6.313
Bediüzzaman Hazretlerinin Gözünü Haramdan Sakınması
Bediüzzaman Said Nursi'nin yaşamı boyunca kadınlara bakmamasının nedeni nedir?

6.313
Bediüzzaman Said Nursi'nin yaşamı boyunca kadınlara bakmamasının nedeni nedir?
5.127
Dua ederken "Ya Rabbi, benim falan sıkıntımı salih kulların hatırına gider." diye dua etmek veya "Allah'ım, benim duamı veya sıkıntımı veya arzumu, isteğimi örneğin Peygamberimiz veya salih kullarının hatırına kabul eyle." gibi dua etmek caiz midir?
1.980
"Eğer sen vücudundaki o zerreleri ...neslini ve aslını ve anasırının menba'larını ve rızkının madenlerini bilecek, tanıyacak yüz dahi kadar bir akıl vermek lazım gelir." Risale-i Nur'da geçen bu ifadede "rızkının madenleri" ile kastedilen nedir?
828
İlgili kavramlar Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:İşte Büyük Mehdi'den evvel gelen emsalleri, numuneleri olan hulefâ-yı mehdiyyîn ve aktâb-ı mehdiyyîn evsafları, asıl mehdinin evsafına karışmış ve ondan rivayetler ihtilafa düşmüş.1Burada iki kavram dikkat çekmektedir: hulefâ-yı mehdiyyîn ve aktâb-ı mehdiyyîn.Hulefâ-yı mehdiyyîn, “Mehdîlerin halifeleri” veya Mehdî'ye benzeyen ve onun bazı vasıflarını taşıyan halifeler anlamındadır. “Hulefâ” kelimesi, halife kelimesinin çoğuludur. İslâm tarihi boyunca, dinin emirlerini gözeterek adaletle hükmeden ve İslâmiyet'in maddî ve mânevî inkişafına hizmet eden pek çok idareci yetişmiştir. Bu zatlar, bulundukları makamları din ve millet hizmetinde kullanmışlardır.Hulefâ-yı mehdiyyîne örnek olarak, Emevîlerin adil idarecilerinden Ömer bin Abdülaziz, Eyyûbîlerin kurucusu Selahaddin-i Eyyûbî ve Osmanlı Devleti'nin önemli hükümdarlarından Yavuz Sultan Selim gibi zatlar zikredilebilir.Aktâb-ı mehdiyyîn ise “Mehdîlerin kutupları” demektir. “Aktâb”, kutub kelimesinin çoğuludur ve İslâm geleneğinde yüksek mânevî makam sahibi, ilim, takva ve irşad hizmetleriyle öne çıkan büyük zatlar için kullanılan bir tabirdir.İslâm tarihi boyunca, iman ve Kur'ân hakikatlerinin anlaşılması ve yaşanması için büyük hizmetlerde bulunan pek çok âlim ve evliya yetişmiştir. Bunlar, maddî bir hâkimiyetten ziyade ilim, irşad ve mânevî hizmet yoluyla dine hizmet etmişlerdir.Aktâb-ı mehdiyyîne örnek olarak dört büyük mezhep imamı, İmam Buhârî, Abdülkadir-i Geylânî, Bahaeddin Nakşibendî ve İmam-ı Rabbânî gibi büyük zatlar zikredilebilir.Netice olarak; hulefâ-yı mehdiyyîn ve aktâb-ı mehdiyyîn, Büyük Mehdi'den önce gelmiş, onun bazı vasıflarına mazhar olmuş ve kendi dönemlerinde dine hizmet etmiş seçkin şahsiyetlerdir. Bediüzzaman Hazretleri, bu zatların taşıdığı bazı vasıfların asıl Mehdi'nin vasıflarıyla karıştırılması sebebiyle, Mehdi hakkındaki rivayetlerde farklılıklar meydana geldiğine dikkat çekmektedir.Ayrıca BakınızMEHDİ HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKENLERMEHDİ NEDİR VE KİMDİR? RİSALE-İ NUR'DA MEHDİ MESELESİNİN İZAHIHZ. MEHDİ İLE ALAKALI GÜVENİLİR KAYNAKLARKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 233
Kişi, varis çorabını giyip çıkarmakta zorlanıyorsa, abdestte varis çorabının üzerine mesh edebilir mi, yoksa çorabı çıkararak ayağını yıkaması mı gerekir?
3.507
Üstad Bediüzzaman diyor ki, “Risale-i Nur'a intisab eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak veya yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran Risale-i Nur Talebesi ünvanını alır" Burada intişar etmekten ne anlayacağız?
3.336
Beşinci Şua'da geçen, "Hakaik-i imaniyeye girmeyen cüz'i hadisat-ı istikbaliye, nazar-ı nübüvvette ehemmiyetsizdir." cümlesini açıklar mısınız? Bu hadisat-ı istikbaliyeye örnek verir misiniz?
