesinin dışında meydana gelebilecek hiçbir olay yoktur. Kâinatta meydana gelen en küçük hadise dahi Allah'ın ilmi ve iradesi dahilindedir. Dolayısıyla bizim “tesadüf” dediğimiz şey, çoğu zaman bizim olayın arkasındaki hikmeti ve iradeyi göremememizden kaynaklanan bir isimlendirmedir. Olayın kendisinde gerçek anlamda bir “iradesizlik” veya “sahipsizlik” yoktur. Nitekim Kur'an'da şöyle buyrulmaktadır:Ve gaybın anahtarları O'nun katındadır; onları ancak O bilir. Hem karada ve denizde ne varsa bilir. Onun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Hem ne yerin karanlıklarında bir dâne, ne yaş ne de kuru (hiçbir şey) yoktur ki, apaçık bir Kitab'da (Kur'ân'da) bulunmasın!2Bir yaprağın dahi Allah'ın bilgisi dışında düşmediği bir kâinatta, insanın karşılaştığı olayların, kelimelerin birbirine denk gelmesinin veya çeşitli hadiselerin meydana gelmesinin Allah'ın iradesi dışında gerçekleştiğini düşünmek mümkün değildir. Biz bazen bir olayın neden ve hikmetini anlayamayabiliriz. Fakat bizim bilmememiz, o olayın başıboş ve sahipsiz olduğu anlamına gelmez. Bilmediğimiz yerde tesadüf değil, bizim göremediğimiz bir ilim ve irade vardır.Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur'da üzerinde durduğu tevafuk meselesi de bu açıdan önemlidir. Risale-i Nur'da bazı kelimelerin, cümlelerin veya harflerin dikkat çekici şekilde birbirine denk gelmesi yahut bazı olayların hayırlı neticelere vesile olması, sıradan bir rastlantı olarak görülmez. Bunlar, Allah'ın yardımına, inayetine ve rızasına işaret eden birer tevafuk olarak değerlendirilir. Bu bağlamda “tesadüf” ile “tevafuk” arasında büyük ve temel bir fark vardır. Tesadüf, irade ve kasıt olmaksızın meydana gelen rastlantıyı ifade ederken, Tevafuk, Allah'ın iradesi ve hikmetiyle meydana gelen anlamlı denk gelişleri ifade eder.Bu sebeple Bediüzzaman Hazretlerinin “Tesadüf, hakikî olarak olmamasıdır” sözü, kâinatta hiçbir şeyin başıboş, sahipsiz ve tamamen rastgele olmadığını anlatmaktadır. Her şeyde, ne kadar küçük ve bize ne kadar dağınık görünürse görünsün, Allah'ın ilminin, iradesinin ve hikmetinin bir cilvesi bulunmaktadır. İnsan bazen bu iradeyi ve hikmeti göremez fakat görememek, o hikmetin olmadığı anlamına gelmez. Kâinata iman nazarıyla bakıldığında “tesadüf” denilen birçok şeyin aslında tevafuk, hikmet ve İlâhî takdir çerçevesinde gerçekleştiği anlaşılır.Ayrıca BakınızTESADÜF KELİMESİNİ KULLANMAKKÂİNATTA TESADÜFE YER VAR MI? HER ŞEY MUHAKKAK HİKMETLE Mİ OLUR?TESADÜF VE ALLAH'IN VARLIĞIKUR'AN'DAKİ TEVAFUKLAR NASIL MUCİZE OLUYOR?TEVAFUK VE VAHDETKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 81.En'âm, 6/59.