İlgili bölümü cümle cümle şu şekilde açıklayalım:
Mu‘cizat-ı Ahmediye’nin (asm) Birinci Zeyli
On Dokuzuncu Söz
Risalenin Kimliği: 19. Mektub’da yer alan 19. Söz, Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselam’ın peygamberliğini ispat eden harikulade bir risaledir. Zülfikar mecmuasında ve Hüsrev Efendi tarafından ezber risalesi olarak derlenen ‘Beş Risale’ kitabında yer almaktadır. 1929-30 yıllarında Barla’da telif edilmiştir.
Risalet-i Ahmediye’ye (asm) dairdir.
Peygamberimizin (sav) mucizelerinden bahseden 19. Mektub’un eklerinden birincisi olup 19. Söz risalesidir. Hz. Peygamber’in (sav) peygamberliğinin ispatına dairdir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
On dört reşehatı tazammun eden On Dördüncü Lem‘a’nın
Burada zikredilen 14. Lem‘a, Lem‘alar eserindeki 14. Lem‘a değil, Nurun İlk Kapısı 1 adlı eserde yer alan 14. Lem‘a’dır. 14. derste, 14 adet Lem‘a vardır; 14. Lem‘a’da da 14 adet reşha vardır.
Birinci Reşhası: Rabbimizi bize ta‘rif eden üç büyük, külli muarrif var.
Reşha; sızma, sızıntı ve terleme gibi manalara gelmektedir. Bu risaledeki her bir reşha, Peygamber Aleyhissalatü Vesselam gibi bir okyanusu kısaca anlatan damlalar hükmündedir. Allah’ı insanlara tanıtan ve bildiren üç büyük umumi tanıtıcı vardır.
Birisi: Şu kitab-ı kainattır ki, bir nebze şehadetini on üç lem‘a ile Nur Risalesi’nden on üçüncü dersten işittik.
Kâinat; Cenab-ı Hakk'ın sonsuz kudretiyle yazılmış, varlıklardan oluşan büyük bir kitaptır. Bu büyük kâinat kitabındaki her bir varlık, Allah’ın varlığını, birliğini ve büyüklüğünü apaçık göstermektedir.
Burada zikredilen 13 Lem‘a, Nurun İlk Kapısı’ndaki 14. dersin ilk 13 Lem‘asıdır. İlk 13 Lem‘a, kainat kitabını okuyarak Allah’ın varlığını ve birliğini; 14. Lem‘a ise Aleyhissalatü Vesselam'ın peygamberliğini ispat ediyor.
Birisi: Şu kitab-ı kebirin ayet-i kübrası olan, Hatemü’l-Enbiya Aleyhissalatü Vesselam’dır.
Şu büyük kâinat kitabının en büyük ayeti, peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Peygamber Aleyhissalatü Vesselam’dır. Yani, yaratılan varlıkların her biri Allah’ın varlığına ve birliğine birer delildir. Yaratılmışlar içerisinde en büyük delil ise Hz. Peygamber Aleyhissalatü Vesselam’dır. Yani getirmiş olduğu Kur’an ile bine yakın gösterdiği mucizeleriyle, imanıyla, ahlakıyla ve daha pek çok cihetle Allah’ın varlığına ve birliğine en büyük bir delildir.
Birisi de: Kur’an-ı Azimü’ş Şan’dır.
Allah’ı tanıtan diğer büyük umumi delil ise Allah’ın ezeli kelamı olan şanı yüce Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an-ı Kerim; Allah’ın varlığını ve birliğini anlatmakla beraber, Allah’ın emir ve yasaklarını, razı olduğu ve olmadığı şeyleri anlatan kutsal bir kitaptır.
Şimdi şu ikinci burhan-ı natık olan Hatemü’l-Enbiya Aleyhissalatü Vesselam’ı tanımalıyız, dinlemeliyiz. Evet, o burhanın şahs-ı ma‘nevisine 2 bak:
Şimdi, Allah’ı umumi olarak tanıtan delillerden ikincisi olup aynı zamanda ‘konuşan bir delil’ olan Peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed Aleyhissalatü Vesselam’ı tanımak ve dinlemek gerekir. Onun için öncelikle o Zat’ın (sav) manevi şahsiyetine bakılmalıdır.
Nasıl ki bir insanın gözümüzle gördüğümüz şekli zatını, şahsını gösterir. Öyle de davası, işleri, icraatı, himmeti, samimiyeti, ahlakı ve ortaya koyduğu eserleri de manevi şahsiyetini göstermiş olur. Bu risalede, Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin manevi şahsiyeti izah edilecektir.