6.062
“Ehl-i sünnet ve'l-cemaat”, Resulullah'ın (sav) ve ashab-ı kiramın takip ettikleri yolu izleyen tâbiin ve tebe-i tâbiinin, müçtehit âlimlerin ve her devirdeki Müslümanların büyük çoğunluğunun dâhil olduğu cemaat (sevâd-ı a'zam) şeklinde tarif edilmiştir.Günümüzde ehl-i sünnet denilince, amelde Hanefî, Şafiî, Malikî, Hanbelî; itikatta ise Eş'arî ve Mâtürîdî mezhebini takip edenler akla gelmektedir. Amelde 4, itikatta 2 mezhep, Peygamberimiz'in (sav) ve sahabenin inanç ve yaşantılarını devam ettirdikleri için, İslam'ın ilk yüzyılından bugüne kadar daima bu sıfatla anılmışlardır.Bilindiği gibi Peygamberimiz (sav) hayattayken Ashâb-ı kiram, herhangi bir mesele ile karşılaştıklarında bunu doğrudan Hz. Peygamber'e (sav) gelip sorabiliyorlardı. Peygamber Efendimiz'in (sav) ahirete irtihalinden sonra ehl-i sünnetin temelini oluşturan sahabe, tâbiin ve tebe-i tâbiin denilen selef-i salihîn, bir mesele olduğunda bunu Kur'an ve sünnete göre çözüyorlardı. Fakat İslamiyet'in farklı coğrafyalara yayılması ve farklı milletlerin Müslüman olmalarıyla birlikte Hâricîler ve Şia, daha sonraları da Mutezile, Cehmiye, Mürcie gibi birtakım bid'at fırkaları ortaya çıktı. Bu fırkalardan kimi Kur'an ve sünneti, Peygamber Efendimiz'in (sav) ve sahabelerin anladığından farklı bir şekilde yorumlamış, kimileri hadisleri inkâr etmiş, kimileri de hadis uydurma yoluna gitmiştir. İşte bu bid'at fırkalarına karşı, sahabenin Peygamberimiz'den (sav) aldığı sahih Kur'an ve sünnet anlayışını muhafaza etmeye çalışan ve Müslümanların ekseriyetini oluşturan gruba “ehl-i sünnet ve'l-cemaat” denilmiştir. Tâbiin ve tebe-i tâbiin denilen nesil, sahabeye ait Kur'an ve sünnet kaynaklı itikadî ve amelî anlayışı muhafaza etmişlerdir.Ehl-i sünnet, her meselede aşırılıktan yani ifrat ve tefritten kaçınarak hadd-i vasat olan istikameti yakalamaya çalışmıştır. Hep orta yolu bulmaya gayret etmişlerdir. Açıkça küfre düşmeyen fırkaları ehl-i kıbleden sayarak tekfir etmekten kaçınmışlardır. Kur'an, sünnet, icma ve kıyasa uyulması gerektiğini kabul edip aklı nakle tâbi kılmakla en isabetli yolu tercih etmişlerdir. Ve tarih boyunca ana yoldan kopmayan yegâne mezhep olarak kalmıştır.Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur'da ehl-i sünnet hakkında çok senakâr ifadelerde bulunduğu gibi bütün Risaleleri'ni de ehl-i sünnet düsturlarına dayanarak yazmıştır. Bediüzzaman Hazretlerinin ehl-i sünnet hakkındaki bazı görüşleri şunlardır.Bediüzzaman Hazretleri, ehl-i sünnetin gittiği yolun ifrat ve tefritten uzak, hatt-ı vasat yani orta yol olduğunu şu şekilde ifade eder:Her şeyin ifrât ve tefrîti iyi değildir. İstikāmet ise hadd-i vasattır ki, Ehl-i Sünnet Velcemâat, ânı ihtiyâr etmiş. 1Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Ehl-i Sünnet'in hak ehli ve istikamette olduklarını şu şekilde ifade eder:Âlem-i İslâmda Ehl-i Sünnet ve Cemaat denilen ehl-i hak ve istikamet fırka-i azîmesi, hakaik-i Kur'aniyeyi ve imaniyeyi istikamet dairesinde hüve hüvesine Sünnet-i Seniyeye ittiba' ederek muhafaza etmişler. Ehl-i velayetin ekseriyet-i mutlakası, o daireden neş'et etmişler.” 2Üstad Bediüzzaman Hazretleri, şeytanların desiselerinden kurtulmanın bir çaresi olarak ehl-i sünnet dairesini karargâh yapmak olduğunu bildirir:İşte ey ehl-i hak ve ehl-i hidayet! Şeytan-ı ins ü cinnînin mezkûr desiselerinden kurtulmak çaresi: Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın muhkemat kal'asına gir ve Sünnet-i Seniyeyi rehber yap, selâmeti bul! 3Üstad Bediüzzaman Hazretleri, ehl-i sünnet cemaatini bırakanların dalalet yoluna gireceklerini şöyle bildirir:Cebrî gibi sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen veyahut Mu'tezile gibi kaderi inkâr etsen, Ehl-i Sünnet ve Cemaati bırakıp fırka-i dâlleye girersin.4Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Peygamber Efendimizin (sav) bir hadisini naklederek fırka-i nâciye-i kâmile yani kurtuluşa eren kâmil cemaatin 73 cemaat içerisinden ehl-i sünnet cemaati olduğunu bildirir:Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- (Peygamberimiz sav.) …ümmeti yetmiş üç fırkaya inkısam edeceğini ve içinde fırka-i naciye-i kâmile, Ehl-i Sünnet ve Cemaat olduğunu haber veriyor.5Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur talebelerinin ehl-i sünnet olduğunu şu şekilde bildirir:Hem bidʻakâr bazı hocaları vehhâbîlik damarıyla vehhâbîliklerini örtmek fikriyle Nûrculara, yani hakîkî Ehl-i Sünnet ve Cemâat olan Risâle-i Nûr şâkirdlerine Alevîliği isnâd ettirmek ve resmî hocalar vâsıtasıyla nûrlardan soğutmak plânını isti'mâl ediyorlar. 6KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 22.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 167.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 79.Bediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 84.Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 241.Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2019, c. 2, s. 404.
