Muhtelif Meseleler

20.08.2021

3076

Oy Kullanmak Şirk midir? Maide 44, 45 ve 47. Ayetlerine Göre Cevap

Sesli Dinle

Yapay zeka ile seslendirilmiştir

Bazıları, oy kullanmanın Allah'a şirk koşmak olduğunu söylüyor. Bu doğru mudur? Mâide suresinin 45 ve 47. âyetlerini delil getirip şirk olduğunu iddia edenler var. Şirk olmadığını gösteren bir delil var mı? Oy kullanmanın caiz olduğuna dair bir delil var mı?

15.09.2021 tarihinde cevaplandı.

Cevap

Son yıllarda bazı kimseler, seçimlerde oy kullanmanın Allah'ın hükmüne ortak koşmak anlamına geldiğini, dolayısıyla şirk veya küfür olduğunu ileri sürmektedir. Delil olarak da özellikle Mâide sûresinin 44, 45 ve 47. âyetlerini göstermektedirler. Ancak bu iddia, hem Kur'an'ın bütünlüğü hem de İslam âlimlerinin ortaya koyduğu tefsirler açısından isabetli değildir. Bu meselede öncelikle söz konusu ayetlerin neyi anlattığını doğru anlamak, ardından tekfir (bir Müslümanı kâfir sayma) konusunda İslam'ın koyduğu ölçüleri bilmek gerekir. İlgili ayetler şöyledir:

İçinde bir hidâyet ve bir nûr bulunan Tevrât'ı muhakkak ki biz indirdik. (Allah'a) teslîm olmuş peygamberler, yahudi olanlara onunla (Tevrât'la) hüküm verirlerdi; Allah'ın Kitâbı'nı muhâfazaya me'mur edilmeleri sebebiyle Rabbânîler (ilim ve ihlâsla kulluk ederek Rabb'e mensub olan kimseler) ve ahbâr (ilim sâhibi zâtlar) da (onunla hüküm verirlerdi); çünki (onlar,) ona gözcülük eden (tahriften koruyan) kimseler idiler. (Ey yahudiler!) O hâlde insanlardan korkmayın; ancak benden korkun ve âyetlerimi az bir fiyata (geçici dünya menfaatleri mukabilinde) satmayın! (Tevrât'ı tahrîf etmeyin!) Artık kim Allah'ın indirdiğiyle (inkâr ederek) hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.

Hem onda (Tevrât'ta, yahudilerin) üzerlerine: “Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak ve dişe diş; yaralara ise (karşılıklı) kısas (vardır)!” diye yazdık. Fakat kim bunu (kısas hakkını) bağışlarsa, o takdirde bu onun (günahları) için bir keffâret olur. Kim de (inandığı hâlde aksini yaparak) Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.1

Ve İncîl ehli, Allah'ın onda indirdiğiyle hükmetsin (diye buyurduk)! Artık kim(inandığı hâlde amel etmeyerek) Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar fâsıkların ta kendileridir.2

Öncelikle Mâide sûresinin 44, 45 ve 47. ayetlerini incelendiğinde, bunların öncelikle Allah'ın indirdiği hükümleri bile bile değiştiren, gizleyen ve uygulamayan Yahudi ve Hristiyan din adamları ile ehl-i kitaptan bahsettiği görülmektedir. Onlar zaten Hz. Muhammed'i (sav) ve Kur'an'ı kabul etmemekte veya Allah'ın indirdiği hükümleri bilinçli şekilde tahrif etmekteydiler. Buna karşılık bir Müslüman, Allah'ın hükmünün hak olduğuna, Kur'an'ın Allah'ın kelamı olduğuna ve İslam'ın hak din olduğuna iman etmektedir. Dolayısıyla sadece oy kullandığı için, bu ayetleri doğrudan bir Müslümanın ameline uygulayıp onun hakkında "şirk işledi" veya "kâfir oldu" hükmüne varmak, ayetlerin bağlamını ve ehl-i sünnetin tekfir ölçülerini göz ardı eden sağlıklı bir yorum değildir. Kişinin imanını ortadan kaldıran şey, bir fiilin kendisinden ziyade Allah'ın hükmünü inkar etmesi veya reddetmesidir. Böyle bir inkâr bulunmadıkça bu ayetlerden hareketle Müslümanları tekfir etmek doğru değildir. Elmalılı bu ayetler hakkında şöyle demektedir:

