İlgili bölümü cümle cümle şöyle açıklayalım:
Hem bilirsin: Küçük bir adam, küçük bir haysiyetiyle, küçük bir cemaatte, küçük bir mes’elede, münazaralı bir da‘vada hicabsız, pervasız; küçük, fakat hacalet-aver bir yalanı; düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telaş göstermeden söyleyemez.
Hem bilirsin: Küçük bir adam, küçük bir itibarla, küçük bir toplulukta ve küçük bir meselede, özellikle tartışmalı bir konuda, utanmadan ve korkmadan küçük de olsa utanılacak bir yalanı söyleyemez. Hele düşmanlarının bulunduğu bir ortamda, yaptığı hileyi onlara hissettirmeden, hiç heyecanlanmadan ve telaş göstermeden yalan söylemesi daha da zordur.
Toplum içerisindeki sıradan bir insan, küçük bir topluluk içinde sıradan bir meselede, mesela adi bir hırsızlık yapsa ve bu hırsızlığın ortaya çıkma ihtimali bulunsa, toplum içinde utanır ve mahcup olur. Böyle bir durumda bile karşısındakileri hilesine inandırmak ve onları hiç şüphelendirmeden kandırmak kolay değildir. Mutlaka kendisini ele veren bir hâl ortaya çıkar. En küçük bir heyecanı, telaşı veya yüzündeki bir değişiklik bile karşısındakilerin onun doğruyu söylemediğini anlamasına sebep olabilir.
Şimdi bak bu zata! Pek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedar… pek büyük bir haysiyetiyle,
Durum böyle iken, Peygamber Efendimiz (sav) sıradan bir makam veya basit bir iddia ile ortaya çıkmamıştır. O, peygamberlik gibi son derece büyük bir iddia ve bütün toplumu, hatta bütün insanlığı ilgilendiren çok mühim bir vazife ile meydana çıkmıştır. Üstelik hayatı boyunca yüksek bir şeref, itibar ve güvenilirlik sahibi olarak tanınmıştır.
Elbette toplum içerisinde hiçbir itibarı olmayan sıradan bir insanın küçük bir yalanı dahi kısa sürede fark edilebiliyorsa, peygamberlik gibi son derece büyük bir vazifeyi üstlendiğini ilan eden bir insanın yalan söylemesi çok daha kolay bir şekilde anlaşılırdı. Çünkü burada söz konusu olan iddia, basit ve şahsî bir mesele değil; insanlığın dünya ve âhiret hayatını ilgilendiren, Allah’tan vahiy aldığını bildiren son derece büyük bir davadır.
Böylesine büyük bir iddiada bulunan kişinin, uzun yıllar boyunca en küçük bir çelişki, tereddüt, korku veya samimiyetsizlik göstermeden insanları kendisine inandırması mümkün olmazdı. Ancak Peygamber Efendimiz’in (sav) hayatı, sözleri ve bütün hâlleri onun doğruluğunu gösteren açık delillerle doludur. Bu sebeple, üstlendiği vazifenin büyüklüğü ile gösterdiği doğruluk ve samimiyet birlikte değerlendirildiğinde, onun peygamberliğinin hakikati daha açık bir şekilde anlaşılır.
Pek büyük emniyete muhtaç bir halde,
Malumdur ki korunmaya en muhtaç olan insan; kimsesi olmayan, maddî gücü ve kuvveti bulunmayan insandır. Hele bir insan hem zayıf hem de düşmanları çoksa, korunmaya olan ihtiyacı daha da artar.
Peygamber Efendimiz (sav) peygamberliğini ilan edip meydana çıktığında tek başınaydı. Her ne kadar amcasının himayesi altında bulunsa da, onu maddî yönden bütünüyle koruyacak ve karşılaşacağı bütün tehlikelere karşı güvence sağlayacak bir güce sahip değildi. Üstelik karşısında kendisine ve davasına şiddetle muhalefet eden güçlü bir toplum bulunuyordu. Dolayısıyla korunmaya ve güvenliğe son derece muhtaç bir durumdaydı.
Şimdi düşünelim: Böylesine yalnız, güçsüz ve büyük tehlikelerle karşı karşıya bulunan bir insan, sırf bir yalan uğruna kendisini ve yakınlarını bu kadar büyük bir tehlikeye atar mı? Eğer iddiası hakikat değilse, kendisine hiçbir maddî kazanç sağlamayan, aksine hayatını ve güvenliğini ciddi şekilde tehlikeye atan böyle büyük bir davayı yıllarca sürdürmesi nasıl açıklanabilir?