5.257
Melaike'nin varlığını isbat eden 29. Söz'deki hikmet ve hakikat ile kasd olunan nedir? Bunların, meleklerin varlığını gerektirmesi ne demektir?
4.044
32. Söz'de 1. Mevkif'in 2. Haşiyesi'nde "mevlevi gibi iki hareket-i devriye" tabirini nasıl açıklayabiliriz?
4.254
15. Şuada 9 ve 10. şehadetleri izah ederken Al-i Muhammed (SAV) alimleri için HAKKAL YAKİN tabirini kullanırken, sahabe efendilerimiz için AYNEL YAKiN Tabiri kullanılmış. Niçin bu tabirler kullanılmış. Hakkalyakin mertebesi aynelyakından daha yüksek mertebe değilmi?
5.940
Bediüzzaman Hazretleri'nin seçimlerde Menderes'i desteklediğini biliyoruz. Bazıları, "Menderes rakı dahi içen birisiydi ezanı arapça yaptı diye bu kadar kıymet verilir mi, İslam kahramanı denir mi? diyorlar. Üstadın Menderes hakkında böyle senakar sözleri var mı varsa nasıl anlayacağız?
3.030
Ve keza, "Musibet taammüm ettiğinde elem hafif olur. Ben de emsalim gibiyim" diye yine yük altından kaçar. Fakat, musibet âmm olduğunda, elemi muzaaf olur, kat kat ziyade olur. Çünkü, kendisi gibi akrabası, ahbâbı da o musibete dahildir. Çünkü, insanın ruhu, ebnâ-yı cinsiyle alâkadardır. Ne kadar umumî olursa, o kadar da elemi fazla olur. ( Mesnevi Nuriye, Zeylü'z-Zeyl, osmn. 139) Üstadımız bu paragrafın ilk başında musibetin umumi olması halinde kişinin herkes gibiyim diyerek musibetin hafifleşmesinden bahsederken sonrasında da yine eğer musibet umumileşirse bu sefer de musibetin kat kat ziyade olacağını ifade ediyor. Yani musibet umumi olduğunda hem hafifleşmesini hem de ziyadeleşmesini anlayamadık, bir tezat mı var acaba, izah edebilir misiniz?
5.832
İslam'ın birlik ve beraberlik anlayışı nasıldır?
3.159
Azami irtibat nasıl olmalı?