İşte bu ilâhî hüküm, bir tarafında böyle bir adalet manzarası, bir tarafında da böyle bir iyilik manzarası görülen bir hidayet ve nurdur. Yahudiler ise kitaplarında yazılan bu ilâhî hükümler ile de hükmetmez oldular. Ve her kimki Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, işte bunlar da o zalimlerdir, o haksızlar güruhundan başka birşey değillerdir. Çünkü zulüm herhangi bir şeyin hakkını vermemek, onu Allah'ın tayin ettiği uygun olan yerinden başkasına koymaktır. Allah'ın hükmedilmek için indirdiği, bildirdiği, yazdırdığı hükümler ile hükmetmemek de önce Cenâb-ı Hakk'ın kanununun hakkını vermemektir. Bu da hiçbir şeyin hakkını vermemek, ya ifrat (çok ileri gitmek) veya tefrît (ihmal) etmektir. Zulmün zulüm, zalimin zalim olmasını tayin eden hükmün ve bu hükme ölçü olarak alınan delil de Allah Teâlâ'nın indirdiği hükümler ve hak kaidelerdir. Şu halde bununla hükmetmemek, zulüm ile adaleti, zalim ile mazlumu ve bunlar arasındaki doğruluk orantısını birbirinden ayırmamak ve seçmemektir. Zulüm ve zalimi ayırmayan, ayırmak istemeyen, Hakk ölçüsünü görmeyen ve görmek istemeyenler ise zalimlerin başlarıdırlar ve asıl zalim bunlardır. Ve bunlar Nadir oğulları ve Kureyza oğulları olaylarında olduğu gibi yahudilere yahudilik görevini tatbik etmeyen zalimler güruhundandırlar. Fakat şunu da bilmek gerekir ki, Allah'ın indirdiği hüküm, Tevrat'tan ve Tevrat'takilerden ibaret değildir. Tevrat'ı indirdikten başka bir de biz, o peygamberlerin izleri üzere arkalarından Meryemoğlu İsa'yı, önündeki Tevrat'ı tasdik edici olarak gönderdik. Şu halde Tevrat'ın hükmüyle amel, onun tasdiki ile şartlanmış olmak üzere bir daha teyit edildi. Bu şekilde İsa'yı gönderdik. Ona da İncil'i bir hidayet ve nuru içine almış, ve önündeki Tevrat'ı tasdik ve teyid edici, ve yeterince korunanlara bir hidayet ve öğüt olarak verdik.3

Elmalılı, Mâide sûresindeki bu ayetlerin öncelikle Allah'ın kendilerine indirdiği vahyi bile bile değiştiren, gizleyen veya uygulamayan Yahudiler hakkında nazil olduğunu vurguladığı görülmektedir. Elmalılı, burada "zulüm" kavramını Allah'ın hükmünü ve hakkı bilerek çiğnemek, adalet ölçüsünü terk etmek ve İlâhî hükmün hakkını vermemek şeklinde açıklamaktadır. Dolayısıyla bu tefsir, sadece herhangi bir fiilden hareketle her Müslümanı tekfir etmeye dayanak oluşturmamaktadır. Bilakis ayetlerin bağlamının, vahyi inkar eden veya tahrif eden ehl-i kitap olduğunu ortaya koymaktadır. Bu sebeple Allah'ın hükmünün hak olduğuna iman eden bir Müslümanın, mevcut şartlarda oy kullanmasını doğrudan bu âyetlerin kapsamına sokarak "şirk" veya "küfür" ile itham etmek, Elmalılı'nın yaptığı bu değerlendirmeyle de örtüşmemektedir. Vehbe Zuhayli ise şöyle demektedir:

Müslim, el-Berâ b. Azib'den Resulullah (s.a.)'ın Yahudi bir erkek ve kadını recmettiğini sonra da şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Kim Allah'ın in­dirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir; kim Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir; kim Allah'ın indir-dikleriyle hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridir." el-Berâ "Bu ayet­lerin hepsi de kâfirler hakkında nazil olmuştur." demiştir.4