Demek ki onun karşılaştığı bütün sıkıntı ve tehlikelere rağmen davasından vazgeçmemesi, söylediği sözlerin kendi menfaatini elde etmek için uydurulmuş bir yalan olmadığını gösteren önemli bir delildir.
Pek büyük bir cemaatte,
İnsan, söylediği bir yalanla birkaç kişiyi belli bir süreliğine inandırabilir. Fakat büyük bir topluluğu uzun süre boyunca yalanlarla kandırmak mümkün değildir. Hele bu topluluk, farklı zamanlarda ve farklı şartlarda yaşayan milyonlarca insanı kapsıyorsa, böyle bir yalanın gizli kalması düşünülemez.
Peygamber Efendimiz (sav) yalnızca kendi kavmine veya kendi döneminde yaşayan insanlara hitap etmiyordu; bütün insanlığa hitap ediyordu. Onun getirdiği mesaj, belirli bir toplulukla sınırlı olmayıp kıyamete kadar gelecek bütün insanları ilgilendiren bir davaydı.
Eğer sözlerinde en küçük bir yalan veya çelişki bulunsaydı, bunu hem kendi döneminde yaşayan insanlar hem de sonraki asırlarda gelen milyarlarca insan fark ederdi. Çünkü Peygamber Efendimiz’in (sav) hayatı, sözleri, davranışları ve yaşadığı bütün hadiseler, tarih boyunca insanların dikkatle incelediği hayatların başında gelmiştir.
Üstelik onun hayatı yalnızca genel hatlarıyla değil, en ince ayrıntılarına kadar nakledilmiş ve araştırılmıştır. Buna rağmen asırlardır devam eden bu incelemelerde onun doğruluğunu ve güvenilirliğini zedeleyecek bir yalanın ortaya çıkmaması, peygamberlik davasındaki samimiyet ve doğruluğunun önemli bir göstergesidir.
Demek ki böyle büyük ve bütün insanlığı ilgilendiren bir davanın, yalan üzerine kurulup asırlar boyunca ayakta kalması mümkün değildir. Peygamber Efendimiz’in (sav) hayatının her yönüyle incelenmesine rağmen doğruluğunun ortaya çıkması, onun davasının hak ve sözlerinin sadık olduğuna işaret eden kuvvetli bir delildir.
Pek büyük bir husumet karşısında,
Peygamber Efendimiz’e (sav) yalnızca kendi kavmi düşman değildi. Mekke müşriklerinin yanı sıra Yahudiler ve farklı bölgelerdeki bazı güçler de O’nun (sav) aleyhinde bulunuyordu. Düşmanları, O’na zarar vermek ve davasını ortadan kaldırmak için çeşitli yollar arıyorlardı. Nitekim Ebû Cehil ve diğer müşrikler, Peygamber Efendimiz’e (sav) karşı defalarca suikast teşebbüsünde bulunmuş, ancak başarılı olamamışlardır.
Şimdi düşünelim: Bir insanın karşısında bu kadar büyük bir husumet ve kendisini sürekli takip eden bu kadar çok düşman varsa, söylediği sözlerin doğruluğu çok daha dikkatli bir şekilde araştırılır. Böyle bir ortamda insanın yalan söylemesi ve söylediği yalanı uzun süre gizlemesi son derece zordur. Çünkü düşmanları onun en küçük bir açığını dahi bulmak için fırsat kollamaktadır.
Eğer Peygamber Efendimiz’in (sav) sözlerinde en küçük bir yalan veya çelişki bulunsaydı, düşmanları bunu mutlaka ortaya çıkarmaya çalışır ve davasını insanların nazarında itibarsızlaştırmak için kullanırlardı. Fakat bütün bu şiddetli muhalefete ve düşmanlığa rağmen, O’nun (sav) doğruluğunu çürütecek bir delil ortaya koyamamışlardır.