3.534
Bahse konu yer şöyledir:Birinci Medar: Dikkat edilse, şu kâinatın umumunda bir nizam-ı ekmel ve bir intizam-ı kasdi vardır. Her cihette reşehat-ı ihtiyar ve lemeat-ı kasd görünür. Hatta her şeyde bir nur-u kasd, her şe'nde bir ziya-yı irade, her harekette bir lem'a-i ihtiyar, her terkibde bir şu'le-i hikmet semeratının şehadatıyla nazar-ı dikkate çarpıyor. İşte, eğer saadet-i ebediye olmazsa, şu esaslı nizam bir suret-i zaife-i vahiyeden ibaret kalır. Yalancı, esassız bir nizam olur. Nizam ve intizamın ruhu olan ma'neviyat ve revabıt ve niseb heba olup gider. 1Kâinattaki muntazam, kusursuz düzen ve varlıklar arasındaki bağlar ancak ahiret hayatının, saadet-i ebediyenin varlığıyla gerçek bir değer kazanır. Kâinattaki hiçbir şey tesadüfi veya başıboş değildir; her şey sonsuz bir ilim, irade ve kasıt ile gayet hikmetli bir düzen içinde yaratılmıştır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şu şekilde izah eder:Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar mı ki, kâinât baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen ve gayelerle müsmirdir. Ve mevcudat zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır. Ve evamir-i İlahiyeye musahharlardır. 2Varlıklar arasındaki bu düzenin ve nizamın ardında ruhu hükmünde bir maneviyat, ulvi ve yüce gayeler, İlahi isimlerin tecellileri ve mevcudatın tesbihatları gizlidir. İnsanın mahiyetini teşkil eden amelleri, tekemmül meyli ve sonsuz arzuları da bu maneviyatın bir parçasıdır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu konuyu şu şekilde ifade eder:O meyl-i tekemmül, bir kemalin vücudunu ve o meyl-i saadet, bir saadet-i ebediyeye namzed olduğunu kat'i olarak ilan eder. Öyle olmazsa, insanın mahiyet-i hakikiyesini teşkil eden maneviyat ve amal kurur, hebaen gider. Acaba kıymettar bir cevherin kılıfına o derece dikkat ve itina edilse ki, gubarın konulmasına da müsaade etmeyen sahibi, nasıl ve ne suretle o cevher-i yeganeyi kırıp mahveder. 3Revabıt ve niseb yani bağlar ve yakınlıklar ise, varlıklar arasındaki hikmetli bağları, münasebetleri ve ölçülü uygunlukları ifade eder. Kâinatta hiçbir şey diğerinden kopuk değildir. Bir çiçekten güneşe, havadan suya, bedenden ruha kadar her şey arasında kasıtlı bir irtibat, manalı bir nispet, yakınlık vardır. İşte bu bağlar ve nispetler, intizam ve düzenin yalnız zahiri bir şekil olmadığını; arkasında hikmet, gaye ve mana bulunduğunu gösterir.Eğer saadet-i ebediye olmazsa, bu kadar külli hikmetler, bu kadar ulvi gayeler ve bu kadar ince münasebetler tam neticesini vermez. O vakit kâinattaki nizam yalnız dış görünüşte kalan, içi boşalmış bir şekil gibi kalır. Çünkü nizamın hakiki ruhu, sadece maddi tertip değil; onun ifade ettiği mana ve gayedir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:Evet, saadet-i ebediye olmazsa, nizam, bir suret-i zaife-i vahiyeden ibaret kalır. Cemi' maneviyat ve revabıt ve niseb, hebaen gider. Demek, nazzamı, saadet-i ebediyedir.Evet, inayet-i ezeliyenin timsali olan hikmet-i İlahiye, kâinattaki riayet-i mesalih ve hikem ile mücehhez olduğundan, saadet-i ebediyeyi ilan eder. Zira saadet-i ebediye olmazsa, kâinatta bilbedahe sabit olan hikem ve fevaide karşı mükabere edilecektir. 4İnsanın kalbinde sonsuzluk arzusu, adalet ihtiyacı, saadet iştiyakı ve tekemmül meyli gibi arzu ve istekler vardır. Eğer ahiret olmazsa, hem insandaki bu yüksek istidatlar cevapsız kalır hem de kâinattaki düzenin insana bakan ciheti neticesiz görünür. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:İnsan, sair hayvanata muhalif olarak, hanesiyle alakadar olduğu misillü, dünya ile alakadardır. Ve akāribiyle münasebetdar olduğu gibi, nev'-i beşer ile de ciddi ve fıtri münasebetdardır. Ve dünyada muvakkat bekāsını arzuladığı gibi, bir dar-ı ebedide bekāsını, aşk derecesinde arzuluyor. Ve midesinin gıda ihtiyacını te'mine çalıştığı gibi, dünya kadar geniş, belki ebede kadar uzanan sofraları ve gıdaları, akıl ve kalb ve ruh ve insaniyet mideleri için tedarik etmeye fıtraten mecburdur, çabalar. Ve öyle arzuları ve matlabları var ki, ebedi saadetten başka hiçbir şey, onları tatmin etmiyor. 5Böylece “nizam ve intizamın ruhu olan maneviyat ve revabıt ve niseb heba olup gider” denilmesi, bu mana, bağ ve yakınlığın yok olması değil; gayesiz ve neticesiz kalmış gibi görünmesi demektir.Ayrıca BakınızHAŞİR VE AHİRETLE ALAKALI MERAK EDİLEN SORULARA CEVAPLARMELEKLERİN AHİRET ÂLEMİNE ŞAHİTLİĞİAHİRET HAYATI HAKKINDA BİLGİLERMUHAMMED (SAV) ALLAH'IN RESULÜDÜR DEMEYENİN AHİRETTEKİ DURUMU29. MEKTUB'DA GEÇEN “BAŞKA MAKSADLAR” NE DEMEK? TEVAFUKTAKİ İNTİZAMSIZLIĞIN SEBEBİNİZAM İLE İNTİZAM ARASINDAKİ ANLAM FARKIKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 107.Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 98.Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 37.Bediüzzaman Said Nursi, Muhakemat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2023, s. 155-156.Bediüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 32.