Yüce Allah onları aşağılayarak, Allah'ın ayetlerine zulmedip ondan başkasıyla da hükmeden isyanda ve küfürde aşırıya gidenler olarak nitelendirdi. İbni Abbas (r.a.)'tan kâfirlerin, zalimlerin ve fasıklarm Ki­tap Ehli olduklarını söylediğine dair rivayet gelmiştir. İşte bu, muhsan kimse­nin zinası ve saldırgan katile kısas uygulanması gibi Tevrat'ın hükümlerini tahrif eden Yahudilerin tehdit edilmesi maksadına yönelik, oldukça ağır bir ni­telendirmedir. Onlar böyle yaptıkları için Tevrat'a da Kur'an'a da iman etme­yen kâfirler oldular. İbni Cerîr et-Taberî, Salih'in şöyle dediğini nakletmektedir: "Maide süre­sindeki: "Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse..." şeklindeki üç ayet-i keri­mede Müslümanlarla alâkalı bir taraf yoktur. Bunlar kâfirler hakkındadır.5

Vehbe Zuhayli'nin bu açıklaması da söz konusu ayetlerin öncelikle Tevrat'ın hükümlerini bile bile değiştiren, tahrif eden ve Allah'ın indirdiği hükümleri reddeden Yahudiler hakkında nazil olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim İbn Abbas'tan nakledilen rivayette "kâfirler, zalimler ve fasıklar" ifadelerinin ehl-i kitap hakkında olduğu belirtilmekte, İbn Cerîr et-Taberî'nin naklettiği görüşte ise Mâide sûresindeki bu üç ayetin doğrudan Müslümanlar hakkında olmadığı açıkça ifade edilmektedir. Elbette bu, ayetlerden Müslümanların hiçbir ibret veya hüküm çıkarmayacağı anlamına gelmemektedir. Ancak imanını koruyan bir Müslümanı, sadece oy kullandığı gibi bir fiilden dolayı bu ayetlere dayanarak "kâfir" veya "müşrik" ilan etmek, Vehbe Zuhayli'nin ortaya koyduğu tefsir anlayışıyla da bağdaşmamaktadır. Çünkü burada tehdit edilenler, Allah'ın hükümlerini inkar eden ve vahyi tahrif eden kimselerdir. Allah'ın hükmünü hak kabul ettiği halde mevcut şartlar içinde bir tercih yapan Müslümanlar değildir.

Ehl-i Sünnetin Tekfir Anlayışı

Kelam âlimleri, büyük günah işleyen Müslümanın günahkar olacağını fakat bunu helal saymadıkça dinden çıkmayacağını ifade etmişlerdir. Yani açık inkâr bulunmadıkça Müslümanların tekfir edilmemesi doğru değildir. Hadislerde nakledildiğine göre Hz. Peygamber (sav), Allah’tan başka İlâh bulunmadığına ve kendisinin nübüvvetine inanıncaya kadar insanlara karşı mücadele etmekle emrolunduğunu, kelime-i tevhidi söyleyenlerin kanlarının ve mallarının koruma altına alındığını, kıbleye yönelip namaz kılanların ve Müslümanların kestiği hayvanın etini yiyenlerin Allah’ın ve Resulünün güvencesini kazandığını, dolayısıyla tekfir edilemeyeceğini belirtmiş, Müslümana kâfir diye hitap eden kimsenin kendisinin küfre gireceğini haber vermiştir.6

Bir adam din kardeşine, ey kâfir derse, bu söz ikisinden birine döner. Eğer böyle denilen kişi söylenildiği gibi ise söz doğrudur; yerini bulmuş olur. Aksi takdirde bu söz söyleyene geri döner.7

Dolayısıyla bir insan: "Ben Allah'a inanıyorum, Kur'ân'a inanıyorum, Hz. Muhammed Allah'ın Resûlüdür." demeye devam ettiği halde, sadece seçimde oy kullandığı gerekçesiyle onun küfre girdiğini söylemek son derece ağır ve isabetsiz bir iddiadır.