Demek ki böylesine büyük bir husumet karşısında bile Peygamber Efendimiz’in (sav) sözlerinde ve davasında yalanın izine rastlanmaması, O’nun doğruluğunu gösteren önemli bir delildir. Çünkü düşmanlarının çokluğu ve husumetlerinin şiddeti, aslında O’nun (sav) aleyhindeki en küçük bir delilin dahi hemen ortaya çıkarılmasını gerektiriyordu. Buna rağmen böyle bir delilin bulunamaması, O’nun (sav) davasındaki sadakat ve doğruluğu daha da açık şekilde göstermektedir.
Pek büyük meselelerde, pek büyük bir davada,
İnsan, küçük bir meselede bile karşısındaki insanı kandırmakta ve söylediği yalanı gizlemekte zorlanır. Basit bir konuda dahi yalan söyleyen kimsenin sözleri, davranışları ve hâlleri bir süre sonra kendisini ele verir.
Hâlbuki Peygamber Efendimiz (sav), sıradan ve ehemmiyetsiz meselelerden bahsetmiyordu. O, kâinatı ve insanın yaratılış gayesini ilgilendiren, geçmişi ve geleceği kuşatan son derece büyük hakikatlerden söz ediyordu. Kâinatın ve Âdem Aleyhisselâm’ın yaratılışından başlayıp kıyamete, haşre ve ebedî hayata kadar uzanan meseleleri insanlara haber veriyordu.
Üstelik bunlar, insanın kendi aklıyla kesin olarak bilemeyeceği, gayba ve insanlığın en büyük meselelerine dair hakikatlerdir. Böyle büyük bir davanın yalan ve hile üzerine kurulması mümkün değildir.
Çünkü küçücük ve ehemmiyetsiz bir mesele bile yalanı kaldırmıyorsa, kâinatın yaratılışı, insanın vazifesi, kıyamet, haşir ve ebediyet gibi son derece büyük meseleleri anlatan bir zatın (sav) yalan söylemesi elbette düşünülemez. Farz-ı muhal böyle bir yalan olsaydı, bu kadar büyük bir dava içerisinde mutlaka kendisini ele verir ve insanların gözünden kaçmazdı.
Demek ki Peygamber Efendimiz’in (sav) getirdiği davanın büyüklüğü, aynı zamanda onun doğruluğunu gösteren önemli bir delildir. O’nun (sav) sözleri, yalnızca küçük ve geçici meseleleri değil, bütün kâinatı, insanlığı, dünya hayatını ve ebedî âlemi ilgilendiren hakikatleri kuşatmaktadır. Böyle büyük bir davanın sahibi olan Peygamber Efendimiz’in (sav) hayatında yalan ve hile bulunması düşünülemez.
Pek büyük bir serbestiyetle, bila-perva, bila-tereddüd, bila-hicab, telaşsız,
O (sav), pek büyük bir rahatlıkla, korkmadan, tereddüt etmeden, çekinmeden ve telaş göstermeden vazifesini yerine getirmiştir.
Yalan söyleyen bir insan, çoğu zaman kendisini ele verir. Ya utanır, ya korkar, ya tereddüt eder veya telaşa kapılır. Fakat Peygamber Efendimiz’in (sav) sözlerini söylerken bu emarelerin zerresine dahi rastlanmamıştır. O (sav), kendisine yöneltilen bütün muhalefet ve tehditlere rağmen korkmadan, çekinmeden ve telaş göstermeden hak bildiği sözleri söylemiştir.
Böylesine büyük bir dava karşısında, bu derece rahat, kararlı ve kendinden emin konuşan bir zatın sözlerinde yalan bulunabilir mi? Üstelik bu sözleri söylerken karşısında kendisini susturmak isteyen güçlü düşmanlar olduğu hâlde, vazifesini hiçbir tereddüt göstermeden yerine getirmiştir.
Samimi bir safvetle,
Samimiyet, insanın söylediği söze önce kendisinin inanmasını gerektirir. Yalan söyleyen kimse ise söylediği söze kendisi inanmadığı için samimiyetsiz davranır. Bu samimiyetsizlik, hâl ve hareketlerinden karşı tarafa da yansır ve söylediği sözlerin arkasında gerçek bir inanç bulunmadığı hissedilir.
Peygamber Efendimiz (sav) ise söylediği hakikatlere herkesten önce ve herkesten daha kuvvetli bir şekilde iman etmiştir. “Allah’tan korkun!” dediği zaman, en çok kendisi Allah’tan korkmuş; “Allah’ı sevin!” dediği zaman, en çok kendisi Allah’ı sevmiş; “Namaz kılın!” dediği zaman, en çok kendisi namaza sarılmıştır.
