İlgili yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:
Sonra pür-merak ve pür-iştiyâk o misâfir, âlem-i şehâdet, cismânî ve maddî cihetinde mahsûs tâifelerin dillerinden ve lisân-ı hâllerinden ders aldığından, âlem-i gayb ve âlem-i berzahta dahi mütâlaa ile bir seyâhat ve bir taharrî-i hakîkat arzu ederken, her tâife-i insaniyede bulunan ve kâinâtın meyvesi olan ve insanın çekirdeği hükmünde bulunan ve küçüklüğüyle beraber ma‘nen kâinât kadar inbisât edebilen müstakîm ve münevver akılların, selîm ve nûrânî kalblerin kapısı açıldı. Baktı ki onlar, âlem-i gayb ve âlem-i şehâdet ortasında insanî berzahlardır. 1
Bediüzzaman Hazretleri, hakikati arayan insanın yalnız gözle gördüğü maddî âlemle yetinmediğini, fıtratına yerleştirilen merak ve iştiyak duygusuyla görünmeyen âlemleri de tanımak istediğini ifade etmektedir. İnsan, önce kâinattaki varlıkların lisân-ı hâllerinden ders alır; dağlara, yıldızlara, baharlara, canlılara bakarak Cenâb-ı Hakk'ın kudretini ve hikmetini tanır. Fakat insanın kalbi ve aklı, yalnız görünen âlemle tatmin olmaz; ölümden sonraki hayatı, melekleri, ruhları ve gayb âlemini de merak eder. İşte bu noktada Allah Teâlâ, insanı karanlıkta bırakmamış; her devirde hakka yönelmiş, akılları istikamet bulmuş, kalpleri îman nuru ile aydınlanmış insanlar yaratmıştır. Peygamberler, sahabeler, âlimler, evliyalar ve sıddıklar, bu mânâda âlem-i şehâdet ile âlem-i gayb arasında birer köprü hükmüne geçmişlerdir. Bedenleriyle bu dünyada yaşarken, îmanları, mârifetleri ve kalplerindeki nur sayesinde görünmeyen hakikatlere de nazar etmişlerdir. Bu sebeple Bediüzzaman Hazretleri onları "insanî berzahlar" olarak tavsif eder.
İnsanî berzahlar ifadesi, akıl ve kalbin iki âlem arasında bir vasıta olmasını bildirir. Yani insanın selîm kalbi ve münevver aklı, bir taraftan şehâdet âlemine bakar; diğer taraftan gayb âlemine îman, keşf-i fıtrî, vicdan, hads ve ruhânî sezgi cihetleriyle alâka kurar. Bu sebeple insan, yalnız görünen eşyadan ibaret bir varlık değildir; kalb ve akıl cihetiyle görünmeyen hakikatlere de yönelir.
Burada “müstakîm ve münevver akıllar” denilmesi, hakikati eğrilmeden arayan, dalâlet ve hevâ ile bozulmamış akılları; “selîm ve nûrânî kalbler” denilmesi de inkâr, gaflet ve mânevî hastalıklardan kurtulmuş kalbleri gösterir. Böyle akıl ve kalpler, âlem-i gayb hesabına birer şâhid olur. Çünkü fıtratları, vicdanları ve îmanları ile Allah’ın varlığına, birliğine, bekāya, berzah âlemine ve daha birçok gaybî hakikate işaret ederler. Nasıl iki denizi birbirinden ayıran ve birbiriyle buluşturan bir berzah/perde varsa, selîm kalpler ve müstakîm akıllar da görünen âlem ile gayb âlemi arasında bir geçit, bir pencere ve bir tercüman vazifesi görmektedir. Küçük bir insan bedeni içinde bulunan akıl ve kalp ise mânen bütün kâinatı içine alabilecek kadar genişleyebilmekte, ezelden ebede uzanan hakikatleri tefekkür edebilmektedir. Böylece insan, yalnız maddî bir varlık olmadığını, îman nuruyla kâinat kadar geniş bir mânevî âleme açılabildiğini anlamaktadır.
Bu cümlede ayrıca ince bir işaret vardır. İnsan, gayb âleminin hakikatlerine kendi başına ulaşmaya çalışmaz; bu yola daha önce girmiş, aklı istikamet bulmuş ve kalbi îman nuru ile aydınlanmış kimselerin rehberliğine ihtiyaç duyar. Çünkü peygamberlerin getirdiği vahiy, sahabenin sadakati, mücedditlerin ve evliyaların mârifeti, insanı gayb âlemine ulaştıran emniyetli ve sağlam bir yol hükmündedir. Bu sebeple hakikati arayan insan için en güvenilir rehber, selîm kalplerin ve münevver akılların gösterdiği istikamet olur. Böylece insan, kâinatın görünen sayfalarından başladığı hakikat yolculuğunu, nurlu kalplerin rehberliğiyle âlem-i gaybın hakikatlerine kadar ulaştırabilir.
Özetle bu metin; insanın akıl ve kalbinin sıradan bir his ve düşünce merkezi olmadığını; îman, istikamet ve selâmet ile nurlandığında gayb âlemini anlamaya bir pencere ve şehâdet âleminden berzah âlemine geçişte bir mânevî menfez olduğunu ifade eder. İnsan, bu cihazlarla görünen âlemden görünmeyen hakikatlere intikal eder.
Bediüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 101.

