İlgili kısım Risale-i Nur da şu şekilde geçmektedir:
Bir saray var. Yüzer kapalı kapıları var. Bir tek kapının açılmasıyla, o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez. İşte hakāik-i îmâniye, o saraydır. Herbir delil, bir anahtardır; isbat ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı kalmasıyla, o hakāik-i îmâniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise, bazı esbâba binâen, ya gaflet veya cehâlet vâsıtasıyla, kapalı kalmış bir kapıyı gösterir; isbat edici bütün delilleri nazardan iskāt ediyor. “İşte bu saraya girilmez, belki saray değildir, belki içinde bir şey yoktur” der, kandırır.1
Bu paragrafın anlatmak istediği şudur: Bir hakikate ulaşmak için birçok delil ve birçok yol bulunabilir. Bu yollardan hepsini aynı anda anlayamasak da, bir tek sağlam delille o hakikate ulaşıldığında netice sabit olur. Diğer bazı yolların henüz anlaşılmamış veya açıklığa kavuşmamış olması, o hakikati bozmaz. Meselâ Allah’ın varlığını kâinattaki düzen, hikmet ve sanat ile açıkça anlayabiliriz. Bir kimse bunu yıldızlardan, diğeri insan bedeninden, bir başkası da rızıkların muntazam verilmesinden görebilir. Bunlardan bir tanesi bile insanı neticeye ulaştırsa yeterlidir. Başka delilleri o anda tam anlayamamak, elde edilen hakikate zarar vermez. Yüz kapılı saray misali de bunu anlatır. Saraya girmek için yüz kapı vardır. Bunlardan bir kapı açılsa insan saraya girer. İçeri girdikten sonra öteki kapıların kapalı olması, o saraya girmiş olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu hususta Kuran-ı Kerim'in şu ayetini gösterebiliriz:
Mü’minler için göklerde ve yerde Allah’ın birliğini ve kudretini gösteren nice deliller vardır. Gerek sizin yaratılışınızda, gerekse Allah’ın yeryüzüne yaydığı canlılarda kesin olarak inanacak bir toplum için nice deliller vardır. Gece ile gündüzün peş peşe gelmesinde, Allah’ın gökten yağmur indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârları değişik yönlerden estirmesinde de aklını kullanan bir toplum için nice deliller vardır. Bu deliller gibi, Kur’an’a ait olarak indirdiğimiz bu âyetler de Allah’ın âyetleri olup, onları sana gerçeğin tâ kendisi olarak ve tarafımızdan geldiklerinde hiçbir şüphe olmayacak şekilde okuyoruz. Artık onlar, Allah’a ve O’nun âyetlerine inanmadıktan sonra başka hangi söze inanacaklar?2
Mesela bu ayet de sayılan Allah'ın varlık delillerinden bir ikisini anlayıp, diğer delillerde ise Allah'ın varlık delillerini kavrayamamak imana zarar vermez. Mesela gece ile gündüzün peş peşe gelmesinde, Allah’ın gökten yağmur indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde ifadesinde Allah'ın varlığını anlayıp, rüzgârları değişik yönlerden estirmesinde ifadesinde Allah'ın varlığına fikir olarak intikal edememek imana zarar vermez. Demek ki bazı meseleleri anlamış olmak, hakikate girmek için kâfidir; başka bazı meseleleri henüz anlayamamış olmak ise o hakikati inkâr sebebi olamaz.
Bu misal iman meselelerinde çok mühimdir. Bir insan Allah’ın varlığını ve birliğini kuvvetli bir delille anlamışsa, sonra kader, haşir veya hikmetli bazı hadiselerde zorlandığı noktalar yüzünden “Madem bunu anlayamadım, öyleyse hepsi yanlış” diyemez. Çünkü bir kapıdan içeri girmiştir. Anlayamadığı meseleler ise sonradan açılabilecek başka kapılar hükmündedir.
Aynı misal insanlar hakkında da geçerlidir. Bir kimsede çok güzel hasletler, faydalı hizmetler ve iyi niyet açıkça görülüyorsa, birkaç kusurundan dolayı onun bütün iyiliklerini yok saymak doğru değildir. Bir iki kapının kapalı olması, sarayın varlığını inkâr ettirmez. Buna günlük hayattan da misal verilebilir. Bir üniversiteye girmek için birçok kapı olabilir. İnsan ana kapıdan içeri girdikten sonra yan kapıların kapalı olması artık girmesine engel olmaz. Yine bir doktorun hastalığı tahlil, muayene veya görüntüleme gibi farklı yollarla anlaması mümkündür. Bunlardan biri hastalığı açıkça gösterdiğinde, diğer yolların henüz kullanılmamış olması teşhisi geçersiz kılmaz.
Sonuç olarak; bir meselede anlamadığımız birkaç noktadan dolayı bildiğimiz ve ispat ettiğimiz hakikatleri terk etmemek gerektir.
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 91
Casiye, 45/3-6.