Yani Peygamber Efendimiz (sav), insanlara söylediği her hakikati önce kendi hayatında yaşamıştır. Karşısındakileri kandırmak isteyen bir insanın, söylediği şeyleri herkesten önce ve en mükemmel şekilde kendisinin uygulaması düşünülebilir mi?
Büyük bir ciddiyetle,
Yalan söyleyen bir kimsenin hâl ve hareketlerinde çoğu zaman ciddiyetsizlik, tutarsızlık veya samimiyetsizlik görülür. Hâlbuki Peygamber Efendimiz’in (sav) hayatının tamamında büyük bir ciddiyet ve vazife şuurunun hâkim olduğu görülmektedir.
O (sav), hayatı boyunca kendisine verilen vazifeyi büyük bir ciddiyetle yerine getirmiş; sözlerinde ve davranışlarında davasına aykırı bir lakaytlık göstermemiştir. Böylesine ciddi bir vazifeyi hayatının sonuna kadar taşıyan ve bu uğurda her türlü sıkıntıya göğüs geren bir zatın yalana tenezzül etmesi düşünülemez.
Hasımlarının damarlarına dokunduracak şedid, ulvi bir surette söylediği sözlerinde hiç hilaf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür?
Peygamber Efendimiz’in (sav), hasımlarının damarlarına dokunduracak kadar şiddetli ve ulvî bir şekilde söylediği sözlerinde hiç hilaf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür?
Yalan söyleyen bir insan, karşı tarafın tepkisinden çekinir. Özellikle kendisine zarar verebilecek veya davasını tehlikeye atabilecek kimselerin karşısında sözlerini yumuşatmaya, hafifletmeye ve kendisini korumaya çalışır. Çünkü yalancının en büyük endişesi, yalanının ortaya çıkmasıdır.
Hâlbuki Peygamber Efendimiz (sav), kendisine düşman olanların karşısında dahi hak bildiği sözleri hiçbir çekince göstermeden açıkça söylemiştir. Onların kendisine zarar vermesinden veya kendisini kınamasından korkmamış, insanların hoşnutluğunu değil, Allah’ın emrini yerine getirmeyi esas almıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’e (sav) şöyle buyurmuştur:
Emrolunduğun şeyi çatlatırcasına, çekinmeden söyle 1
Peygamber Efendimiz’in (sav) düşmanlarına karşı gösterdiği bu kararlı ve tavizsiz tavrın birçok örneğini siyer-i Nebeviyede görmek mümkündür. Şöyle ki:
Bir gün Peygamber Efendimiz (sav) Kabe’yi tavaf ederken müşrikler O'nu (sav) sözleriyle rencide ediyorlar, türlü türlü hakaretlerde bulunuyorlardı. Peygamber Efendimiz (sav) bu duruma çok sinirlendi ve tavafa devam ederken onlara yönelerek şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu! Beni dinliyor musunuz? Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, size ölümü getirdim." Bu sözü Kureyşlileri fena çarptı. Öyle ki herkes başında kuş varmış gibi sessizliğe büründü. Sözünden evvel O'na (sav) en sert davranan dahi O'na (sav) en güzel sözler kullanarak O'nu (sav) sakinleştirmek, kızmasını dindirmekle meşguldü. En kızgın kişi (Ebu Cehl), “Ey Ebu Kasım! Olgunluk göstererek geri dön. Allah’a ant olsun ki, sen cahil biri değilsin” dedi. 2
Kella! اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰي
Elbette böyle bir zatın sözlerinde yalan ve hilenin bulunması düşünülemez. Nitekim Peygamber Efendimiz’in (sav) Mi‘rac hadisesinden dönerek gördüklerini anlatması üzerine müşriklerin bunu inkâr etmeleri karşısında, Cenâb-ı Hak Peygamber Efendimiz’in (sav) doğruluğunu ve söylediklerinin vahye dayandığını bildiren şu âyet-i kerîmeleri nazil etmiştir:
Battığı zaman yıldıza ant olsun ki, arkadaşınız (Muhammed haktan) sapmadı ve azmadı. O, nefis arzusu ile konuşmaz. Size okuduğu) Kur'an ancak kendisine bildirilen bir vahiydir. (Kur'an'ı) ona, üstün güçlere sahip, muhteşem görünümlü (Cebrail) öğretti. 3
