Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurmaktadır:
Risale-i Nur’da riyadan kurtaracak ve ihlası kazandıracak çok hakaik zikredildiğinden ona havale edip, burada kısa kesiyoruz. İhlâsı kıran ve riyaya sevk eden pek çok esbabdan iki üçünü muhtasaran beyân edeceğiz.1
Riya: Bir ameli halka göstermek için işlemek anlamında kullanılmaktadır. Riya, yaptığı güzel bir işe karşılık övülmeyi istemeye denir. Bu tanımı yapanlara göre riyakârların üç özelliği bulunmaktadır:
1) Halk içinde dinç
2) Yalnız başına kaldığında tembel
3) Yaptığı tüm işlerinin insanlar tarafından övülmesinden hoşlanmak
Bediüzzaman Hazretlerine göre riyanın esası yalancı şöhrettir. İnsanı riyaya sevk eden sebepler ise iman zayıflığı, hırs, tama, şöhret ve makam isteği, üstünlük duygusu, uzun emel, maddi menfaat, insanların övgüsünü kazanmayı istemek, nefse bir makam vermek ve korkudur. Riyadan nefret ettiren ise ölümü düşünmektir. Riya, gizli şirk olarak tabir edilmiştir.2
Bediüzzaman Hazretleri 21. Lem'a İhlâs Risalesi'nde kişiyi riyaya sevk eden hususları şöyle söylemektedir:
Tul-ü emel (tükenmez dünyevî istekler). Tedavisi rabıta-i mevttir. Yani ölümü düşünmektir.
Maddi menfaat uğruna rekabet. Tedavisi iştirak-i amal, ittihad ve ittifaktır.
Şöhret ve makam sevgisi.
Korku ve tama (açgözlülük) olarak ifade etmektedir.
Bunların haricinde insanları riyaya sevk eden sebepler şunlardır:
1) İman Zayıflığı
Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şöyle buyurmaktadır:
Birincisi: Zaf-ı imandır. Allah’ı düşünmeyen, esbaba perestiş eder, halklara hodfuruşlukla riyakârane vaziyet alır.3
Kâinatta her şeyin gözle görülebilir veya idrak edilebilir bir sebebi vardır. Lâkin sebeplerin hakikatte hiçbir tesiri ve gücü yoktur. Sadece birer perdedir. Bu da imtihanın bir gereğidir. İmanı zayıf kimseler bunu tam manasıyla göremediklerinden menfaatleri veya ihtiyaçları için sebeplere haddinden fazla değer verip meyledebiliyor. Amellerini, işlerini, hizmetlerini insanlara beğendirmek adına yapıp onları haddinden fazla önemserler. Mesela, rızık için işverenine kendini beğendirmek arzu eder ve her işinde gösterişe başvurur. Elbette bunun çözümü kişinin imandaki zafiyetini gidermesidir. Sebeplerden sıyrılıp her şeyin Allah’ın takdiri ile gerçekleştiği şuuruna varabilmektir.
2) Hırs ve Tama
Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şöyle buyurmaktadır:
Hırs ve tama, zaaf ve fakr noktasında teveccüh-ü nâsı celbine medâr riyakârane vaziyet almaya sevk ediyor. Risâle-i Nûr şakirdleri, iktisat ve kanaat ve tevekkül ve kısmetine rızâ gibi, Risâle-i Nur'un dersinden aldıkları izzet-i imaniye, inşaallah onları riyadan ve dünya menfaatleri için hodfuruşluktan men eder.4
Hırs; bir şeyi ayıplanacak derecede şiddetli istemektir ki kişiyi, istediğini elde etmek noktasında haram yollara dahi sevk eder. Tama ise açgözlülük demektir. İnsanın ihtiyaçları ve hayalleri sonsuz, buna karşılık gücü ve serveti ise yoktur. Yani insan âcizdir; ihtiyaçlarını elde etmek için çalışıp gayret edip sonrasında tevekkül etmelidir. Aksi hâlde hırs gösterir, nefsine uyarsa istekleri uğruna hakkın rızasını değil, halkın rızasını esas alır. Kendini onlara beğendirmek ister. Hem insan fakirdir. Kanaat ve iktisat ile şükür etmelidir. Eğer elindeki ile yetinmeyip tama ederse yani açgözlülük yaparsa daha fazlası için insanların minneti altına girer. Onları memnun etmek ister ve riyaya düşer. Bu sebeple bir mü’min, hırsa karşı azim ve gayreti esas alıp tevekkül etmelidir. Tama hastalığına karşı ise iktisat ve kanaat zırhını kuşanmalıdır.