5.569
“Kader mistardır, kudret masdardır” ifadesi, eşyanın önce ilm-i İlâhîde yani Allah'ın sonsuz ilminde bir ölçü, plan ve programa göre takdir edilmesini, ardından Cenâb-ı Hakk'ın kudretiyle o takdire uygun olarak yaratılmasını ifade eder. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade etmektedir:Kudret masdardır, kader mistardır. Kudret o maani kitabını, o mistar üzerinde yazar.1Bu ifadede geçen “mıstar”, satırları düzgün çizmek için kullanılan cetvel veya ölçü aleti demektir. Yazı yazarken satırların düzgün olmasını sağlayan bir ölçü vazifesi görür. “Masdar” ise bir şeyin çıktığı, meydana geldiği kaynak ve menba demektir.Bu kelime mânâlarından hareketle, kaderin mistar, kudretin masdar olması şöyle anlaşılabilir: Kader, yaratılacak şeyin hangi ölçü ve özelliklerde olacağını belirleyen İlâhî bir takdir ve ölçüdür. Kudret ise bu takdire uygun olarak o şeyi haricî vücuda getiren İlâhî kudrettir. Yani kader ölçüyü ve şekli belirler, kudret ise o ölçü ve takdire göre yaratır.Nitekim Bediüzzaman Hazretleri, kaderi “ilm-i ezelîden gelen bir nevi mânevî ve mahsus kalıp” olarak tarif eder ve kudretin eşya üzerinde bu kader kalıbına göre tasarruf ettiğini ifade eder. Buna göre bir şey yaratılırken, Cenâb-ı Hakk'ın ilim sıfatının bir nevî tecellisi olan kader, o şeyin mahiyetini, ölçüsünü ve özelliklerini takdir eder; kudret ise bu takdire göre onu vücuda getirir.Bunu bir proje ve inşa misaliyle düşünebiliriz. Bir binanın önce projesi hazırlanır; binanın ölçüleri, şekli ve özellikleri belirlenir. Ardından ustalar bu projeye uygun olarak binayı inşa ederler. Proje, binanın nasıl olacağını belirler; fakat tek başına bina meydana gelmez. İnşa faaliyetiyle proje haricî bir varlık kazanır. Bununla beraber bu misal, Allah'ın yaratmasını insan fiillerine kıyaslamak için değil, kader ile kudret arasındaki münasebeti anlamayı kolaylaştırmak için verilmektedir.Risale-i Nur'daki ifadeyle, kader bir mânevî kalıp ve ölçü, kudret ise o ölçü üzerinde eşya kitabını yazan İlâhî kudrettir. Bu sebeple kâinatta gördüğümüz ölçü, intizam, denge ve farklılıklar kaderin takdirini; bunların fiilen varlık kazanması ise kudretin tasarrufunu göstermektedir.Kısaca ifade edecek olursak: Kader mistardır; çünkü eşyanın nasıl ve hangi ölçülerde olacağını takdir eder. Kudret masdardır; çünkü o takdir edilen şeyi haricî vücuda getirir. Biri ölçü ve takdir, diğeri ise icad ve inşa cihetidir.Ayrıca BakınızBEDİHİ VE NAZARİ KADER NE DEMEKTİR?KADERE İMANIN ALLAH'IN İLİM, İRADE VE KUDRET SIFATLAR İLE İRTİBATI"İLİM MALUMA TABİDİR" NE DEMEKTİR?KADERİN HALİ VE VİCDANİ OLMASI İLE İLİM NEV'İNDEN OLMASI ÇELİŞİR Mİ?KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 89
Kask varken boks salonunda yüze yönelik orta veya sert yumruklar caiz midir?