Ehven-i Şer Kaidesi

İslam hukukunda önemli kaidelerden biri de ehven-i şer, yani iki zarardan daha hafif olanını tercih etmektir.8 Nitekim hayat her zaman ideal şartlarda yaşanmamaktadır. Müslüman bazen iki olumsuz seçenek arasında daha az zararlı olanı seçmek zorunda kalabilir. Yani "daha büyük zarar, daha küçük zarar işlenerek giderilir" ve "iki şerden ehven olan tercih edilir" kaideleridir9

Bu bağlamda seçimlerde de birçok Müslüman bunu böyle değerlendirmektedir. Yönetimin ve sistemin şeriat yani Allah'ın hükümleri olmadığını kabul etmekle birlikte dine, milletin değerlerine ve toplumun huzuruna daha fazla katkı sağlayacağını düşündüğü kişiyi tercih etmektedir.

Bu ise Allah'ın hükmünü reddetmek değildir. Mevcut şartlar içerisinde mümkün olan ve Müslümanlara en faydalı olanın tercihini yapmaya çalışmaktır.

Ayrıca eğer "Allah'ın hükümleri tam olarak uygulanmayan hiçbir sistemin içinde bulunulamaz, o sistemle ilgili hiçbir tasarrufta bulunulamaz." denilecek olursa, bunun doğal sonucu olarak Müslümanın İslam hukukuna göre yönetilmeyen bir ülkede memur olması, öğretmenlik yapması, doktorluk yapması, ticaret yapması, mahkemede hakkını araması, vergi vermesi, ehliyet alması ve hatta günlük birçok resmi işlemi gerçekleştirmesi de aynı mantıkla caiz görülmemelidir. Halbuki ehl-i sünnet âlimleri böyle bir hüküm vermemiştir. Çünkü bu tür işler, mevcut düzeni İlâhlaştırmak veya Allah'ın hükmünü reddetmek anlamına değildir. Yaşanılan toplum içerisinde meşru yollarla hayatı sürdürmeye yöneliktir. Oy kullanmak da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bir Müslüman oy verirken Allah'ın hükmünü inkâr ettiği için değil, mevcut şartlar içinde daha hayırlı ve daha az zararlı olanı tercih etmeye çalıştığı için oy vermektedir.

"Oy Kullanmayın!" Anlayışının Doğurabileceği Sonuçlar

Eğer dindar insanların çoğu, "biz oy kullanmayacağız" derse, ortaya çıkan boşluğu dine karşı daha mesafeli veya dini değerlere tamamen karşı olan gruplar dolduracaktır. Bu durumda toplumun geleceği üzerinde söz sahibi olacak kişiler tamamen farklı anlayışlardan oluşacaktır.

Bu sebeple bir Müslüman, mevcut şartlar içerisinde tamamen kenara çekilmemeli, meşru yollarla en faydalı olanı gözetmesi gerekmektedir. Müslümanın feraset sahibi olması, olayları sadece sloganlarla değil sonuçlarıyla birlikte değerlendirmesi gerekir.

Hz. Yusuf'un (as) Devlet Görevini Kabul Etmesi

Oy kullanmanın veya mevcut sistem içerisinde görev almanın tek başına şirk olmadığını gösteren önemli örneklerden biri Hz. Yusuf'tur (as). Nitekim Kur'an'da şöyle buyrulmaktadır:

(Yûsuf:) “Beni memleketin hazînelerinin başına getir! Çünki ben iyi muhâfaza eden, (idâresini) iyi bilen bir kimseyim” dedi.10

Hz. Yusuf'un (as) görev yaptığı Mısır Devleti, Allah'ın kanunuyla yönetilen bir devlet değildi. Buna rağmen Allah onun bu görevi üstlenmesini kınamamış, aksine bunu Kur'an'da övgüyle zikretmiştir. Eğer Allah'ın şeriatıyla yönetilmeyen bir sistem içinde görev almak başlı başına şirk olsaydı, bir peygamberin böyle bir görevi kabul etmesi düşünülemezdi. Hz. Yusuf (as) bu görevi, mevcut şartlarda adaleti gerçekleştirmek, insanlara fayda sağlamak ve zulmü azaltmak amacıyla üstlenmiştir.

