Ebced, Arap harflerine belirli sayısal değerler verip, kelime ve cümlelerin toplamından tarih veya işaret mânâları çıkarmaya yarayan hesabın adıdır.
Cifir ise ebcedi de içine alan daha geniş bir tabir olarak; harf ve rakamlar üzerinden remzî işaretler ve bazı vukuata dair tevafuklar çıkarmaya dair bir ilim olarak kullanılır.
Özetle; Ebced, yöntem/hesap kısmıdır; Cifir ise, bu tür hesap ve işaretlerin ait olduğu daha geniş sahadır.
Risale-i Nur’da da ebced hesabı, harflere değerleri verilerek yapılmıştır. Bu meseleye aşağıdaki paragraf örnek verilebilir:
Hâşiye: Hazret-i Alî radıyallâhü anhın şu kerâmeti pek zâhirdir. Çünki hurûf-u ecnebiyenin İslâm içinde cebren kabûl ettirildiği zamanı سُطِّرَتْ تَسْط۪يرًا cümlesiyle tam tamına aynı tarihi gösteriyor. Cifirle ve hesâb-ı ebcedle fıkranın ma‘nâsını takviye ediyor. Şöyle ki: İki (س) yüz yirmi, iki (ط) on sekiz, iki (ت) sekiz yüz, iki (ر) dört yüz, bir (ي) on, bir (الف) bir, bin üç yüz kırk dokuzdur. Şimdi Arabî bin üç yüz elli üçtür (m. 1934). Bu hurûfun cebren kabûlü ve Ramazan gecelerinde çoluk-çocuk ve kadınlara okutturulması dört sene evveldir.1
Yukarıdaki paragrafta ilgili satırda geçen harflere, harflerin karşılığı olan değerler verilerek bir tarih elde edilmiştir. Herkes bu rakamlara dayanarak yapılan hesapların sağlamasını yapabilir. Fakat bu ilim mânevî ilimlerden olduğu için herkesin bununla neticeye ulaşması mümkün değildir.
Ayrıca bu ilim dalıyla çokça meşgul olmanın mânevî olarak da zararları ve tehlikeleri vardır. Bu noktada, bu ilim dalı ile ilgili bir ders isteyen talebesi Hulusi Efendi’ye Hz. Üstad’ın verdiği cevap, bu konudaki hassasiyeti gösteriyor. Konuyla ilgili paragrafı aşağıya alıyoruz:
İlm-i cifre anahtar olacak bir ders istiyorsunuz? Elcevab: Biz kendi arzu ve tedbîrimizle bu hizmette bulunmuyoruz. İhtiyârımızın fevkında, bize, daha hayırlı bir ihtiyâr, işimize hâkimdir. İlm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazîfe-i hakîkiyeden alıkoyup meşgul ediyor. Hatta, kaç def‘adır esrâr-ı Kur’âniyeye karşı, o anahtar ile bazı sırlar açılıyordu; kemâl-i iştiyâk ve zevk ile müteveccih olduğum vakit kapanıyordu. Bunda iki hikmet buldum: Birisi: لاَيَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّأ اللّٰهُ yasağına karşı hilâf-ı edebde bulunmak ihtimâli var. İkincisi: Hakāik-i esâsiye-i îmâniye ve Kur’âniyeyi, berâhîn-i kat‘iye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i cifir gibi ulûm-u hafiyenin yüz derece daha fevkında bir meziyeti ve kıymeti vardır. Bu vazîfe-i kudsiyede, kat‘î huccetler ve muhkem deliller sû’-i isti‘mâle meydan vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbût olmayan ulûm-u hafiyede sû’-i isti‘mâl girip şarlatanların istifâde etmeleri ihtimâli var. Zaten hakîkatlerin hizmetine ne vakit ihtiyaç görülse, ihtiyâca göre bir nebze ihsân ediliyor.2
Yukarıdaki paragrafta Hz. Üstad, ilm-i cifir ile ilgili olarak bu ilimle ilgilenirken yaşadığı ve tecrübe ettiği iki hâli beyan etmektedir. Bunlardan birincisi; Cifir sonucu elde edilen sonuca ve tarihe kesin gözüyle bakılıp, aşağıdaki âyetin yasağına karşı hürmetsizlik edilebilir.
Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka kimse bilemez.3
İkinci olarak ise, bu ilim dalı ile fazla meşguliyet önemli vazifeleri geri bıraktırabilir. İman ve Kur’ân hakikatlerini muhtaç olanlara ders vermek, ilm-i cifir ilmiyle meşgul olmaktan yüzlerce kat daha değerlidir. Bu kadar değerli bir hizmeti bırakıp Cifir ilmiyle uğraşmak, Kur'an hizmetine zarar da ettirir.
Bediüzzaman Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 132
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 35
Neml, 27/65.