5.923
İnsan, sadece etten ve kemikten ibaret bir varlık değildir. İnsan, Allah'ın kudretinin bir mucizesi, yeryüzündeki halifesi ve O'nu tanıyıp kulluk etmek için yaratılmış şuurlu bir misafirdir. Rabbimiz Kur'ân-ı Kerîm'de insanın yaratılışı ile ilgili şöyle buyurmaktadır:Gerçekten (biz) insanı, en güzel bir biçimde yarattık!1Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım.2İnsanın, Cenâb-ı Hakk'ın muhatabı olması ne büyük bir lütuf, ne büyük bir şereftir! Dünyada bazen makam sahibi insanlar, kendilerinden aşağı gördükleri kimseleri muhatap almaya bile tenezzül etmezler. Hâlbuki bütün kâinatın Rabbi olan Allah, insanı kendisine özel bir muhatap yapmış, Kur'ân-ı Kerîm'de defalarca “Ey insan!”, “Ey Âdemoğulları!”, “Ey iman edenler!” diye bizlere seslenmiştir. Düşünelim ki Rabbimiz bize hitap ediyor, bize kendisini tanıtıyor, bizi rahmetine davet ediyor. Bundan daha büyük bir ikram olabilir mi? İşte Kur'ân'ın nuruyla insana bakıldığında, insanın gerçek kıymeti ve mahiyeti böyle anlaşılır. Fakat bu nurdan mahrum kalanlar, insanı hakkıyla tanıyamamışlardır. Kimi onu sadece etten, kemikten ibaret bir madde yığını zannetmiş, kimi hayvanlar âleminin biraz gelişmiş bir ferdi olarak görmüş, kimi de bütün değerini yiyen, içen, üreten ve tüketen bir varlık seviyesine indirmiştir. Hâlbuki insan, ne sadece bedeninden ibarettir ne de dünyaya gelip birkaç gün yaşayıp yok olacak bir mahlûktur. İnsan, Rabbini tanımak, O'na kulluk etmek, esmâ-i İlâhiyeye ayna olmak ve ebedî saadete namzet olmak için yaratılmış çok kıymetli bir misafirdir. Kendi aczini ve fakrını anlayıp Rabbine yöneldiği ölçüde de gerçek değerini bulur. Çünkü insanın büyüklüğü, kendini büyük görmesinde değil, kendisini yaratan Rabbinin büyüklüğünü tanıyıp O'na kul olabilmesindedir. Bediüzzaman Hazretleri, Meyve Risalesi'nin Yedinci Meselesi'nde insanı şöyle tarif etmiştir:Hem mâdem gözümüzle görüyoruz ve aklımızla anlıyoruz ki: insan, şu kâinât ağacının en son ve en cem'iyetli meyvesi; ve hakîkat-i Muhammediye cihetiyle çekirdek-i aslîsi; ve kâinât Kur'ân'ının âyet-i kübrâsı; ve ism-i a'zam'ı taşıyan âyetü'l-kürsî'si; ve kâinât sarayının en mükerrem misâfiri; ve o saraydaki sâir sekenelerde tasarrufa me'zun en fa'âl me'mûru; ve kâinât şehrinin zemîn mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, vâridât ve sarfiyâtına ve zer' ve ekilmesine nezârete me'mûr ve yüzer fenlerle ve binler san'atlarla techîz edilmiş en gürültülü ve mes'ûliyetli nâzırı; ve kâinât ülkesinin arz memleketinde, Pâdişâh-ı Ezel ve Ebed'in gâyet dikkati altında bir müfettişi; ve bir nevi' halîfesi; ve cüz'î ve küllî harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı; semâvât ve arz ve dağların kaldırmasından çekindikleri emânet-i kübrâyı omzuna alan; ve önüne iki acîb yol açılan; yolun birinde zîhayatın en bedbahtı ve diğerinde en bahtiyarı; ve çok geniş bir ubûdiyetle mükellef bir abd-i küllîsi; ve kâinât sultânının ism-i a'zamına mazhar ve bütün esmâsına en câmi' bir âyînesi; ve hitâbât-ı sübhâniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhâtab-ı hâssı; ve kâinâtın zîhayatları içinde en ziyâde ihtiyaçlısı; ve hadsiz fakrıyla ve acziyle beraber, hadsiz maksadları ve arzuları ve nihâyetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bîçâre zîhayatı; ve isti'dâdca en zengini; ve lezzet-i hayat cihetinde en müteellimi; ve lezzetleri, dehşetli elemlerle âlûde; ve bekāya en ziyâde müştâkı ve muhtâcı; ve en çok lâyıkı ve müstehakkı; ve devamı ve saâdet-i ebediyeyi hadsiz duâlarla isteyen ve yalvaran; ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekāya karşı arzusunu tatmîn etmeyen; ve ona ihsânlar eden zâtı perestiş derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hârika bir mu'cize-i kudret-i samedâniye ve bir u'cûbe-i hilkat-i İlâhiye; ve kâinâtı içine alan ve ebede gitmek üzere yaratıldığına bütün cihâzât-ı insaniyesi şehâdet eden; böyle yirmi küllî hakîkatlerle Cenâb-ı Hakk'ın Hakk ismine bağlanan; ve en küçük zîhayatın, en cüz'î ihtiyâcını gören ve niyâzını işiten ve fiilen cevâb veren ve amellerini kaydeden Hafîz-i Zülcelâl'in Hafîz ismine, mütemâdiyen ve kâinâtı alâkadâr edecek ef'âliyle (yazmak için imlâ ederek) o ismin kâtibîn-i kirâmlarına, ehemmiyetli a'mâliyle yazı yazdırmakla, her şeyden ziyâde o ismin nazar-ı dikkatine mazhar bulunan bu insanlar, elbette ve elbette ve her hâlde ve hiç şübhe getirmez ki, o yirmi hakîkatlerin hükmüyle, insanlar için bir haşir ve neşir olacak. 