Sath-ı arz bir mescid,
Hz. Peygamber Aleyhissalatü Vesselam; getirmiş olduğu din ile tüm yeryüzünü kısa bir zamanda büyük bir mescit haline dönüştürmüştür. Öyle ki getirmiş olduğu iman nuru ile yeryüzünü küfür ve şirk karanlıklarından kurtarıp hidayete, hakka, nura ve istikamete sevk etmiştir.
Aynı zamanda diğer dinlerde olduğu gibi sadece kilise ve havra gibi yerleri ibadet yeri olarak göstermemiş, yeryüzünün temiz olan her yerini ibadethane olarak göstermiştir. Zira bir hadis-i şerifte Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:
…Yeryüzü bana mescit ve temiz kılındı, onun için ümmetimden namaz vaktine kavuşan herkes (bulunduğu mekanda) namazını kılıversin…3
Mekke bir mihrab,
Mihrab; cami ve mescitlerde imamın namaz kıldırdığı yer olup kıbleyi gösteren yere denir.
Yeryüzü mescidinde de Mekke’nin yeri mihraptır. Yani Mekke hem vahyin ilk merkezi olması hem de Peygamberimizin imanında, ahlakında, ibadetinde, tüm hal ve hareketlerinde tüm insanlığa her cihetle imam olup model olduğu yerdir.
Mekke’de inen ayetler, genel olarak inanç esaslarıyla ilgilidir. Bu ayetler, daha ziyade Allah’ın varlık ve birliğini nazara verir. Kabe de bir tek Allah’a yönelmenin ifadesi olarak bütün müminlerin ve diğer bütün peygamberlerin kıblesi olmuş, tevhid inancının sembolü haline dönüşmüştür. Bunun için bütün Müslümanlar namazda Kabe’ye yönelerek o tevhid inancına tabi olduklarını göstermek için namazlarını o şekilde kılarlar. Bu yönüyle Hz. Peygamber (sav), tevhid inancına inananların hepsinin imamı olmuştur.
Medine bir minber,
İmamın hutbe okuduğu yüksek yere minber denir. Medine; ibadet esaslarının öğretildiği ve tam anlamıyla yaşandığı, İslami medeni bir toplumun oluştuğu, İslam’ın yayılıp güç ve kuvvet kazandığı, devlet haline geldiği bir yerdir. Öyle ki o zamanın büyük devletleri olan Bizans, Roma, İran, Sasani ve diğer devletlere buradan İslam’a davet mektupları gönderildi. Yani Medine, İslamiyet’in dünyaya ilan edilip İslam hakikatlerinin haykırıldığı, Resulullah Aleyhissalatü Vesselam’ın minberi olmuştur.
O burhan-ı bahir olan Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselam bütün ehl-i imana imam,
Allah’ın varlığına ve birliğine açık bir delil olan Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam, kendisine tabi olan milyarlarca ehl-i imana her cihetle imam olmuştur. Öyle bir imam ki asırlar geçmiş olmasına rağmen bugün iki milyar insan ona tabi olmuştur.
Bütün insanlara hatip.
Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam, getirmiş olduğu İslam dinini bütün insanlığa tebliğ etmekle bütün insanlara hatip olmuştur. Hz. Peygamber (sav) bu halini şöyle ifade etmiştir:
Her peygamber sadece kendi kavmine gönderilirken ben bütün insanlığa gönderildim.’4
Bütün enbiyaya reis,
Hz. Peygamber (sav), Adem Aleyhisselam'dan kendisine gelinceye kadar gönderilmiş olan bütün peygamberlerin reisi olmuştur. Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:
Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra yanınızdakini tasdik eden bir elçi size geldiğinde O’na mutlaka inanacak ve yardım edeceksiniz. 5
Rabbimiz bu ayette tüm peygamberlerden Hz. Peygamber’e (sav) tabi olmaları hususunda söz almıştır. Başka bir ayette şöyle buyurulmuştur:
Nihayet (kıyamet gününde) her ümmetten (peygamberlerini) birer şahit (olarak) getirdiğimiz ve seni de onların üzerine şahit tuttuğumuz zaman, (bakalım o kafirlerin halleri) nasıl olacak!6
Bu ayette de Peygamber Efendimizin (sav) bütün peygamberlere reis olduğu hususu vurgulanmaktadır.