Yine bu hakikati destekleyen bir rivayette Abdullah bin Amr bin el-Âs (ra) şöyle anlatıyor:
Rasulullah’dan (sav) öğrendiğimi yazıyordum, onları ezberlemek ve korumak istiyordum. Kureyş beni bundan men etti ve “İşittiğin her şeyi yazıyor musun? Halbuki Allah Resulü (sav) de bir beşerdir; hem kızgınlık hem de sükunet hallerinde konuşur!” dediler. Bunun üzerine yazmayı bıraktım ve durumu Rasulullah (sav) Efendimiz’e arz ettim. Peygamber Efendimiz (sav) parmağıyla mübarek ağzını işaret ederek şöyle buyurdular: Yaz, nefsim kudret elinde bulunan Allah'a yemin olsun ki buradan haktan başka bir şey çıkmaz!” 4
Evet hak aldatmaz, hakikat-bin aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnidir; hakikat-bin gözüne hayalin ne haddi var ki, hakikat görünsün, aldatsın? 5
Bediüzzaman Hazretleri bu ifadeyle, hak olan bir davanın hile ve yalana muhtaç olmayacağını; hakikati görebilen feraset sahibi insanların da uzun süre aldatılamayacağını ifade etmektedir.
İnsanın mesleği, davası ve takip ettiği yol hak ve doğru ise, neden yalana ve hileye ihtiyaç duysun? Hakikat, kendisini kabul ettirmek için aldatmaya muhtaç değildir. Hakikati görme kabiliyetine sahip insanlar da hayali hakikat zannederek uzun süre aldanamazlar.
Bu noktadan Peygamber Efendimiz’in (sav) davasına baktığımızda mesele daha da açık bir şekilde ortaya çıkar. Sahabe-i Kiram başta olmak üzere, asırlar boyunca Peygamber Efendimiz’in (sav) hayatını, sözlerini ve davasını dikkatle inceleyen yüz binlerce âlim, evliya ve asfiya, O’nun (sav) getirdiği hakikatleri tasdik etmişlerdir. Eğer bu dava bir hile veya aldatma üzerine kurulmuş olsaydı, böylesine dikkatli ve feraset sahibi insanların bunu fark etmemeleri düşünülemezdi.
Nasıl olur da gerçek olmayan bir şey, asırlar boyunca hakikati arayan insanların nazarında hakikat olarak görünebilir? Nasıl olur da hayal, bu kadar çok hakikat-bin insanın gözünde hakikat suretine girip onları uzun süre aldatabilir?
İşte Bediüzzaman Hazretleri, “Hak aldatmaz, hakikat-bin aldanmaz.” sözüyle Peygamber Efendimiz’in (sav) davasının hak ve hakikat oluşuna dikkat çekmektedir. O’nun (sav) getirdiği hakikatler, hileye ve aldatmaya değil, hakikatin kendi kuvvetine dayanmaktadır.
Netice
Özetle Bediüzzaman Hazretleri bu bahiste, Peygamber Efendimiz’in (sav) doğruluğunu farklı yönlerden ele alarak kuvvetli bir delille ortaya koymaktadır. O’nun (sav) samimiyeti, ciddiyeti, düşmanlarının karşısında dahi hakikati açıkça söylemesi ve söylediği hakikatleri önce kendi hayatında yaşaması, peygamberlik davasındaki sıdkının önemli delillerindendir.
Burada “yalan” ve “hile” gibi ifadelerin kullanılması ise Peygamber Efendimiz’e (sav) böyle bir vasıf isnat etmek için değil, zıddını ortaya koyarak O’nun (sav) doğruluğunu daha açık şekilde göstermek içindir. Yani Bediüzzaman Hazretleri, meselenin daha iyi anlaşılması için zıtları karşılaştırmakta ve Peygamber Efendimiz’in (sav) doğruluğunun, yalan ve hile ihtimalini ortadan kaldıracak derecede açık olduğunu göstermektedir.
Çünkü hak aldatmaz; hakikati gören ve hakikate teslim olan da aldanmaz.
Hicr 15/94
Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayat’üs Sahabe, Yasin Yayınevi, İstanbul 2010, C.1 s.321
Necm suresi 53/1-5
Ebu Davud, İlim, 3/3646
Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.324