3Bediüzzaman Hazretleri, insanı bize şu şekilde tarif etmiştir:1) Şu kâinat ağacının en son ve en kabiliyetli meyvesidir.2) Muhammed (sav)'ın nuru cihetiyle kâinat ağacının çekirdeğidir.3) Kâinat Kur'ân'ının en büyük âyeti ve ism-i a'zamı taşıyan Âyetü'l-Kürsî'si gibidir.4) Kâinat sarayının en değerli misafiri ve o saraydaki diğer ahaliyi yönetmeye izinli en faal memurudur.5) Kâinat şehrinin yeryüzü mahallesinin bahçesinin ve tarlasının gelir giderine ve ekilip biçilmesine bakmaya memurdur.6) Yüzlerce fen ve binlerce sanat öğrenebilecek kabiliyetlerle teçhiz edilmiştir.7) Padişah-ı Ezelî'nin nazarı altında bulunan bir müfettiş ve yeryüzünde bir nevi halifedir.8) Küçük ve büyük bütün hareketleri kaydedilen mesul bir varlıktır.9) Göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten çekindiği emânet-i kübrâyı omuzlarına almıştır.10) Önünde iki yol açılmıştır: İman ve ubudiyet yolu onu mahlûkatın en bahtiyarı yaparken, inkâr ve dalâlet yolu onu en bedbaht bir vaziyete düşürür.11) Çok geniş bir ubudiyetle vazifeli olan bir abd-i küllîdir.12) Cenâb-ı Hakk'ın ism-i a'zamına mazhar, Esmâ-i Hüsnâ'nın en câmi aynasıdır.13) Allah'ın hitaplarına ve konuşmalarına en anlayışlı ve seçkin bir muhatabıdır.14) Kâinatın canlıları içinde en fazla ihtiyaç sahibi olan ve sınırsız fakirliği ve acizliği ile beraber hadsiz maksatları, arzuları, nihayetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir bîçare canlıdır.15) Kabiliyet ve istidat bakımından mahlûkatın en zenginidir.16) Hayat lezzeti bakımından en çok elem çeken canlıdır; çünkü lezzetleri ayrılık, korku ve fanilikle karışıktır.17) Bekaya ve sonsuzluğa en ziyade iştiyak duyan ve muhtaç, bekaya en çok lâyık ve müstehak, devamlı yaşamayı ve ebedî mutluluğu hadsiz dualarla isteyen, yalvaran ve bütün dünya lezzetleri ona verilse de onun bekaya karşı arzusunu tatmin etmeyen varlıktır.18) Ona ihsanlar eden Allah'ı, tapmak derecesinde seven, sevdiren ve sevilen varlıktır.19) Duyguları ise bütün kâinatı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün ruhî ve bedenî cihazları şahitlik eden varlıktır.20) Allah'ın kudretinin sanatça harika bir mucizesi ve bir yaratılış harikasıdır.Bediüzzaman Hazretleri başka bir eserinde insanı şöyle tarif etmektedir:Şimdi kendi hayatının mâhiyetine bak ki, o mâhiyetinin icmâli şudur: 1- Esmâ-yı İlâhiyeye âit garâibin fihristi 2- Hem şuûn ve sıfât-ı İlâhiyenin bir mikyâsı 3- Hem kâinâttaki âlemlerin bir mîzânı 4- Hem bu âlem-i kebîrin bir listesi 5- Hem şu kâinâtın bir haritası 6- Hem şu kitâb-ı ekberin bir fezlekesi 7- Hem kudretin gizli definelerini açacak bir anahtar külçesi 8- Hem mevcûdâta serpilen ve evkāta takılan kemâlâtın bir ahsen-i takvîmidir.4Bediüzzaman Hazretleri, insanın mahiyetinin ne kadar büyük ve kapsamlı olduğunu göstermektedir. İnsan, küçük bir cisme sahip olmasına rağmen mânen bütün kâinatla alâkadardır. Bediüzzaman Hazretleri bunu sekiz madde hâlinde özetlemektedir:1) esmâ-yı İlâhiyeye Âit Garâibin Fihristidir. İnsan, Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinin tecellilerini üzerinde toplayan küçük bir fihrist gibidir. Rahmân, Rezzâk, Hakîm, Kerîm, Şâfî, Hafîz gibi birçok İlâhî isim, insanda farklı şekillerde tecelli eder. Örnek:Acıktığında Rezzâk ismini,Hastalandığında Şâfî ismini,Hata yaptığında Gafûr ismini,Sevgi gördüğünde Vedûd ismini,Bir tehlikeden korunduğunda Hafîz ismini daha iyi anlar.2) Şuûn ve Sıfat-ı İlâhiyenin Bir Mikyâsıdır. İnsana verilen cüz'î ilim, irade, sevgi, merhamet ve sahiplik duyguları, Allah'ın sonsuz ilim, irade, kudret ve rahmet sıfatlarını anlamak için bir ölçü vazifesi görür. İnsan, kendi mahiyetinden hareketle Rabbini tanımaya başlar. Örnek:İnsan bir ev yapar; bundan Allah'ın Hâlık ismini anlar.