3) Şöhret Arzusu, Makam Sevgisi ve Üstünlük Duygusu
Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şöyle buyurmaktadır:
Hırs-ı şöhret, hubb-u câh, makam sahibi olmak, emsaline tefevvuk etmek gibi hisler ve insanlara iyi görünmek, tasannukârane haddinden fazla kendine ehemmiyet verdirmek ve tekellüfkârane lâyık olmadığı yüksek makamlarda görünmek tarzını takınmakla riyâ eder.5
İnsan şöhret için yani tanınmak ve bilinmek adına istemediği hâlde insanlara hep iyi davranır. Mesela, toplum nazarındaki şöhreti adına gösterişli iyilik faaliyetlerinde bulunur. Hem makama olan düşkünlüğü ve üstün olduğunu iddia ettiği için kendisini fazlaca sever ve olduğundan daha fazla kıymet verir; bu sebeple yapmacık ve zorlayıcı hareketlerde bulunur. Netice olarak bu menfi, kötü his ve hevesler onu riyaya sevk eder. İşte bunlardan kurtulmanın çaresi olarak, Bediüzzaman Hazretleri talebelerine şu şekilde ders vermektedir:
Risâle-i Nûr şâkirdleri, ene'yi, nahnü'ye tebdîl ettikleri, yani enâniyeti bırakıp, Risâle-i Nûr dâiresinin şahs-ı ma‘nevîsinin hesabına çalışması, ‘ben’ yerine ‘biz’ demeleri; ve ehl-i tarîkatin ‘fenâfişşeyh’ ve ‘fenâfirresûl’ ve nefs-i emmâreyi öldürmek gibi riyâdan kurtaran vâsıtaların bu zamanda birisi de ‘fenâfilihvân’, yani şahsiyetini kardeşlerinin şahs-ı ma‘nevîsi içinde eritip öyle davrandığı için, inşâallâh ehl-i hakîkatin riyâdan kurtulmaları gibi, bu sır ile onlar da kurtulurlar.6
Bediüzzaman Hazretlerinin izahlarından da anlaşıldığı üzere, şöhret ve makam sevgisinden kurtulup ihlası elde etmenin çaresi "ben" yerine "biz" diyerek kişinin enaniyeti terk ederek umumun maslahatı adına fedakâr bir şekilde çalışmasıdır. Yani kendi nefsini ve şahsiyetini, kardeşleri adına terk etmesidir.
Ayrıca Bedîüzzaman Hazretleri başka bir risalesinde şöhret ve makam sevgisi için şöyle demektedir:
Ey şân ve şerefi, nâm ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al. Şöhret ayn-ı riyâdır. Ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O belâ musibetine düşersen اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ (Muhakkak ki biz, Allah'a âidiz ve muhakkak ki biz, ancak O'na dönücüleriz!) de. O belâdan kurtul.7
Yani, şöhret sahibi olmak ve bilinmek arzusu bizzat riyanın kendisidir. Öyle ki kalbin latîf, güzel ve müsbet hislerine zarar verip öldürmektedir. İnsanı diğer insanlara kul ve köle yapmaktadır. Bu zehirli hislerden kurtulmanın en tesirli ilacı ise ölümü hatırlamaktır. Zira ölüm her türlü nefsî lezzet ve arzuyu acılaştırıp yok etmektedir.
