İhtilaf-ı efkâr, fikirlerin farklı olması demektir. Bu durum, insanların akıl, mizaç, kabiliyet, bilgi seviyesi ve içinde bulundukları şartların farklı olmasından doğar. Bu sebeple, fikir ayrılıklarının tamamen ortadan kalkması mümkün değildir. Asıl önemli olan, bu farklılığın hakikati aramak için mi, yoksa nefse, tarafgirliğe ve hevâya uyarak mı ortaya çıktığıdır.
Makbul olan ihtilaf, Kur’ân ve Sünnet ölçüleri içinde kalan, hakkı bulmaya vesile olan, istişareyi ve tefekkürü geliştiren fikir farklılığıdır. Zararlı olan ihtilaf ise, tefrikaya, düşmanlığa, bid’ate, dalâlete ve cemaat ruhunun zedelenmesine yol açan ayrılıktır. İslâm hem birliği emreder, hem de insanın bilmediği hususları ehline sormasını ister. Demek ki farklı düşünmenin meşru zemini, vahyin ölçülerine bağlı kalmak ve hakkı aramaktır.
Üstad Bediüzzaman, menfî ihtilafın büyük bir zaaf sebebi olduğunu haber verir ve ehl-i hakkın küçük meseleler yüzünden çekişmesini şiddetle ikaz eder. Çünkü kişi haklı da olsa, bir mü’minin diğer mü’mine karşı kin ve düşmanlık beslemesi uhuvveti bozar. Müsbet hareket ise, kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek, başkasının bâtılını esas alıp düşmanlık üretmemektir. Bu hususa dair Bediüzzaman Hazretleri şöyle demektedir:
Mesleğimiz haktır veya daha güzeldir. Yoksa yalnız hak benim mesleğimdir, demeye hakkını yoktur.1
Bu ölçü, ihtilaf-ı efkârın hangi noktada rahmet, hangi noktada felâket olduğunu açıkça gösterir. Hak namına yapılan müzakere faydalıdır; enaniyet hesabına yapılan çekişme ise zararlıdır. Bu hususta da şu ölçüyü rehber edebiliriz:
Eğer bir meselenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır. Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit, o münazarada bilmediği bir şeyi öğrenmiyor. Belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa, zararsız, bilmediği bir meseleyi öğrenip menfaattar olur, nefsin gururundan olurlar.2
Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, insaflı ve hakperest bir insan, hakkın kendi elinde çıkmasına değil, hakkın ortaya çıkmasına sevinir. Karşı tarafın elinde hakikati görürse de onu memnuniyetle kabul eder. Böyle bir anlayış, hem ihlâsı korur hem de ilmî müzakereyi bereketlendirir.
Farklı fikirlerin bulunması bazen hakikatin daha açık ortaya çıkmasına da vesile olur. Çünkü bir mesele farklı yönlerden ele alındığında eksik ve hatalı taraflar fark edilir, doğru olan görüş ise daha sağlam delillerle belirginleşir. Eğer herkes araştırmadan aynı kanaati tekrar ederse, o kanaat yanlış olduğunda umum aynı yanlışa sürüklenmiş olur. Bu sebeple, ölçülü, edepli ve hakikati arayan bir fikir alışverişi faydalıdır. Nefsânî münakaşa ise fayda değil zarar verir. Zira; "bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar." Yani hakikatin parıltısı, fikirlerin çarpışmasından değil; insaflı, ölçülü ve hakkı arayan bir müzakere ortamından doğar.
Netice olarak, ihtilaf-ı efkâr belli ölçüde kaçınılmazdır. Çünkü insanlar farklı yaratılmıştır. Fakat bu farklılık, Kur’ân ve Sünnet’e bağlı, edepli, istişareye açık ve hakperest bir zeminde kaldığında faydalı olabilir. Eğer hevâya, enaniyete, tarafgirliğe ve tefrikaya dönüşürse, zararı hem şahsa hem topluma dokunur.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 110
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 166