Ayrıca Miraç gecesinde bütün peygamberlere imamlık yapması, hiç kimseye nasip olmayan "İki yay kadar yahut daha yakın olan ‘Kab-ı Kavseyn’7 makamına çıkarak Allah ile konuşması da Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselam’ın peygamberlerin reisi olduğunu bildirmektedir.
Bütün evliyaya seyyid,
Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselam, evliyaların, ariflerin ve alimlerin önderi ve efendisi olmuştur.
Bütün enbiya ve evliyadan mürekkep bir halka-i zikrin serzakiri
Hz. Peygamber (sav), 124 bin peygamber ve 124 milyon evliyadan meydana gelen büyük ve nurani bir topluluktan oluşan zikir halkasının başıdır.
Bütün enbiya hayatdar kökleri, bütün evliya taravetdar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki; her biri da‘vasını, mu‘cizatlarına istinad eden bütün enbiya ve kerametlerine i‘timad eden bütün evliya tasdik edip, imza ediyorlar.
Peygamber Efendimiz’i (sav) nurani bir ağaca benzetecek olursak, diğer peygamberler Hz. Peygamber’den (sav) önce geldiklerinden bir nevi o ağacın köklerini oluştururlar. Peygamber Efendimiz’den (sav) sonra gelen bütün evliyalar ise o nurani ağacın dalları ve meyveleri hükmünde olurlar.
Bütün peygamberler, gösterdikleri mucizelerle kendi peygamberliklerini ispat etmekle beraber, aynı zamanda Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselam’ın tevhid davasını da tasdik etmişlerdir. Evliyalar da risalet güneşinden aldıkları nur ile kerametler göstermişler ve bu kerametleriyle Resulullah Aleyhissalatü Vesselam’ın davasını tasdik edip imza basmışlardır.
Zira o Peygamberimiz Aleyhisselatü Vesselam لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der, da‘va eder. Bütün sağ ve sol, yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurani zakirler aynı kelimeyi tekrar ederek, icma‘ ederek, ma‘nen “Sadakte ve bi’l-hakkı natakte” derler.
Çünkü Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyerek Allah'tan başka ilah olmadığını tüm dünyaya ilan etmiştir. Kendisinden önce gelen bütün peygamberler ve kendisinden sonra gelen bütün evliyalar, arifler, alimler de aynı kelimeyi tekrar ederek tevhid davasında birleşmişler ve manen “Sadakte ve bi’l-hakkı natakte” (Doğru söyledin, hakkı konuştun!) demişlerdir.
Hangi vehmin haddi var ki, böyle hesabsız imzalarla te’yid edilen bir müddeaya parmak karıştırsın? 8
Doğruluk ve hakkaniyetleriyle meşhur olup farklı zamanlarda ve coğrafyalarda yaşamış olan 124 bin peygamberin ve milyonlarca evliyanın yalan üzerine birleşmesi kesinlikle mümkün değildir. Yalanda ittifak etmeleri mümkün olmayan bu nurani cemaatin en büyük davaları olan لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ (Allah’tan başka ilah yoktur!) davasına karşı birtakım boş vehim ve kuruntuların, asılsız fikir ve safsataların parmak karıştırması, o davayı sarsması imkansızdır.
1926 yılında Burdur’da telif edilmiştir. 14 dersten oluşur.
Peygamberimizin (sav) şahs-ı manevisi, O’nun kendi şahsına ait imanını, ahlakını, kulluğunu ifade ettiği gibi peygamberliği noktasında kıyamete kadar devam edecek olan İslam dinini ve şeriatını ve diğer bütün icraatlarını da kapsamaktadır. Aynı zamanda Mirac Gecesi’nde Hz. Cebrail (as) ile Sidre-i Münteha’ya kadar gidip ondan sonraki makamlara Hz. Cebrail (as) gidemediği halde 70 bin perdeyi geçip Kab-ı Kavseyn makamına kadar çıkıp Cenab-ı Hak’la bizzat görüşmesi, bütün alemlere rahmet olarak gönderilmesi dolayısıyla bütün varlıkların yaratılış sebebi ve bütün peygamberlerin reisi olması dahi O’nun manevi şahsiyetinin büyüklüğünü göstermektedir.
Buhari, Salat, 56; M1163 Müslim, Mesacid, 3
Buhari, Salat, 56; M1163 Müslim, Mesacid, 3
Al-i İmran 3/81
Nisa, 4/41
Necm, 53/9
Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.321