Habeşistan Hicreti

Hz. Peygamber (sav), ilk Müslümanlardan bir grubun Habeşistan'a hicret etmesini tavsiye etmiştir. Orada hüküm süren Necâşî Müslüman değildi ve ülke İslam şeriatıyla yönetilmiyordu. Buna rağmen Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:

Habeşistan’da, ülkesinde hiç kimseye zulmedilmeyen bir kral vardır. Allah sizin için bu durumdan bir çıkış ve kurtuluş yolu gösterinceye kadar orada kalın...11

Böylece Hz. Peygamber (sav) Müslümanların onun himayesine gitmesini istemiştir. Burada ölçü, mevcut şartlar ve durumlar içerisinde en iyi, en faydalı olana göre hareket etmektir.

Ayrıca Necâşî Müslüman olduktan sonra bile ülkesinde İslam'ın bütün hükümlerini uygulayabilecek imkana sahip değildi. Buna rağmen Hz. Peygamber (sav) onun gıyabında cenaze namazını kılmış ve onu mümin olarak anmıştır.

Bugün Allah’ın salih bir kulu olan Ashame (Necâşî) vefat etti.’ buyurdu. Sonra kalkarak bize imam oldu ve onun (gıyâbî) cenaze namazını kıldırdı.12

Resûlullah (s.a.v.) bize Habeşlerin meliki olan Necâşî’nin ölüm haberini, öldüğü gün bildirdi ve ‘Kardeşiniz için Allah’tan mağfiret isteyin.’ buyurdu.13

Eğer İslami olmayan bir sistem içinde bulunmak veya o sistemin bazı uygulamalarına fiilen muhatap olmak tek başına küfür veya şirk olsaydı, Sevgili Peygamberimiz (sav) Necâşî'yi mümin olarak kabul etmez ve onun gıyabında cenaze namazını kılmazdı. Bu sebeple günümüzde bir Müslümanın Allah'ın hükmünü inkar etmeksizin, mevcut şartlar içerisinde ehven-i şerri tercih etmek amacıyla oy kullanmasını, sırf bu fiilden hareketle şirk veya küfür olarak nitelendirmek doğru değildir.

Mut'im b. Adî'nin Himayesi

Hz. Peygamber (sav), hicretten önce davet maksadıyla gittiği Tâif’ten dönerken Hira mağarasına kadar gelmiş, ancak daha fazla ilerlemeyerek Mekke’ye girmek için müşrik liderlerinden birinin himayesini almayı uygun görmüştü. Resûl-i Ekrem’in haber gönderdiği üçüncü kişi olan Mut‘im b. Adî onun himaye isteğini kabul etti ve yanına gidip kendisini Mescid-i Harâm’a getirdi. Orada bulunan müşriklere onu himayesine aldığını duyurduktan sonra evine kadar götürdü.14

Sevgili Peygamberimiz (sav) de Mut‘im’e karşı duyduğu minnettarlığı, Bedir esirlerinin serbest bırakılmasını sağlamak için Medine’ye gönderilen heyette yer alan oğlu Cübeyr’e söylediği şu sözlerle ifade etmiştir:

Eğer Mut‘im yaşasaydı ve bu esirler hakkında benimle konuşacak olsaydı onların tamamını serbest bırakırdım.15

Bu olay, Müslümanların gayri Müslimlerin bazı şartlar dahilinde meşru hukuki güvencelerinden faydalanabileceğini göstermektedir.