4) Ucb ve Gurur
Sen ey riyâkâr nefsim! “Dine hizmet ettim” diye gururlanma! اِنَّ اللّٰهَ لَيُؤَيِّدُ هٰذَا الدّ۪ينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ sırrınca müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racûl-ü fâcir bilmelisin. Hizmetini ve ubûdiyetini, geçen ni‘metlerin şükrü ve vazîfe-i fıtratı ve farîza-i hilkati ve netice-i san‘atı bil, ucub ve riyâdan kurtul!8
Bediüzzaman Hazretlerine göre bir kişiyi, hususen müsbet ve faydalı iş ve hizmetlerde bulunan insanları riya ve gösterişe sevk eden hislerden biri de ucb yani ameline güvenip, kendini beğenip böbürlenmektir. Bu tuzağa düşen adam, dine ve insanlığa hizmet edip faydalı işler yaptıkça kendine olan hayranlığı artar ve bunun insanlar tarafından fark edilip bilinmesini kalben arzu eder. Zira kendisini beğenip takdir ettiği gibi başkalarının da bunu yapmasını ister. Sevgili Peygamberimiz (sav) bu konuyla ilgili şöyle buyurmaktadır:
Muhakkak ki Allah bu dini fâcir (günahkâr) adamla da teyîd eder.9
Dolayısıyla Allah isterse günahkâr adamları da bu dine hizmet ettirir. O sebeple insanın gururlanmaya hakkı yoktur. Belki o günahkâr adam bizzat kendisidir de Allah onu dinine hizmet ettiriyordur. Bu sebeple kul, yaptığı iyi, güzel ve faydalı hizmetleri sahiplenip kendini fazilet sahibi görüp beğenmemeli. Hizmetlerini kendisine verilen nimetin bir şükrü olarak görmeli. Hem kulluğunun da yaratılışının gereği olan bir vazifesi olduğunu unutmamalı. Böylece riya ve gururdan yüz çevirmelidir.
5) Havf (Korku)
Bedîüzzaman Hazretleri ihlâsı kıran ve riyaya sevk eden bir diğer mâninin de korku olduğunu söylemektedir. Zira insan, korktuğu ve çekindiği kişiye karşı yapmacık davranır. Onu memnun etmeye ve razı etmeye çalışır. Ta ki kendisine bir zarar gelmesin. Bedîüzzaman Hazretleri, zâlim insanların korku damarını kullanarak onları korkutup çok zulüm ve haksızlık yaptıklarını şöyle söylemektedir:
İşte ey kardeşlerim! Eğer ehl-i ilhâdın dalkavukları sizi korkutmak ile kudsî cihâd-ı ma‘nevînizden vazgeçirmek için size hücum etseler, onlara deyiniz: Biz hizbü’l-Kur’ânız. اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ sırrıyla Kur’ân’ın kal‘asındayız. حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ etrafımızda çevrilmiş muhkem bir sûrdur. Binler ihtimâlden bir ihtimâl ile şu kısa hayat-ı fâniyeye küçük bir zarar gelmesi korkusundan, hayat-ı ebediyemize yüzde yüz binler zarar verecek bir yola bizi ihtiyârımızla sevk edemezsiniz.10
Özetle ifade etmek gerekirse, insanı riyaya sevk eden en önemli sebeplerden biri korku hissidir. İnsan bazen zarar görmekten, dışlanmaktan veya menfaatini kaybetmekten çekindiği için hakikatten taviz verip riyakârane davranışlara yönelebilir. Hâlbuki böyle bir durumda yapılması gereken, Allah’ın sonsuz güç ve kudretini hatırlamaktır. Çünkü Cenâb-ı Hak, hak ve hakikat tarafında olanları muhafaza edeceğini âyetleriyle bildirmektedir. Ayrıca unutulmamalıdır ki, “Hakkın hatırı âlidir, hiçbir hatıra feda edilmez.” sırrınca; hak ve hakikat uğrunda her şey fedâ edilir. Geçici ve fâni olan dünya hayatında küçük bir zarar görmemek adına riyaya düşmek, hem ihlasa büyük zarar verir hem de ebedî hayat olan ahiret açısından çok ağır kayıplara sebep olabilir.
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 171.
Muhlis Körpe, Risale-i Nur Istılahları, Süeda Yayınları, Isparta 2023, s. 163.
Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 234.
Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 235.
Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 235.
Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 235.
Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 76.
Bediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 91.
Buhari c.7 s. 212.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 300.