İnsan bir şeyi bilir; buradan Allah'ın Alîm ismini anlar.İnsan bir şeyi irade eder; buradan Allah'ın Murîd ismini tanır.3) Kâinâttaki Âlemlerin Bir Mîzânıdır. İnsanda maddî, hayalî, ruhî, aklî ve kalbî birçok âlem bir araya gelmiştir. Bu yönüyle insan, büyük kâinatta bulunan farklı âlemlerin küçük bir numunesidir. Örnek: insandaki hafıza levh-i mahfuzun, hayal alem-i misalin, ruh emir aleminin bir numunesidir. 4) Hem Bu Âlem-i Kebîrin Bir Listesidir. Nasıl bir kitabın içindekiler kısmı, bütün kitabın konularını özetlerse, insan da büyük kâinatta bulunan hakikatlerin bir listesini kendi mahiyetinde taşımaktadır. Örnek: Toprakta bulunan elementler insanda da vardır. Hayvanlardaki hisler insanda da vardır. Meleklerdeki marifet kabiliyeti insanda da vardır.5) hem Şu Kâinâtın Bir Haritasıdır. Kâinatta tecelli eden pek çok hakikat ve kanun, insanda küçük ölçekte mevcuttur. Bu sebeple insan, büyük âlemin küçültülmüş bir haritası gibidir. Örnek: Kâinatta sevgi vardır, insanda da sevgi vardır. Kâinatta düzen vardır, insan bedeninde de düzen vardır. Kâinatta hikmet vardır, insan hayatında da hikmet tecelli eder.6) Hem Şu Kitâb-ı Ekberin Bir Fezlekesidir. Kâinat, Allah'ın kudret kalemiyle yazılmış büyük bir kitap ise, insan bu kitabın özeti ve neticesidir. Bir fezleke, uzun bir metnin özeti demektir. Kâinatta dağınık hâlde bulunan manalar, insanda toplanmıştır. Mesela: bin sayfalık bir kitabın birkaç sayfalık özeti gibi, insan da kâinat kitabının özeti hükmündedir. Dağlarda görülen sanat, göklerde görülen nizam, baharlardaki hayat, canlılardaki hikmet; hepsi insanda daha kapsamlı bir şekilde toplanmıştır. Bu sebeple insana "âlem-i sagîr" (küçük âlem), kâinata ise "âlem-i kebîr" (büyük âlem) denilmiştir.7) Hem Kudretin Gizli Definelerini Açacak Bir Anahtar Külçesidir. İnsana verilen akıl, kalp, vicdan, his ve duygular; kâinatta gizlenmiş olan İlâhî isimleri, hikmetleri ve sırları keşfetmeye yarayan birer anahtar hükmündedir. İnsana verilen akıl, kalp, vicdan, hayal, muhabbet, merak; Allah'ın kâinattaki sırlarını anlamak için birer anahtardır. Mesela, Newton'un düşen elmayı görmesiyle yerçekimi kanununu keşfetmesi, aklın bir anahtar gibi vazife görmesine örnektir. Bir çiçeğe bakıp Allah'ın Cemîl ismini okumak, bir bebeğe bakıp Rahmân ismini görmek de kalbin kullandığı anahtarlardandır.8) Hem Mevcûdâta Serpilen ve Evkāta Takılan Kemâlâtın Bir Ahsen-i Takvîmidir. Cenâb-ı Hak, varlıklara dağıttığı güzellikleri, kabiliyetleri ve kemâlleri en mükemmel şekilde insanda toplamıştır. İnsan, "ahsen-i takvîm" sırrıyla yaratılmış, kâinatın en mükemmel meyvesi yapılmıştır. Allah, mahlûkatta ayrı ayrı bulunan güzellikleri insanda toplamıştır. Mesela, kartal uçar ama konuşamaz. Aslan güçlüdür ama düşünemez. Ağaç büyür ama sevemez. İnsan ise düşünür, sever, irade eder, ibadet eder, sanat üretir, öğrenir, şükreder. Bu yüzden insan, ahsen-i takvîm sırrıyla en mükemmel ve en güzel şekilde yaratılmıştır.Ayrıca BakınızİNSANA VERİLEN LATİFELERİN VAZİFELERİİNSANIN ACZ VE FAKRININ FARKINDA OLMASIİNSANIN YERYÜZÜNDE HALİFE OLMASIALLAH'IN İSİMLERİNİN İNSAN ÜZERİNDE TECELLİSİİNSANIN VE KAİNATIN MAHİYETİKaynakçalarTin, 95 / 4.Zâriyât, 51 / 56.Bediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 213 .Bediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 21 .
Büyük zatların dilinden Hüsrev Efendi'nin kıymeti ve ehemmiyeti nedir?
Bazıları, kabrin başına isim yazan bir taş koymanın yeterli olacağını, fazlasını yapmanın israf ve haram olduğunu söylüyor. En güzeli nedir? İslam'a göre ölçü nasıldır?