Hilfü'l-Fudûl

Hilfü'l-Fudûl, bazı Kureyş kabilelerinin, Mekke’de haksızlığa uğrayan insanlara yardım etmek amacıyla yaptıkları Hz. Muhammed’in (sav) de katıldığı antlaşmadır. Hz. Peygamber (sav), peygamber olmadan önce Mekke'de müşriklerin kurduğu Hilfü'l-Fudûl adlı cemiyetine katılmıştır.16 Daha sonra peygamber olduktan sonra da bunu övmüştür ve şöyle buyurmuştur:

Abdullah b. Cüd'ân'ın evinde öyle bir antlaşmaya katıldım ki, bana kırmızı develer verilseydi onu bozmazdım. Bugün de böyle bir antlaşmaya çağrılsam yine katılırdım.17

Bu antlaşma İslam devleti içinde değil, müşrik Mekke toplumunda kurulmuştu. Buna rağmen Hz. Peygamber (sav) adalet amacı taşıdığı için desteklemiştir. Bu da Müslümanın gayri İslami bir toplum içinde adaleti gerçekleştiren meşru girişimlere katılabileceğini göstermektedir.

Değerlendirme
Mâide sûresindeki "Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler" ifadeleri, mutlak tekfir anlamına gelmemektedir. Allah'ın hükmünü inkar eden kimse ile onu hak kabul eden kimse aynı değildir. Bu sebeple yalnızca seçimde oy kullandığı için bir Müslümanı "şirk işledi", "kâfir oldu" diye nitelemek, Ehl-i sünnetin tekfir anlayışıyla bağdaşmamaktadır.

Oy vermek, Allah'ın hükmünü reddetmek anlamına gelmez. Birçok Müslüman bunu mevcut şartlar içerisinde daha hayırlıyı, daha adil olanı veya dine ve topluma daha faydalı olacağını düşündüğü kimseyi tercih etmek şeklinde değerlendirmektedir. Bu yaklaşım, İslam hukukundaki maslahat ve ehven-i şer ilkeleriyle de bağdaşmaktadır. Nitekim hiçbir Müslüman ben Allah'ın kanunu istemiyorum, bu sebeple oy veriyorum dememektedir.

Kur'an'daki Hz. Yusuf (as) kıssası, Habeşistan hicreti, Hilfü'l-Fudûl övgüsü, Mut'im b. Adî'nin Himayesi ve Resûlullah'ın (sav) farklı toplumlarla kurduğu ilişkiler de göstermektedir ki, Müslüman gerektiğinde İslami olmayan sistemlerin içinde zulmü azaltacak, adaleti güçlendirecek ve insanların hayrına olacak meşru adımlar atabilir. Bunları yapmak tek başına Allah'ın hükmünü reddetmek anlamına gelmez.

Netice olarak Müslümana düşen görev şudur: Feraset sahibi olmak, olayları bütün yönleriyle değerlendirmek, dinini korurken toplumun maslahatını da gözetmek ve özellikle tekfir konusunda son derece ihtiyatlı davranmaktır.

Bir Müslümanın imanını yalnız Allah bilir. Açık bir inkâr bulunmadıkça insanlar hakkında "kâfir oldu", "şirk işledi" gibi ağır hükümler vermek yerine hüsn-i zanla hareket etmek, hem Kur'an'ın hem de Sevgili Peygamberimizin (sav) öğrettiği ahlaka daha uygundur.

Kaynakçalar
  1. Mâide, 5/45.

  2. Mâide, 5/47.

  3. Elmalılı M. Hamdi Yazır, "Hak Dini Kur'an Dili", Azim Dağıtım Zehraveyn Yayın, c. 3, s. 252-253.

  4. Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/472-473.

  5. Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/473-478.

  6. Yusuf Şevki Yavuz, "Tekfir", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2011, c. 40, s. 350-351.

  7. Buhârî, Edeb 73

  8. https://www.lugatim.com/s/ehveni

  9. Ahmed Cevdet Paşa, "Mecelle", madde 29.

  10. Yusuf, 12/55.

  11. Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IX, 17.

  12. Müslim, Cenâiz, 65.

  13. Buhârî, Cenâiz, 60.

  14. Mustafa Sabri Küçükaşcı, "Mut'im b. Adî", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2020, c. 31, s. 402.

  15. Buhârî, “Farżu’l-ḫumus”, 16.

  16. Muhammed Hamidullah, "Hilfü'l-Fudûl", TDV İslâm Ansiklopedisi, 1998, c. 18, s. 31-32.

  17. Müsned, I, 190, 317.


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Kanallarımız

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun.

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız